24 Kasım 2017 Cuma

Radikal, Umursamaz, Uyku - Misilleme Kurşunkalem



24 Kasım, Öğretmenler Günü. Tabii bununla ilgili de bazı kişilerin itirazı var, 24 Kasım'ı Kenan Evren belirledi, doğrusu 5 Ekim'de kutlamak diye. Hiç sorun değil, istediğiniz günde hatta saatte kutlayın. Yeter ki içi doğru dolsun.

Öğretmenler Gününde kendimi daha fazla öğrenci gibi hissediyorum, ham olup olgunlaşamamakla çocuk ruhlu olmanın ayrı şeyler olduğunun bilincinde olarak ve say bakalım nur bu mavi tik sana dedikten sonra ve yineliyorum, ben bugün de öğrenci hissediyorum, yaramazlık yapasım geliyor, bana sıra gelmiyor çünkü nasıl insanların ansızın ummadık yerde bir şeyler isteyen ya da yapması gereken çocuğu varsa benim de kalemim var. Evden çıkmaya hazırlanırken iş güç için, o diyor dur, yazım geldi, şimdi evden yazısını yapmadan çıkarsa da dışarıda burnumdan getirir bana hayatı.

Mecbur bekliyoruz. Mecbur, yazıyoruz.

Öğretmenler gününde bazı idealist öğretmenlerin okuması için ceketinizi satmaya gerek yoktur, gerek yoktur öyle babalıklara, link atmanız kafidir. Bu link kelimesinin de Türkçe karşılığını kendi bulmasa da kullanan birisi vardı, ben ilk ondan duymuş ona mal etmiştim ama sonrasında HDP konusunda gereğinden fazla esnek davrandığını gördüğüm anda ondan koşarak uzaklaşmış, aceleyle uzaklaşırken de o tabiri orada unutmuştum.

Resmi TDK'den ziyade sosyal medyada daha olması gereken TDK gibi davranan TDK sayfasını tercih ettiğimden, ama o sayfanın 
da gecenin ilerleyen saatlerinde bile Ferdi Tayfur paylaşıp "unutulduk" diye iletiler yazdığından bu konu için onları rahatsız etmeyi doğru bulmadım. Dedim herhalde şu an müsait değiller. Çünkü bir insan, sayfasından alenen "unutulduk" yazıyorsa ciddi bir sorunu olmalı. İnsan, o durumda halden anlamalı.

Düşünsene, birisine deli gibi aşıksın, aşık olduğun kişi(insan böyle durumlarda Erdoğan'ın Amberin Zaman'a davrandığı gibi davranmak isteyebilir ama bunun üstüme yaftalanan RTE'leşmekle bir alakası olduğunu sanmıyorum.) kelimelerden cümle yapıp başkasına "yazmış", cümleler sana kelime başına bıçak olarak dönmüş, sana sormadan kendi alanıymış gibi dağınık biçimde sırtına saplanmış. Öyle kıvamda gibi sanki TDK, nasıl ona soru soracaksın, onun acısı zaten onu bağlar ki gördüm bağlamış, ki burada bir kopukluk sananlar olsa da hava "soğuk" ama pencereler açılmış -demek ki insan epey daralmış- sanki birisi ona önce ol demiş sonra da cay'mış. Yan yana olmayan heceleri de birleştirip lego gibi farklı kelimeler ya da ad soy adlar yapabiliyorduk değil mi?

Mutfaktan gelen güzel koku kadar Senâsı oluyor insanın hayatta... Ve istemsiz ve rahatsız edici gelen sakarca sesler kadar Ali'si.

Ayarsız insanlara yollanmamış mektuplarım olabilir pek tabi, yollandığında dikkate alınmadığında cümle sarfiyatıdır bir yanıyla da yazılanlar.

Bu durumda hangisi daha değersiz? Yollananlar mı yollanıp dikkate alınmayanlar mı?

Neyin tribi bu şimdi?

Otomatik çalan müzik listende listenin Adamlar'dan Neşet Ertaş'a sapmasının.

Demek ki listenin de rakısı geldi.

Ki rakı içen milliyetçi ümmetçilikle arasına mesafe koymaya başlamış demektir, tabii dublesi de önemli, ne olacak bu ülkenin hali dedirten içecek, seni gericileştirecek değildi ya değil mi?

Ayarını bozdukları kantar tarafından tartılıp çıkan sonuçtan rahatsız olup hayal kırıklığına uğrayan, oysa o hayal kırıklığının sebebi bizzat kendi olan insanlar sadece edebiyat okumalı belki de. Ne bileyim sınavlara hazırlanmalı, insanlarla iletişim kurmamalı ya da tartıların ayarıyla oynamalı. Oynasa da oynadığının farkında olarak davranmalı, çok sinirlendim, evet.

Ki hiç de o niyette değildim. Mutfaktan gelen patates kokusuyla, herhangi bir yerden gelecek olan patates, kokusuyla mutlu olabilecek insanım ben, size soruyorum baba erenler, ben ne kadar kindar olabilirim?

Cevap vermek zorunda değilsiniz.

Neyse, insanlar bazen kendilerini saldırarak ifade ederler.

Araya yemek girdi, telefon girdi, enerjisi-tavrı güzel bir kardeşimin sesi girdi, onla bazı durum değerlendirmelerini yapmak, öfkemi uçuculaştırdı, bazı durumlar ona açıklandı, o da milli bir sır olarak dediklerimi aldı ve yeni sayfa açıldı (sayfa sesi efekti). Muhabbet yumuşadı, barışçıllaştı.

Ki oluşumların bir bilinen en az da iki bilinmeyen mottosu vardı. (Haksız mıyım Gökhan?)

Ve nasıl ki Murat Eren'in devam eden davalarından beraat etmemesinin sebebi halen devam eden iki davayla ilgili henüz tarih verilmemiş olmasıysa, yani sorun devam eden davaların devam etmemesi, davaların bitmemesinin sebebi davaların başlamamasıysa, bazı kargoların henüz adreslere ulaşmamış olmasının sebebi de önce imzalayıcının geç imzalaması sonra da henüz kargoya verilmemiş olmasıydı belki de. Araştırmacı kişiliklere dair daha hassas olmam gerektiğinin bilincinde olmasa bile bilincine olmaya çalışan birisi olarak bu yazıyı tamamlamak zorundayım, yoksa öğretmenin biri, gelmeyen kitaplarını okumak yerine beni yakarak aydınlanmaya çalışacak.(Ayrıca benim yüzümden PTT'nin zan altında kalmasını istemem.)

Ve dünyada, yazı yazarken rahatsız etmemek için kahvaltı çağrısını vatsaptan yapan, etrafımı da mutfaktan yolladığı kokularla sarıp beni etkisiz hale getiren Adana yöresi Pandasına Senâ denir. Kediler nasıl sevilmekten hoşlanıyorsa o da öyle sevilir. (Mutlaka deneyiniz.)

Bazen yazı yazmak için komutandan papara yemek de göze alınır. N'apalım... Vatan sağ olsun...

Ve şimdi,
koşarak,
sırtımda çanta,
evden çıkmam gerekir,
-Ezgi merhaba!

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
24 KASIM 2017 1529
Ankara.




19 Kasım 2017 Pazar

Bİ' DE PAZAR - MİSİLLEME KURŞUNKALEM





Alacaklarımdan en az bir tanesini vermeden bitemezsin 2017, üzgünüm.
Ve bence bunun senle de bir alakası var.

***

Şöyle diyordu şarkıda:

"Bi' de pazar / ve ertesi / olunca ben /
Zorlanırım / gülümsemem /
Yine de sen / gelince ben / Huzur bulur / kötü düşünemem."


Ve ben, o şarkının bu sözlerinin  "Bi' de Pazar" kısmındayım.

Ankara'nın kışı, grileri içinden en tatsız tonlarını seçip ikram edebiliyor sana. Belki de kasveti içimize ya da olmayana değil de grilere ve Ankara'ya yüklemek kolayına geliyor insanın. Hani Cumhuriyet'in Ankara'sı ya, yükleyen yükleyene, yüklenen yüklenene, vuran vurana! Nasıl olsa bir şey olmaz ona, hem olsa, kimin umurunda!

Tamam sakinim.

Güzel olabilecek sanatçı ve şarkıları denemekte gelenekçi ve çekingen olduğum doğrudur. Çevremden daha ileride görünsem de, yarışımın her daim kendimle olduğunu düşünecek olursam. Öyle ki bir şekilde karışık listelerde, şarkı dinlemenin anın merkezinde olmadığı anlarda sızabilen ve kendisini tüm ön yargılara rağmen sevdiren, kalıcı olabilendir yeniler içinde. Yine de aynı kişinin diğer parçalarına olan ön yargı ve tutuculuk, hiç dinlenmemiş olan başka sanatçıların şarkılarından az değildir, ne büyük şansızlık.

Tanrım, umarım bu tarz bir tutuculuk da gericiliğe dahil değildir. Aksi halde demektir ki ben de gericiyim ve o zaman hakikat yeniden ifade olunur: Kendimi de nerede görsem tepelerim, tepelerim, tepelerim.

Yukarıdaki şarkının bazı sözlerinde kanser rengi duvarlar diyordu ve ben, bu sözleri tekrar anımsadığım bu akşamın gündüzünde duvarların, kanserle alakası asla kurulamayacak kişinin hayatının kanserli günlerine tanık olduğunu biliyordum. Belki de duvarlardaki renge kanserliği veren yaşanmışlık ama bir şey yapamamışlıktır, bilemeyiz.

Hiç ummadığım yerden sızdı, bir virüs gibi adeta Gaye Su Akyol'un Kendimden Kaçmaktan parçası, dinledim, yoruldum diyordu şarkıda ama ben bu tarz şeyleri de genelde kendimden sakladım, sorduğumda inkar ettim. Gecenin kasveti biraz da son dönemde psikolojik olarak çok iyi olmadığı belli olan fakat edebi yönü inanılmaz güçlü olan yazarın yazısındaki olumsuzluk hissinden ve bencilliği meşrulaştırmasından da besleniyordu. Herkesi dikine çalımlayarak son pası boş kaleye atsın diye verdiğim kişi topu üstten auta atınca ben de yemin ettim bir daha pas vermeyeceğim diye ve bu bencillik yazar yaptı bizi diyordu, oysa futbol bir takım oyunuydu, yazar da bunu kabul ediyordu, aynı zamanda futbol, seyahatler gibi insanların kişiliğini tanımak açısından önemliydi ve bu tarz futbolcuların oyun tarzı insanı o kadar ayar eder, oyundan soğuturdu ki insanın boş kaleye verilen pasa öfkesinden bile başka mana yükleyip kaleye atamayabilirdi. Tabi takım oyununun hazzını almayanlar bu seçeneği de bu tepkiyi de hesaba katmamış olabilir. Ama bu yazıdan başka bir öğretmen, değerli bir öğretmen, idealist bir öğretmen için "ilaç" manası çıkabilir, belki de Cemil Meriç'in de haklı olduğu konular vardır, "
Kelimeleri sana veriyorum okuyucu. Ama sende ne varsa kelimede de o var!" gibi.

Ansızın klavyesi değişen ve bastığım tuşlardan farklı harfler yazan bilgisayarım gibi olabilir bazı insanlar ve bu durum, Cemil Meriç'in sözüyle açıklanabilir de açıklanmayabilir de.

Sızan parçanın sözleri şöyle fısıldıyordu ruhuma

"Taş olsa yanar
deniz olsa kururdu
Ne yandın ne de kurudun
Uzaklardan tuzak kurdun
"


Vallahi öyle
dedim, hançer izlerini kontrol ettim, tekrardan vallahi öyle deme gereği hissettim. Gereğini hissettiğin her şeyi elde edemediğin, söyleyemediğin, söylesen de yazsan da ifade edemediğini hissettiğin -ki umarım bunun da Cemil Meriç'in sözüyle bir alakası vardır- şeyler olduğunda imkanın olanı, sadece senin elinde olanı kullanırsın, yapamadığım, yapılmasını istediğinde yapılmayan birçok şeyin acısını çıkarmaya çalışıp ona tutunmaya çalışırcasına.

Bi' de Pazar işte, ruhuna işlemiş bir sendrom, hayallerini göremiyorsun çünkü annen önüne ütü masasını kurmuş, ütü yapıyor. Annenin bir suçu yok, çünkü o masanın hayallerin ile arasına girdiğini bilmiyor. Ki Allah'tan ütü genelde sadece pazar günleri yapılıyor, bitirmeden gereken ödevlerim yok ama beni bitirdiği için yazmam gerekenler, bitmemek, tükenmemek için yazılması gerekenler var. Buna da şükür.

Kimsenin kalbine hançer saplamadığını biliyorsun. O yüzden sırtında hançeri olanların kendilerinde olduğunu sandıkları hançerin senle ilişkisinin bulunmasına yönelik elinde hançer izi bulunanların aklından geçirişlerini asla umursamıyorsun.

Bu kasvet de biter, bu pazarın biteceği gibi. Ve her kasvetin her pazar gibi sürekli ve etkileyici olmayacağını biliyorsun, bilmekten ziyade hissediyorsun.
Belki de Bi' pazarlı şarkı sözünün bir sözüydü mesele, son sözüydü belki de, bunu bilsen de paylaşmak isteyip istemediğinden emin değilsin, tamamen emin olduğun ve asla hak edilmedikçe insanların duyamayacağını bildiğin hislerinin de var olduğunun bilinciyle, kırgınlığıyla, kızgınlığıyla birlikte ama yalnız.

Fakat bu hikaye, henüz bitmeyendi değil mi Senâ, Ali, Raşit, Çağatay, Mehtap ve Burak; bizim günlerimiz, hızla yaklaşıyor olsa da henüz gelmeyen'di, değil mi?

Eminim bir yerlerde sıradaki parçamız, "Bu bizim zamanımız"dı, bu bizim zamanımızdı da sıradaki parça, dinlediğimiz parça evren tarafından yoğun istek görünce tekrar üzerine tekrar yapmıştı. Bizim zamanımız da doğal olarak rötar yapmıştı.

Hadise bundan ibaretti.

Yoksa her şeye rağmen demişti Ulu Önder, her şeye rağmen şüphesiz, şüphesiz ilerlemekteyiz, bir nura, ışığa doğru.

Milli bir sır gibi de saklamalıydı aydın umutsuzluğu, sakladığı yeri unutmasında da bir sakınca yoktu.

Evet, benim ben, Kurşunkalem. Duygularına ideoloji bulaştırmasından da anlayacağınız üzere. Duygularını ideolojisinden soyutladığında lümpen hissetmesinin de etkisiyle.

Kendimden çok Ayçe ablayı sevindirmek için geldim. Onun sesindeki cıvıltıyı da özledim, mahcubiyetimi telafi etmeye yetmeyeceğini de, onun bu durumu mahcubiyet olarak değerlendirmeyeceğini, böyle değerlendirmeme kızacağını da bildiğim gibi adım.

Bir de ben olmadığımda bazılarının(Ki belki de bu kişi tek kişidir de içinde birden çok kişilik olduğundan çoğuldur, bilemeyiz) yapılanları ve yapılmayanları kendi düşünsel konforlarına göre değerlendirdiğini, yorumladığını ve zihinlerinde beni zan altında bıraktıklarını hissettiğim için geri geldim. Yazılan her şeyde yapılanın ve yapılmayanın neden yapılıp yapılmadığını yazıta bağlarcasına yazdığımız halde sayfalarca ve 33, Mersin'in plakasıdır, Mersin, kalbimin başkenti, hani diyor ya Sai, "Şehr-i İstanbul bile mi kıskanırdı seni?" ve işte o Mersin, plakası 33, duydum; bugün dolu yağmış hem de insan gibi değil. İnsan yazmış, insan sorsan okumuş ama anlamamış, ya da anlamak işine gelmemiş, anlamak insanı değişmek ve eskiyi terk etmek zorunda bırakacağı için belki, belki de insan gibi değil!

Kim bilir?

Ben bilirim, sen değil.

"Sen" tabirinin içi ise dolu olduğu kadar boş, dolu olduğu, yağdığı kadar tahribatı fazla ve mevsim normallerinden alakasız. Mersin'deki gibi.

Fazla mı karmaşık oldu?

Bence hiç değil.

Yine de takdir senin senin okuyucu ve hiçbir şey yapmadığında değişmeyecek bir hayatı  sadece seyredici.

Ne diyordu şair?

"Yoksa seni rahatsız mı ettim?"


MİSİLLEME KURŞUNKALEM.
19 KASIM 2017
CUMHURİYET'İN ANKARA'SI
(Her isteyenin değil, çok isteyenin gelebildiği.)
(Ve Burak'ın dediği gibi, bu şehir, sadece ideolojik hassasiyeti olanların sevebileceği.)

3 Kasım 2017 Cuma

PARAF BİR - ULUS ATAY



"Bir hikayem var, bir hikayem, bitmedi."

***

Çalışmayan, bunu bireysel bir tavırla da yapmayan çünkü bu yetiye sahip olmayan elektronik eşyaların varlığı kadar hayal kırıklığı yaratan kaç şey vardır dünyada?

Hele de o eşya, öncelikli tercih değilken birden lazım olduğunda sahaya sürüldüğünde ve hiçbir tepki vermediğinde...

Düşünün, şarjı bitmiş telefona zamansız bir vakit evde bulduğunuz şarjı taktınız ve telefonun soketine taktığınız anda yüzleştiğiniz, beklediğinizin aksine telefonda beklediğiniz belirti'sizlik... İnanmışlık, sonra cihazın tepkisizliği. Soketi kurcalamanızın sonucu değiştirmemesi ve içinizde alevler saçan tedirginlik hissi, iklimden mekandan bağımsız.

Eğer başlıkta yazmasaydı kim lan bu da diyebilirdiniz.

Merhaba ben Ulus Atay.

Yeniden Ulus Atay.

Çok iyi hatırlıyorum. ÇB'nin askerliğinin sonlarına doğru bir gün. Sabah içtimada erler. Tabi ÇB de içtimaya dahil. Takım komutanının elinde bir belge. Çağırdı komutan, bir eri okuması için, belgeyi, sesli. Subayları dahi kapsayan bireysel Mondros Mütarekesi(30 Ekim. Konudan bağımsız, Mondros'a dahil, bireysel.). Sosyal medyaya dair hiçbir şeye izin yok neredeyse. Olduğu takdirde de doğrudan askeri mahkeme. En az iki haftadan başlayan hapis de hemen hemen garanti. Ne yapacağız dedi, ne yapacağım. Ben, paylaşılmayan bilgiyi bilgiye, dışa vurumu olmayan toplumsal hassasiyeti de topluma ve kendime ihanet sayarım. İsterler ki susalım da ben nasıl susarım? Tamam la dedim ona, "Korkma ben varım." Sonra sosyal medya hesaplarını bana devretti ÇB. Yani Ulus Atay'a. ÇB ile aynı frekansta bulanlar oldu bizi, tınıyı yakalayanlar. Bir de o isim olmadığı için beni yargısız infaz edenler de oldu. Tahminlerime göre canları halen sağ.

olsun...

Üç önceki yazıda şunu demişti Misilleme Kısaçöp:

"Evet, Misilleme Kurşunkalem bir süre olmayacak hayatın olağan akışında.

ÇB siyaset yazacak, Misilleme Kurşunkalem yayımlamayacak olsa da yazmayacak. Ben Misilleme Kısaçöp, önemli bir konuşma için kitle toplanmışken konuşması gereken kişinin yerine konuşmak zorunda kalmanın yadırganmışlığı ve tedirginliği ile yazıyorum bunları.

Yazan ÇB ile yazmayan Misilleme Kurşunkalem'i gözlemleyen birisi olarak arada ifade etmeye çalışacağım durumu, gördüklerimi.

Tabi ki benim de temennim, ilk fırsatta bana gerek kalmaması, Ulus Atay'ın yanına geçsem, çıksam kapsama alanının dışına, yine olayları ve hissedilenleri ilk ağızdan dinlemeniz.

Hayatın olağan akışında ÇB yazmaya devam edecek. Olağanüstü akışta da bu durum değişmeyecek. Çünkü onun görevi "yaşamak yangın yerinde, yaşamak insan kalarak." Meselenin duygu sözcüsü Misilleme Kurşunkalem ise hayatın olağan akışında uzun bir süre bir şeyler yazmayacak. Hani bir anlık boşluğuna gelip de yazdı diyelim, asla kimseyle paylaşmayacak. Belki de bir daha hiç yazmayacak.

Ne hissederse hissetsin, ne düşünürse düşünsün, bunları aktarmayacak. Kimse bilmeyecek.

Neden mi?

Çünkü böyle istemiyor.

Neden mi?

Çünkü böyle hissediyor, belki de hissetmeye zorlanıyor, bunu da tam açıklamıyor.

Soruyorsun, susuyor.

Merhaba, ben Misilleme Kısaçöp.

Misilleme Kurşunkalem'in de ÇB'nin de uzun çöpten hakkını alacağına inanan kişi'lik.

Her şeyin er ya da geç güzel olacağına inanan'lardan.

Bunu kamuoyunu bilgilendirme olarak da değerlendirebilirsiniz.

Ya da başka bir şey. Nasıl olsa neden de sonuç da değişmeyecek.

Satır aralarında gördükleriniz, Misilleme Kurşunkalem'in yazdıklarından farklı olarak oraya özenle yerleştirilenler değil, içinde oluşan boşlukların hayat tarafından kendince doldurulması, en alelade biçimiyle."


Ondan sonraki yazıda da şunu dedi aynı kişi'lik:

"Evet yine ben, Misilleme Kısaçöp. ÇB'yi ya da Misilleme Kurşunkalem'i bekle(r)diniz biliyorum ama ben, elinizde tek kalanım bu üçlemeden, en azından siyasetin dışındaki durumlarda.

(...)

Ulus Atay mı nerede? 14. Alay anılarını anlatıyor o hâlâ. Yok sürülmüş de sorgulanmış da, çok zor anlar geçirmiş de, hikaye. ÇB'ye sorsan ise ülke kurtaracak, çünkü dünyaya vatanı için bir şeyler yapma göreviyle yollandığını, görevlendirildiğini düşünüyor.  Kurşunkalem ise girdiğin yerden çıkacak gibi değil. Bu kez sadece tatlı dil de kesmeyecek, belli. Belki de hiçbir şey. Konuya hakim değilim.

Yine bana kaldı tozlanmaya yüz tutmuş sahne. Tozlanmaya yüz tutması onlardan ziyade Senâ'nın olmamasından ötürü gibi duruyor ama neyse."


Son yazıda yine geldi Misilleme Kurşunkalem ama onun gelmesine sevinenlerin hevesini kursağında bıraktı ilk cümlede:

"Evet, geri geldim, geri geldim ama başka bir konuyla ilgili geldim. Taciz ateşimi yapıp geri çekileceğim."


***

Askere gidenler bilirler, nöbet listesinde "paraf" listesi de vardır. Paraf listesindeki kişi, nöbet listesinde olan kişilerden birisinin nöbetini tutamayacağı durumda nöbeti tutacak kişidir. Yani nöbet, öyle bir durumda paraf listesindeki kişiye "paraflanır."

İşte bu bir paraf yazı. Çünkü paraf listesinin en başında Ulus Atay yazılı. Bundandır böyle bana maruz kalışınız. Hem çok az da olsa beni de merak eden ve özleyen vardır? Çok mu iyimserim? Neyse...

NEDEN PARAFLANDI YAZARIN NÖBETİ?

ÇB'nin işi gücü siyaset, bunu anlatmıştık zaten. Misilleme Kurşunkalem de duygularını paylaşmayı bıraktı, bunu da. Misilleme Kısaçöp mü nerede? Dayanamadı. Konuşsa olmadı, sussa da. İki durum da da anlaşılamadı. Anlaşılamadığına inandı. Ya da anlaşılmak istemediği için suçu kendisinde sandı. Konuşacak oldu, konuşmak zorunda bırakıldığına inandığı şeyleri dile getirmeyi kendisine yakıştıramadı. Fazla naif kaldı. Kaldıramadı.14. Alay'dan getirdiler buraya. Ama haksızlık etmeyeyim, çok iyiydi ÇB'nin komutanları.

ÇB söyleyemedi, Kurşunkalem paylaşamadı, Kısaçöp dayanamadı.

GELDİĞİMDE NE GÖRDÜM?

Ne göreyim diye klişeden girmeyeceğim tabi. Ölüm sonrası sessizlik ya da cinnet sonrası sensizlik gibi bir ıssızlık vardı ortamda.

Çook uzaklardan şu müzik çalıyordu ve belliydi, piyanoyu çalan ayak ucunda yürür gibi parmak ucunda basıyordu düğmelere, sesin çıkmasını sağlayacak kadar kuvvetli ancak. Bir tık bile fazlası değil.

https://www.youtube.com/watch?v=SeGaqh0lT6I
(Yazıyı daha fazla hissedebilmek için linki hemen tıklayıp, tekrara basıp yazının sonuna kadar müziği dinler misiniz? Teşekkür ederim.)

Yerde cümle ve fotoğraf kovanları. İnsanın manzarayı gördüğü anda istemsiz dilinden dökülen soru "Ne oldu lan burada."

Ayak izlerim bozdu sessizliği. Çünkü müzik sessizliğe dahildi.

İletişim çağında iletişimsizliğe kurban giden bir şeyler var gibiydi. İnsanların anlamak istediklerinden anlaması gereken gerçeklere alan kalmıyordu. Bahsettiğim ve kastettiğim, bizzat da kastedilen alan, yaşam, yaşam alanı...

Birilerinin emek hırsızlığı bitmiyordu bir yandan. Ve bu hırsızların bazıları o kadar pişkindi ki çaldıklarını bizzat gelip çalana anlatıyor, çalana satmaya çalışıyor böyle yapınca fark edilmeyeceğini sanıyorlardı. Devekuşu tribi.

9 Eylül, 8 Eylül'den sonra geldiği için değil, Atatürk "10 Eylül'de Nif kasabasında görüşürüz." dediği için belki de zafere en yakın gündü. Cumhuriyet 29 Ekim'de ilan edilmişti, çünkü 30 Ekim Mondros'tu. Zamanı geriye ve iyiye sarmak gibiydi. Bazı dönemleri hiç yaşanmamış kabul etmek gibiydi.

(Parçadan sıkıldıysanız ya da bittiyse şununla da devam edebilirsiniz, çünkü cinnet sonrası mahalde de parça değişti.

https://www.youtube.com/watch?v=DsLtkrWlaKw )

Ama bazen tarih tersinden seyredebiliyordu demek ki, Mondros'tan zafere değil de zaferin kıyısından Mondros'a evrilebiliyordu çünkü insan tercihlerini yaşıyor ve bazı insanlara bazı insanların tercihlerinin dayatması kalıyordu.

Bir kişi; bir silah ve bir mermi verip gereğini yap demek zorunda kalıyorsa bir kişiye, adam öldürmeye teşebbüs eden kimdir, katil kimdir, intihar eden kimdir?

Hangisi?

Saian'ın dediği gibi biraz da:

"Ölüm kendini astı hiç silah sesi duymadım ben."

Kendilerini ÇB'den fikir çalarak, cümle çalarak ifade etmeye çalışanlar bu yazıdan bir mana çıkarmaya çalışmasın. Tokatın buradan geldiğini gördüklerinde bile başka yere baksın(lar).

ÇB bazı şeyleri böyle açık söylemez. Çünkü bu hırsızlığı görse bile vatanı için bir işe yarayacaksa buna göz yumar. Yumuyor da. Ben öyle değilim. Olmak zorunda da değilim. Burada da iyi polis- kötü polis görev ayrımı söz konusu değil. Kimseyi buna inandırmak zorunda da değilim.

Tamam, sakinim.

Geleceğe Dönüş'te Doktor, Marty onu videoya çekerken saldırıya uğrar, tam da buluşunu anlatıyordur Doktor: "Zaman Makinesi."

Fakat vurulur, Marty canını kurtarmak için Zaman Makinesi'ne dönüştürülmüş, buluş'turulmuş araçla kaçar, 88 mile ulaşır ve önceden belirlenmiş tarihe, geçmişe döner. Sonrasında yakıt biter gittiği yerde, tekrardan geleceğe dönmek için de "bir mucize gerek"tir. Geçmişe dönmek zorunda kalmak bir yanda da şanstır, çünkü Marty bu sayede Doktor'u saldırıya dair uyarabilir.

Ve ben Ulus Atay, benim bir zaman makinem yok. Geçmişe dönme yeteneğim de. Vurulan birisini görmedim ama birisi vurulmuş burada, bunu anlamak için kahin olmak zorunda da değilim.

Vurulan ölmüş mü bilmiyorum. Ortada kan yok, cümle var bolca. Vurulan iyileşir mi onu da bilmiyorum. Yere saçılan cümle kovanlarından anladığım, vurulanın beklemediği kişi ya da kişiler tarafından vurulmuş olmanın şaşkınlığı. Hatta bu ölümcül saldırıda hayatta kaldıysa bunu yaşadığı ölümcül şaşkınlığa borçlu olabilir.

(Sadece vurulan mı vurulmuş, yoksa vuran vurulanı vurduğunu sanarken kendi de mi vurulmuş yoksa sadece vuran mı vurulmuş belli değil, emin değilim.)

Ama her şeye rağmen bir şeylerin düzelmesi gerekiyorsa düzelir. Normal akışta imkansızdır bir şeyler fakat hayat çok nadir normal akışta seyir halindedir.

Ki bir şeyler, sırf Ayçe Abla üzülmesin diye bile düzelmelidir. Çünkü o, hem ÇB'yi, hem Kurşunkalem'i, hem Kısaçöp'ü, hem Ulus Atay'ı seven nadir kişilerdendir. Hepimizin birden sevdiği kişilerin de başında gelendir aynı zamanda. Zaten bana nöbetin paraflandığını duyunca tesellim Ayçe abla oldu. Dedim o benim dönüşüme sevinir, diğerlerinin gidişine üzülse de bir yandan da.

Kurşunkalem, bir şeylerin olacağına, daha doğrusu daha kısa vadede olacağına çok inanmıştı. Bana anlatmıştı, hayallerim bir gerçekleşsin, durumlar bir netleşsin, ilk Ayçe ablaya anlatacağım çünkü o, beni, benim mutluluğumla benim kadar mutlu olacak kadar çok seviyor. Ona müjdeyi vermek nasip olmadı, fakat bana bunları anlatmak nasip oldu. Nasip...

Bir yanımla kendimi şehit haberi vermeye gelen komutan gibi hissettiğim doğrudur. Yine neyse.

İmkan oldukça yerine geldiklerimin kırıldığı her şeyin hesabını yazarak soracağımdan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü uzaktan bakan birisi olarak bu çocukların canını acıtan emek hırsızlarından, yürek arsızlarından, kibir yığınlarından ben bile tiksindim. Onlar bunları söyleyemedikçe ben onların yerine şiştim.

Peki siz?

Siz hiç merkezi ısıtma sistemi ile ısıtılan bir yerde, kışın, sistemi açtığınızda daralıp kapadığınızda üşüdünüz mü? Ve hiç o üşüme sırasında ürperip titrediniz mi ısıtma sisteminden bağımsız? Ben ürpermedim, titremedim de. Ama ürpereni de titreyeni de gördüm.

"31 Ekim günü yürürlüğe giren ve 25 maddeden oluşan kısa ama çok önemli olan bu antlaşmanın hükümleri arasında bulunan ünlü 7. maddesi ile bir tehdit karşısında stratejik noktaları işgal etme hakkının verilmesiyle tarihteki diğer antlaşmalara bakıldığında olağan bir durum değildi. Bu durum Osmanlı devletinin daha barış antlaşması bile beklenilmeden anlaşma devletlerince parçalanıp paylaşılacağının göstergesi olmuştu. Ateşkes ile ilgili görüşme Ege’de Limni adasının Mondros limanında yapıldı. Görüşmelere itilaf devletlerinin adına İngilizlerin Akdeniz filosu komutanı Amiral Calthorpe, Osmanlı devleti adına Bahriye nazırı Rauf Bey katılmıştır. 27 Ekim de başlayan ateşkes görüşmeleri 30 Ekim’e kadar devam etti Türk heyeti önerilen koşulların hafifletilmesi istediyse de Amiral Calthorpe bunun mümkün olmadığını belirtti. "

30 Ekim 1919'da Mondros'u imzalayan Türk Rauf Bey'di. Fakat 30 Ekim'de Mondros imzalayan tek Türk Rauf Bey değildi. 30 Ekim'de Rauf Bey Mondros'u imzaladığında sadece kendisini değil, çok bir milleti parçalanmaya bağladı. Ve bir tercihiyle 30 Ekim'de imzayı atan Türk, bu imzayla parçalanmaya kendisinden başkalarını da parçalanmaya bağladı.

***

Marty, geleceğe dönerken Doktor'a bir mektup yazdı, onu gelecekte yaşayacağı tehlikeden kurtarmak için. Doktor bunu erken fark etti, Marty'e bunu sordu ve bunu doğru bulmayıp mektubu yırtıp attı.

Sonra Marty geleceğe döndüğünde kıl payı farkla kaçırdı saldırıyı, yetişemedi. Vuruldu Doktor. Ama vurulduğu yerden kalktı, çünkü kurşun geçirmez yelek giymişti. Ama nasıl dedi, Doktor hiçbir şey demeden parçaları bantla birleştirilmiş mektubu gösterdi.

Bazı mektuplar, yırtılmadığında ya da tekrardan okunduğunda pusula görevi görüyor, hayat kurtarıyordu demek ki. Bazılarıysa sadece cümleleri sırtında taşıyan kağıt kalabalığı.

Peki hangisi hangisi?
Bob Dylan'ın dediği gibi:
"yanıtı dostum, yel aldı gitti; 
yanıt rüzgarda savruluyor..." 

ULUS ATAY
3 KASIM 2017 2350
Ankara.

17 Ekim 2017 Salı

BEN BU DİNE KARŞIYIM! - MİSİLLEME KURŞUNKALEM




Evet, geri geldim, geri geldim ama başka bir konuyla ilgili geldim. Taciz ateşimi yapıp geri çekileceğim.

Bazı gelişmeler güzel gelse de kulağa, onu sağlam temellere oturamadığında inceden bir tedirginlik yaşarsın. En azından ben, böyle durumlarda sadece olumlu gelişme "dışavurumu" ya da sunumuna odaklanabilenlerden değilim. Bu eksende Orta Doğu denklemlerine yeni denklemler ve soru işareti katarken masum ve kocagözlü bir dostumda gördüğüm detay, uzun süredir dolduğum bir konuda patlamama yol açtı. O arkadaşımın benim eleştirdiğim şekilde bir kaygıyla hareket etmediğini bildiğimden önce onu güvenli ve üstüne kan sıçramayacak bir yere çektim.

Sonra kurşun kalemimi kontrol ettim ve tetiği ezdim.
Ne mi derdim, Starbaks bardağı!

Aslında burada bardak bir put, pardon bir sembol. Ve eleştirinin konusu da sembollere tapınarak kutsanacağını düşünen yeni bir dinin mensupları. Tanrısı Neoliberalizm olan din ve kutsanmanın tekabülü saygınlık göreceğine inanmak, "tanın(an)mak".

Önce sosyal medyada şunu yazdım:

"
Neoliberalizm bir ülke olsaydı, bayrağındaki sembol starbaks bardağı olurdu, Dolar yeşili zemin üzerine."

Sonra kesmedi, ekledim:

"Pardon, siz starbaks bardağısınız değil mi? Ben sizin hayranınızım, sizinle bir fotoğraf çekilebilir miyiz? Çok teşekkür ederim..."

Sonra bir daha:

"Ben Starbaks olsam Starbaks Bardağı diye sosyal medya hesapları açarım, insanlar da etiketler..."

Artık duramıyordum:

"Starbaks bardağ-ı şerifi.."

***

İnsanlar kendi içlerinde eksik olan öz saygıyı "saygın" olduklarına inandıkları ünvan, kurum, marka ile kapatmaya çalışıyorlar bilinçli ya da bilinçaltı...

Fakat işin içine Neoliberalizm girdiğinde olay popülizm cehennemine dönüşüyor ve daha da vıcık vıcık bir bataklık halini alıyor hâl.

Ben bu sebeple "Vahabi" kültürünün dayatmasından meydana getirilen "din"e ne kadar karşıysam bu Neoliberal dine de o kadar karşıyım.

Ki bu dinin Türkiye'deki önemli ve "saygın" "din adamlarından" birisinin, tamamen kendi sorumsuzluğu yüzünden üç cana mal olduktan kaçıp, sonra köşeye sıkışında hep vurguladığı delikanlılık ve samimiyetin aksine edebiyatı kendisine silah yaptığını gördük. (Mesela burada din adamı dendiğinde adam kavramı üzerinde feminizm kasıp "Kadınlar beni görünce olewleniyor" diyen bebek katili APO'yu kutsayan ve onun bu tavrını görmezden gelenlerin önemli bir kısmı da bu dinin mensupları arasında yer alıyor, tarihin huzurunda insanlığın meczupları olarak.)

Baştaki balıklardan birisinin gizlenmeye yok sayılmaya çalışılan kokusuydu bu.

Fakat buna rağmen durumu "kazanıma" çevirmeye çalışan müritler oldu.

Bu doğal mı?

Tabi ki doğal.

Çünkü bu "inanış"ta doğal olmayan her şey doğal ve bu dinin belirlgin özellikleri de "samimiyetsizlik" ve "yüzeysellik".

Herkes en samimi samimiyetsiz. Ya da en samimiyetsiz samimi. Herkes en derin yüzeysel. Ya da en yüzeysel derin.

Nasıl yorumlamak istersen.

O yüzden bu arkadaşlar için fazla sıkıcı ve yüzleştirici etkisiyle caydırıcı olan yazıya onların dini inancına, hayata bakışlarına uygun bir final yapalım, çünkü mavi huy da olsa yüzeysellik ve samimiyetsizlik urdur bunlarda ve Starbaks bardağı yabancı değil o varken de sevişebiliriz hadi Murat, göğe bakalım.

Ama bu tarz sözlerin "edebi takdir" görmesi için etnikçilik, mezhepçilik yapıp anahtar kelimeler olan "tece", "roboski", "rojava", "dersim"den en az birisini kullanmak gerekiyordu değil mi?

Ama ben, ben olduğumdan beri böyle şeyleri hiç yanıma almamışım?

O zaman ben, bu etnikçi yaklaşımla neoliberalizmi birleştiren insan denen canlıyı yavşaklaştıran "glokal" kavşağa hiç yaklaşmadan baretimi takarak uzaklaşayım, akabinde gelecek yaftalardan yaralanmamak için.

Şimdiden hayatınızın geri kalan farkındalık görünümlü basit yaşamınızda hayırlı melankoliler!
Bu kapsamda da yaşasın tüketim kültürü ibadeti!
En sevdiğim bölüm mü, tabi ki Slogan Dili ve Edebiyatı!
Olmazsa da Demagoji ve Halkla (yüzeysel-basit) İlişkiler...
Ve dans!

 Ve tabi ki modern çağ putlarına saldırmanın dayanılmaz hafifliği...


MİSİLLEME KURŞUNKALEM
17 EKİM 2017




14 Ekim 2017 Cumartesi

VEJETERYAN ORAL'ET - MİSİLLEME KISAÇÖP




"Hiç bekleme, dönemem, dönemem belki de, hasretin, bir ince..."


***

Evet yine ben, Misilleme Kısaçöp. ÇB'yi ya da Misilleme Kurşunkalem'i bekle(r)diniz biliyorum ama ben, elinizde tek kalanım bu üçlemeden, en azından siyasetin dışındaki durumlarda.

Aslında dikkatli ve yakın'dan olanlar yazının girişindeki Manuş Baba alıntısından durumu anlayabilirler. Çünkü ÇB, Manuş Baba dinlemez, Misilleme Kurşunkalem ise o parçayı dinlese bile o kısmı alıntılamaz.

Ulus Atay
 mı nerede? 14. Alay anılarını anlatıyor o hâlâ. Yok sürülmüş de sorgulanmış da, çok zor anlar geçirmiş de, hikaye. ÇB'ye sorsan ise ülke kurtaracak, çünkü dünyaya vatanı için bir şeyler yapma göreviyle yollandığını, görevlendirildiğini düşünüyor.  Kurşunkalem ise girdiğin yerden çıkacak gibi değil. Bu kez sadece tatlı dil de kesmeyecek, belli. Belki de hiçbir şey. Konuya hakim değilim.

Yine bana kaldı tozlanmaya yüz tutmuş sahne. Tozlanmaya yüz tutması onlardan ziyade Senâ'nın olmamasından ötürü gibi duruyor ama neyse.

Cumartesi sıkıntısı nedir bilir misiniz siz?

Haftada en sıkılınmaması gereken günün akşamında ummadığın yerden gelen -gülücük değil- sıkıntıdır. (Bakma ve sanma! Buralardan ekmek çıkmaz sana, bu durumda. Ve bu durumda hiçbir zamanda.)

Ben bunu anlattım, mimikleri ile kendini ifade eden bir arkadaş kendince görüyorum ve artıyorum dedi, "kına gecesi sıkılması." Bence o sıkılmanın da özünde Cumartesi akşamı sıkıntısının payı var. Kına da o gece yapıldığı için o sıkıntının kaynağını başka bir yerde arıyor belki de.

Emin olamayız!


Kısaçöp olarak kalem-kelam tedirginliğini atmış gibiyim, değil mi üstümden?

Bazen, yazmanın sana iyi geleceğine inanan insanlar olur, onların yönlendirmesiyle geçersiniz kağıt kalem ya da ekran başına.

Bir de Cumartesi akşamı hiç ummadığınız yerden çalarsa "Canım Kardeşim" filminin müziği, karşınızda belirirse Kahraman'ın hüzün kokan suratı, "Ooo sen bunları izlersen ağlarsın bir de."

Kağıt kazan kalem kepçe, bu gecenin uzay boşluğuyla büyüklük olarak yarışacak sıkılganlığı içerisinde yol almaya çalışıyoruz. Allah bilir akıl-yürek denklemini kurabilen canlılardan kaç ışık yılı uzaktayız. Ve kaç milyon yıl sürecek anlaşılmamız.

Son cümlenin içindeki ağlaklığa ne çok ayar olurdu ÇB ve Kurşunkalem. Ama onlar yok ve piyasa bende. Bu yüzden istediğim kadar Manuş Baba dinleyebilirim, hehe.

Kendimi, saklanmış şekerleri bulmuş ve yiyor gibi hissediyorum. Şeker sanmamış olsam ilacı da akşama doğru olmasa bir sancı.

Bilimin en uzun geceyi sadece bilimsel gerekçelerle belirleyip sabitlemiş olmasını samimi bulmuyorum. Çünkü bir insanın en uzun gecesini, gecelerini sadece o insan bilebilir, bir de o insanın yanında olan-lar, bilim değil. (Özellikle İsviçre bilim insanlarının yerlerini bilmelerinde fayda var.)

Dur dur, kimse yokken ben, cebimde bizimkilerden sakladığım melankoli ile Can Güngör'den Yalnız Ölmek ısmarlayayım kendime, hem de akustik. Hehe.(2)

Ortaya çıksın diye tahrik etmeme rağmen gelmiyor Kurşunkalem. Demek ki bu doğru bir yol değil. Aramızda kalsın ama ben onu hiç böyle görmemiştim, hiç öyle de görmediğim gibi. Ve bu böyle ile öyle arasındaki fark tek bir harf fazlalığı ile anlatılabilecek türden değil. Güzel fotoğraflara şiir okumanın çok tercih edilesi ve keyifli olmadığı gibi.

İnsanın kötü sonla biten kitapların son sayfalarını yırtası gelir, sonunu daha iyi yazabileceğini bildiğinden.

Hem sahi, acı mı daha fazla dünyada yoksa insanlığın üzerinde narkoz etkisi yapan acının tarifi mi? Acıları derinleştirip de insanları bataklıklaştıran?

Bu öz ve bey'lik sorular diye cümleye başlayacaktım ama feministler gö'mer dedim beni, ve, mesaj karşı tarafa ulaştığında mavi tik oluyordu değil mi?

Sanırım.

Sizi bilmem ama ben çok sıkılıyorum onlar olmadan. Onlara ait olan bir karargahta kazanılan zaferler bile zafer tadında değil. Sanırım bu durumda "Ordusunun başına geçmeyecek artık o eski muzafer" deki zaferden yoksun muz gibi ortada kalan benim ki bilirsiniz -Umut Sarıkaya okuyanlar daha iyi bilir-, muz, ömrü en kısa buzdolabı canlısıdır.

ÇB küçüktü, teyzesi ile top oynarken onun suratına şut çekip güldü ve kaçtı, teyzesi de iyi vururdu topa ve ona doğru şut çekti, tam o sırada yerdeki muz kabuğuna bastı ÇB, dengesini toparlamaya çalışırken arkadan çarpan top ile yere kapaklandı. Öyle şeyler filmlerde olmaz mıydı diyenler, film tadında bir hayatın seyircisi olmamış kişilerdir. Çünkü bahsettiğim kişinin hayatında en uç şeylerin bile şaşırmadan normalleştirilmesi 1-2 güne bakar.

İnsanın bazen, kendisini buraya bakarlar denen yerde olup da bakıldığı halde görülmemiş gibi hissettiği anlar vardır.

Bu anların bu anla bir alakası var mıdır?

Ben bu sorunun muhatabı değilim.

Muhatabı olanlar, muhatabı olmayanlar ve muhatabını yiyerek beslenenler yanıtlasın, ben değil.

Kurşunkalem yazılarına göre fazla sert ve alışılmadık bir final değil mi?

Evet, çünkü ben, gerçekten o değilim.

MİSİLLEME KISAÇÖP
14 EKİM 2017 2302

1 Ekim 2017 Pazar

*"BİR EL VE DAĞ BUSESİ" - MİSİLLEME KISAÇÖP




"Kovadayım, kovadayım."

***

Bir dost doğrudan sordu:

"Çağdaş, kitap yazmak için daha ne bekliyorsun?"


Çağdaş deyince Çağdaş üstüne alındı, fakat yanıtlama aşaması sırasında "Sen önceden daha farklı yazıları daha çok yazıyordun. İçinden gelenleri olduğu gibi yazdığın, şimdi tamamen siyasi bir karakter gibi oldun, onları ihmal etme, kalıplarını kır, eskiye dön. Edebi şeyler yaz. Hatta sen geçen başkası iyi yazar demişsin ama aslında sen çok iyi roman yazarsın" deyince Misilleme Kurşunkalem bir dakika dedi, konu senle değil benle ilgili.

Yanıtladı'm, yazıyorum aslında o yazılardan. Hatta hayatta hayatımda olmadığı kadar çok siyaset dışı yazılar yazıyorum. Önceden daha çok paylaşıyordum, bir gün birisi, kinayeli bir şekilde aferin dedi, bunları kitaplaştırmak yerine buraya koy da herkes nemalansın, kullansın. Bunu diyen kişi haklıydı, ama tuhaf olan, bunu diyen kişi aslında yoktu. Mecazi değil, gerçekten yoktu, yokmuş yani. O ad soyadla yaşamıyormuş hayatı. O ad soyadla yaşayan birisi varsa da o kişi o değilmiş. Hale bak diyesi geliyor insanın da sonra boş ver diyor.

Ha ne diyordum, evet, hiç yazmadığım kadar çok yazdım ama şimdi o yazdıklarımın çıktısını alıp hayatın olağan akışında bir daha açılmayacak şekilde paketleyip, hiç okunmayacak bir yere kaldırıyorum. Belki de bir süre sonra yakarım.

Pazar günü sucu kapalı olduğu için su siparişi veremediğin yerde demir kalmak da istemiyorsan ve demir ancak suyla çelik olabiliyorsa, bu durumda elinde kalan tek seçenek gözyaşlarındır. Ağlarsın bu sebeple, belki de hiç olmadığı kadar. Saatlerce, günlerce. Şarkıda dediği gibi biraz, "Kimse bilmez." Çok ağlamaktan başka seçeneğin yoktur, çünkü zordur yerini tutmak, damacananın.

Ama bu duruma rağmen yapılan tetkikler, hiçbir hücrede umutsuzluğa rastlamaz.

Bir sevgi çemberi var, hayatın veresiye defterinde ummadığın anda fark ediyorsun ki, alacağın var.

Yine deftere bile yazılmamış alacakların varlığını da sana geri verildiği anda fark ediyorsun, az birazını da verileceğini hissettiğin anda. Görüyorsun çünkü, el kalbe yöneliyor, bir şey çıkarıp verecek gibi. Ama sadece bu kadar. Bir yandan da korkuyorsun, o el hep o kalpte kalacak da dışarıya çıkmayacak, içinde kalacak gibi.

Evet, Misilleme Kurşunkalem bir süre olmayacak hayatın olağan akışında.

ÇB siyaset yazacak, Misilleme Kurşunkalem yayımlamayacak olsa da yazmayacak. Ben Misilleme Kısaçöp, önemli bir konuşma için kitle toplanmışken konuşması gereken kişinin yerine konuşmak zorunda kalmanın yadırganmışlığı ve tedirginliği ile yazıyorum bunları.

Yazan ÇB ile yazmayan Misilleme Kurşunkalem'i gözlemleyen birisi olarak arada ifade etmeye çalışacağım durumu, gördüklerimi.

Tabi ki benim de temennim, ilk fırsatta bana gerek kalmaması, Ulus Atay'ın yanına geçsem, çıksam kapsama alanının dışına, yine olayları ve hissedilenleri ilk ağızdan dinlemeniz.

Hayatın olağan akışında ÇB yazmaya devam edecek. Olağanüstü akışta da bu durum değişmeyecek. Çünkü onun görevi "yaşamak yangın yerinde, yaşamak insan kalarak." Meselenin duygu sözcüsü Misilleme Kurşunkalem ise hayatın olağan akışında uzun bir süre bir şeyler yazmayacak. Hani bir anlık boşluğuna gelip de yazdı diyelim, asla kimseyle paylaşmayacak. Belki de bir daha hiç yazmayacak.

Ne hissederse hissetsin, ne düşünürse düşünsün, bunları aktarmayacak. Kimse bilmeyecek.

Neden mi?

Çünkü böyle istemiyor.

Neden mi?

Çünkü böyle hissediyor, belki de hissetmeye zorlanıyor, bunu da tam açıklamıyor.

Soruyorsun, susuyor.

Merhaba, ben Misilleme Kısaçöp.

Misilleme Kurşunkalem'in de ÇB'nin de uzun çöpten hakkını alacağına inanan kişi'lik.

Her şeyin er ya da geç güzel olacağına inanan'lardan.

Bunu kamuoyunu bilgilendirme olarak da değerlendirebilirsiniz.

Ya da başka bir şey. Nasıl olsa neden de sonuç da değişmeyecek.

Satır aralarında gördükleriniz, Misilleme Kurşunkalem'in yazdıklarından farklı olarak oraya özenle yerleştirilenler değil, içinde oluşan boşlukların hayat tarafından kendince doldurulması, en alelade biçimiyle.

Başka bir şey
de
değil.
Umur'da da.

Ve umur sanılarak vurmaya kalktılar umudu, umut ve umut ne mi durumda?

Muamma.

"Amenna."

MİSİLLEME KISAÇÖP   
1 EKİM 2017
Ankara.


* Yazının başlığı Saian'ın parçalarından birisinin adıdır.

26 Eylül 2017 Salı

CUMHURİYET TURNUSOLU (HER DAİM ETKİLİ)




Cumhuriyet hakkındaki düşüncelerimizi dile getirdiğimizde birileri de "Aman, bu dönemde birlik olmamız lazım, sonra sıra sana gelir" diyor. Hatta geçen bir avukat manidar biçimde, "Cumhuriyet davası biter Üçüncü Yol davası başlar." dedi, başlasın dedim.

Birisi "inadına bir arada olmalıyız" dedi. Başka birisi "bu kötülerin kavgası değil yanılıyorsun, mecburen bir tarafta olmalıyız" dedi.

Orada söylediğimi burada da söylüyorum:

AKP'nin vitrini olan, AKP'yi uzun süre topluma sevimli gösteren, sonra AKP tarafından kullanım ömürleri bitip de dışlandıklarında "muhalifliği" keşfeden fakat ideolojik olarak halen Atatürk, Kemalizm, Cumhuriyet kazanımları karşıtlığı konusunda AKP ile doğal (ve de gerici) müttefik olanlarla aynı yerde olmayacağım, olmayacağız.

Hiçbir yerde "inadına" ya da mecburen durmayacağız. Neymiş, Brecht demiş ki "Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında birleşir." (Bu da ne bitmez geyikmiş arkadaş...Hayatı Brecht okumakla geçen kişilere bir tane sosyal medya alıntısı ile duyar kasmalarına, entelektüel görünme çabalarına girmiyorum bile.)

Birleşsin anasını satayım. Kendi değerlerime küfür gibi yaşayan kişilerle ancak orada birleşiriz biz. Birleşmemizle de ayrışmamız bir olur ama, biz bir olamayız.

Şu ayrımı anımsatalım; bizler, yanlış düşünen, yönlendirilen bu ülkenin dürüst kendince vatansever ve durumun farkına varan samimi tüm yurttaşları bir araya geliriz. Geleceğiz de zaten. Ama müfredatı protesto ederken bile "Kemalist Diktatörlük" diyebilenle, milli irade ayağına şeriat savunuculuğu yapanla elbette birleşmeyeceğiz.

Buradan da söylüyorum, olur da içeri falan alırlarsa beni, bu tipitipler hukuk herkes için ayağına beni savunmaya kalkarsa dışlayın bunları.

İçeride yatmak, bedel ödemek değil de bunlara el açmak zorunda kalmış gibi algılanmak bitirir beni, benim gibileri. Birisi o zaman adımı ağzına alıp da cümleyi "...'a özgürlük" diyecek olursa ağzına kürekle falan vurun. Cümleyi bitiremesin.

Evet, bu dönemde birlik olmak zorundayız.

Ama bu dönemde kimlerle birlikte olmamız gerektiğini de bilmek zorundayız.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
25 EYLÜL 2017

"ESKİ TÜRKİYE"NİN SANATÇISI - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR




22 Eylül 2001.

Tam 16 yıl olmuş. 

Yine yaşım gereği büyüklüğünü yaşadığı dönemde tam idrak edemediğim kişilerden.

Mustafa Kemal ile kavga etmek yerine onun büyüklüğünü anlayan,

"İkinci cumhuriyetçileri hiç sevmiyorum. İlkinin cılkı mı çıktı, 70 senelik taptaze bir Mustafa Kemal hálá dimdik ayakta. Hiç Mustafa Kemal'in yanıldığını gördün mü? Çevremiz duman olmuş, dipdiri bir Türkiye ayakta duruyor. Altyapısı taş gibi sağlam duran bu cumhuriyeti bırakacağım, ikinci cumhuriyetçi olacağım, hadi canım sen de." diyen ama kendisini de "Marksistten öte komünist" diye nitelendiren büyük sanatçı Fikret Kızılok... Nesli tükenen "solcu"lardan amiyane tabirle...

Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti ordusu olduğu sürece bu ülkede şeriat olmaz." da diyebilen... Ne kadar tuhaf geliyor 2017 şartlarında değil mi?

Fikret Kızılok deyince akla "Gönül" gelir,"Bu kalp seni unutur mu?" gelir, "Ama babacığım" gelir, "Haberin var mı?" gelir... Benim için de "Yalan"ın yeri farklıdır ama siz onu yad etmek için çok bilinmeyen "Bir Devrimcinin Güncesi: Mustafa Kemal" albümünü dinleyin, olmaz mı?

Ah bir de yayımlasaydı da İlhan Selçuk için yaptığı albümü de dinleyebilseydik, Uğur Mumcu için yaptığı albümü dinlediğimiz gibi...

Son söz yine onda:

"Ben 16-17-18 yaşlarında ilk şarkımı yaptım. Yanlış yaptım. Çünkü başkalarının lafını kullanmıştım. Meşhur olduğum vakit de yine başkasının yazısından çıktım. Ben besteledim. Sonra bunun yanlış olduğunu anladım. Kendim yazdım kendim söyledim.Düşüncelerimi yapmaya başladım. O zamandan beri kendimi yeterli sayıyorum. Aynaya daha rahat bakabiliyorum. Ama felsefi açıdan bakarsanız tutarlılık gösterdiğimi zannediyorum. Müzikal açıdan bakarsanız kendi akorlarımı yaptım. Kendi sınırlarımı bulmaya çalıştım hep. Fakat hep kötü stüdyolarda iş yaptım. Ufak, "home" stüdyo dediğimiz yerlerde bunu yapabildim. Çünkü hiçbir zaman para kazanamadım müzikten. Bana kimse stüdyo imkanlarını vermedi. Sistem buna müsait değildi. Taviz vermek istemedim. Halkıma uyutacak şeyleri layık görmedim. Daha devrimci demeyeyim de daha ilerici bir tavır koydum kendi kendime. Bilmiyorum, kendimi erdemli hissediyorum ve böyle bir tavırda gidiyorum."

Anlam,
farkındalık,
besleyicilik,
nitelik
ve özlem.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
22 EYLÜL 2017

MUSTAFA ÖNSEL'İN YENİ ÇIKACAK KİTABINA DAİR... - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR





Geçen bir paylaşımla duyurmuştum Mustafa Önsel'in yeni bir kitap yazdığını ve editörlüğünü yapacağım bu kitapla ilgili Önsel Komutan'ın benden önce -editöryalden ziyade- okuyucu olarak bu çalışmayı incelememi istediğini. 

Kitabın "ilk okuması" az önce bitti. İnanılmaz bir kitap geliyor... İçindeki metaforları, bilgileri ve hiç tahmin edilmeyecek sonuç kısmı ile farklı tarzda kitapların karışımı, kimyasal tepkimesi gibi. Öyle ki bu kitaba kapak tasarlamak da isim belirlemek de kitabı yazmak kadar zor, içeriğin hakkını vermek açısından. Hala kitabın yarattığı etkiden çıkamadım 

Böyle bir kitabı yazmaya yeltenmek de yazabilmek de her babayiğidin harcı değil. Bu kitabı Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel değil, kumpas mağduru Mustafa Önsel değil Türk Aydını ve kanaat önderi Mustafa Önsel yazmış. Herkesin cesaret edemediği konulara girmiş. Kesimlerin sabit fikirli olanlarının sinir uçlarında gezinmiş.

Çözümü yazmış.

Okuduğunuz zaman bu dediklerimin abartı olmadığını göreceksiniz.

Ve iddiamı yineliyorum: Bu kitap büyük tartışmalar yaratır. Her daim hakikati arayan bir yazarın kitabı da tartışma yaratmalı zaten. Insan, ezberini bozacak ve kendisini düşünmeye sevk edecek kitaplar okumalı.

Mustafa Önsel'in bana düşünsel olarak güvenip kitabın yayımlanmasından önce benimle fikir tartışması yapmak istemesi, kitabın her kısmı ile ilgili fikrimi sorması ve önemsemesi benim için büyük onur. Kendisine bir de buradan teşekkür ederim.

Kitabın okuyucuya ulaşması için sabırsızlanıyorum, sanki kendi kitabımmış gibi. Bu kitap, aynı kategoride olmasa da Avcıoğlu'nun kitaplarının sağladığı türden bir katkıyı sağlayacak Türk aydınlanma tarihine. Onu besleyecek.

16 Eylül 2017 Cumartesi

HUDEY HUDEY HUDEY NEM NEM NEM NEM :( - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



Ağustos'tu. Ben Mersin'e gittim. Ayın altında da kağnılar yürümüyor Akşehir üstünden Afyon'a doğru, yürüyorlarsa da Mersin'den belli olmuyorlardı... Mersin'de yazı bitirmek ve sonbaharın kurdelasını kesmek için uğraştım, didindim ama sanırım iktidar yanlısı olmadığım için açılışı bana yaptırmadılar.

Sanırım başkasına da açılışı yaptırmadılar. Sonra ben Adana'ya geçecektim ama geçemedim, sanırım Adana ve sıcağı bu durumda çok içlenmiş, Ankara'ya bir geldim, Adana ve sıcağı salonda oturuyordu. Dedim biraz oturur kalkarlar yok. Tam şarkıda dediği gibi yaptı Adana'nın sıcağı:

"Bir arkadaşa bakıp çıkacaktınız ya lan siz, üç gün oldu kimse gitmiyor?"


19:40 görünümlü 20:20 uçağına -tabi ki Pegasus-, bindiğimde pilotun Ankara'da şu an hava sıcaklığı 26 derece dediğinde bir ne oluyor lan olmuştum zaten.

Etrafımızın bir an gözümüzü kaçırsak ülkeyi yüz yerinden satacak insanlar tarafından kuşatılmış olması yetmiyormuş gibi bir de Ankara'da Adana sıcağı geldi yatıya. Sanki Mecnun olup kendi çölümü kendim aylardır getirtmemişim gibi.

Tamam, çok uzun boylu birisi değilim bu yüzden de çok bol giyip sünnet çocuğu gibi gezmem mantıklı değil. Ama ben de dar kesim göğüs kafesi ile nefes almakta ve hayal kurmakta sıkıntı yaşıyorum, ne yapayım?

Topluma örnek olacağız, öfkelenip karşı tarafa sakin ol dedirtmek yerine toplumu öfkelendirip harekete geçireceğiz diye -tabi bir de örnek olma meselesi var sonuçta bir Neyzen değiliz, Can Yücel de- küfür edemeyince ağzımın içi cümlelerle doluyken dişime kaçan bir şeyi dilimle çıkarmaya çalışmak gibi yorucu ve meşakkatli oluyor edepli cümleler kurmak. Ruhum nasıl yoruluyor bir bilseniz.

Amaaaan, bilseniz ne olacak? Hiç.

Döne dolaşa yine "işte bunlar hep nem" noktasına gelmek gerçekten de hüzünçlü. İnsan düşünmüyor değil hiç üzülmüyor değil ama benim de hatam YOK.

Fikstür ne kadar değişirse değişsin bir şey değişmiyor çünkü kendi evimizde deplasmanda olmak durumu değişmiyor. Evet Yüzyüzeyken Konuşuruz diyorum, hı hı evet, onu sen keşfettin, kimse dinlemezken dinliyordun. Lütfen hanımefendiyi şampanya ile yıkayın ve plaketini verin. (Alkışlar.)

Acaba bundan sonra sadece Misilleme Kurşunkalem olarak mı yaşasam diyordum ki aklıma geldi, Ulus Atay şimdi ne yapıyordur?

Peki ya sırf bir nebze Çağdaş Bayraktar'ın direksiyonuna geçmek zorunda kaldı diye aldığı sorumluluktan ötürü tebrik edileceği yerde tevkif edilircesine silinen Ulus Atay, silindiği kadar ÇB değil miydi bir yönüyle?

Bu sefer tüm satır aralarını iyice temizliyorum, kimseye besin çıkmasın diye. 3 senedir leş gibi Selçuk İnan izliyorum, hak verin, dolaylamalardan, yan paslardan, geriye oynamalardan yoruldum, yorulanlar da varsa benim gibi, dikine oynamak isteyen orta saha misali, konum atabilirim. Çünkü ben artık dikine oynuyorum. Ki genelde insanların bıraktığı yerdeyim, lakin insanların bıraktığını ve hep kalacağımı sandığı anda yerimi yadırgarım.

"Gün olur, alır başımı giderim" parçasını çok severim, Zülfü'nün başkanlık sistemini ilk öven olduğu gerçeğini bir parçalığına göğsüme basar, sineme çekerim.

"Beni sorarsanız bazen cennet yeri / bazen cehennemin dibi evim gibi." demiş Adamlar, sahi, Adamlar grubuna ismi yüzünden saldıran olmadı mı hala?

Sonuçta bebek katilinin "kadınlar beni görünce olewleniyor"unu sineye çekip Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlanacak bağlanamayacak her şeyi kadıncılık üzerinden fatura etmeye çalışanlara da sol deniyor bazı yerlerde, piyasa mekanlarda bardaklarının üzerine isim yerine de sol yazıyor ve birbirlerine sol diye hitap ediyorlar, sanırım öyle olunca kendi yalanlarına inanmak daha kolay oluyordur muhtemelen. Bunu merak etmiyorum.

Kendimi kaçakçılıkta kullanılan katır gibi hissediyorum. Eşek desen değilim, at desen değilim. Kaçakçı desen de bu iddia yine yüküm gibi ağır gelecek cinsten. Sırrı Süreyya'nın önderliğine öz eleştirimi mi yapsam ama hayallerimdeki gibi: "Tamam Sırrı, ne istiyorsan yanıtlayacağım ama neyin var neden konuşamıyorsun kuzum, boynun neden bükük ve hareketsiz, bir dakika ne yazıyor senin üzerinde, İstiklal mı Mahkemeleri 3, bence de Allah'ın hakkı üç. İhaneti bu topraklardan kireç basmadan temizlemek de anlayışla karşılarsın ki güç."

Eminim Merdo beni Estonya'dan izliyor, vatansızlıktan değil de henüz yerleşim sorunu yaşadığı için üşüyordur Estonya soğuğunda ya da sorun tamamen iklimseldir. Ya da kansızlıktan, hakaret olan değil, Folik asit B-12 ve müzikal anlamda da D-12 eksikliğinden kaynaklanan türden.

Neyse, birbirine giren tüm konuları birden kapatarak başladığım soruna başladığım soruma dönmek ve evine gelen misafiri psikolojik harplerle püskürten ev sahiplerine seslenmek istiyorum:

Ben bu Adana sıcağını salonumdan nasıl gönderebilirim?

"Kulelere tırmanmıştım / oradan size tükürmüştüm / sonra aşağıya inip durmuşken / niyeyse başım acık ıslaktı."

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
17 EYLÜL 2017 0036


23 Ağustos 2017 Çarşamba

DARTH VADER'DE OK BEN OLAYDIM - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Ben size uymadıysam
bu benim
ihtiyacım olmadığından
ister az olun ister çok
kendim olmadan yaşayamam"


[ YÖKŞ, Kalabalıklar ]

***

Çok acıkmışsındır, enfes bir yemek kokusu gelir de o kokunun senin mutfağından gelmediğini anlarsın, işte öyle hüzünlü başlarsın bazen güne.

Tanımadığın birisi şunu bir tutar mısın deyip bir şeyleri eline tutuşturup da hızla uzaklaştırır, o hızla uzaklaşan kimdir bilmem ama eline sıkıştırılan bir şey hüzündür sanki bazen, en azından bazı sabahlarda.

Hani böyle ilk başta su çok sıcak gelir, sonra ayarlamaya başlarsın da zamanla istediğin seviyeye gelmeye başlar sıcaklık, oh be dersin ama aslında senin oh be dediğin evre, değişimin varacağı nokta sırasında sadece bir duraktır, işte o durak dün gece ve bu sabah sanki Ankara.

Yaşadığım şehirlerde bazı mevsimlere yeterli ilgi gösterilmiyor, gösterilmek istense de yeterli alan bırakılmıyor sanki.

Güzel hissettiğimiz anlarda çalan parçaları açtığımız her an yine aynı şekilde güzelleşse çok iyi olmaz mıydı?

Mesela ilham denen kaba his yığını, onca işim gücün varken ve karnım da açken bir kere olsun nezaketten nasibini alıp da sırasını yerini bekleyemez mi?

Beklemez.

Dünyanın en büyük çölünün tüm kumlarını içinde barındıran bir kum saati senin lehine ters çevrildi mi hiç?

Ve bu durum sana "sayılı vakit çabuk geçer" diye kakalandı mı?

Bence hayır.

Bana?

Bana da hayır.

O zaman neden bunları yazıyorum?

Edebiyat işte.

Zaten böyle değil miydi edebiyat, yazan ve okuyan için, hissetmediğin şeyleri abart, hissediyormuş gibi de oku, paylaş, neoliberal(siyasete giriş cümlesi) ortamlarda kendini farkındalık sahibi gibi pazarla, (tam bu anda hem sinirlendiğimden hem de uyak-kafiye meselelerinden saiana mikrofon eyle)
"Maganda! / Seni sallarım agan da / arkandan gelir ayılıp / bir bakarsın ki Uganda".

Yanlışı:
"Zaten böyle değil miydi edebiyat"

Doğrusu: "Zaten böyle değil miydi birileri için edebiyat."

Çok şükür ki ben o birilerinden değilim.

O da o birilerinden değil.

Fakat ben hala açım ve yapmam gereken onca iş var
ken yine kağıt kalem deryasında istenmediğim taraflara sürüklenmekteyim,
istediğim yerlere sürüklenme isteğim reddedildiğinden belki de

Fazla sonbaharı olan var mı?
Doğmam gerekmekte de.

İnsanın doğarken yalnız olması doğduğunun izdüşümü olan tüm günlerde yalnız olacağı anlamına gelmemekte değil mi?

Ki yalnız olma ve olmama olgusu kitlelerden bağımsız bir olgudur bence, ki büyük bir öz güvenle bu bence'mi bilimselliğe de yaslarım, ayak ayak üstüne de attırırım ona, birisi ne yapıyorsun sen demeye kalkacak olsa "garışabilin mi" der yoluma bakarım.

Evet, bir önceki yazımı Mustafa Önsel paylaşmışken sonraki yazım bu olsun istemezdim,

ama ah işte ilham
"ah o kült! bir tarafım o yazgı ve o zafer 

ordusunun başına geçmeyecek artık o eski muzaffer"

Hayır buraya uygun olan sözler bunlar değil,
evet yazgı
evet gelecek el-bet sabırla harmanlanan zafer
ve yanlışınız var bayanlar beyler,
Mustafa Önsel, emekliyken de ordusunun başında bir muzaffer.

(Yukarıda, ritme uygun olsun diye tercih edilen bayan kelimesi üzerinden de feminist tepkiler oluşmaz değil mi? Halden anlamayan en azından edebiyattan anlamalı ama değil mi? Değil mi?)


Konu yine buraya nasıl ve neden geldi bilmiyorum, neden gelmediğini bilmediğim birçok (belki birden az belki sadece bir) şey gibi diyeceğim ama gayet de biliyorum aslında her haltı da bazen biliyor olmanın sırtıma yüklediği yük, tam sırtımda her sene çıkan sivilceye denk geliyor, canımın yanması sadece bu yüzden.

Tabi biraz da açlık,
bir miktar zamansız gelen ilham,
tam "artık oldu!"
derken senin istediğin kıvam'dan
uzaklaşan
duş suyu(duş jeli gibi bir şey değil)
Ve gece,
olması gerekenden -yokluğuyla- fazla üşüten, sıcaklık Ankara,
olması gerekenden -varlığıyla- fazla yakan, daraltan sıcaklık Mersin, Adana.

Başka ne olabilir ki de mi...

Hayır ya,
sabah huysuzluğuna bu kadar derin anlamlar yüklenmesini de satır aralarına çiçekler konmasını konmasınıneysedebununbirgörselşölenedönüşmesinisevmem, sevmem de ismi olmayan şeylere ismi olmayan pozisyonlardan seslenemem ki ben bu cümlelerin yazılarıma sızmasını nasıl engellerim diye düşündükçe aklıma balkonumuzdaki tıkanmaya yüz tutan gider gelir, ben de giderim, şartlar değişmeden de sadece sittin değil sittin artı bir miktar para sene de gelmem. Ama gitmem. Bu kadar olurum en fazla, yani en fazla bu ve bir şekilde. Zaten istenen de bu değil midir değil miydi. (Kızgınlık değil kırgınlıktır o, kızgınlık olsa duramazsın. Ve de bir o kadar da tercihlere tercihlerle yanıt vermek, itildiğin yere konumlanmaktadır belki de? İlkinden eminim de ikincisinden emin değilim yine de)

Ve patates,
kızartması,
salatası,
her yerde her durumda tercih edilesidir,
hele de bir yazının finali olmasını istemediğin cümleler yazdığında o cümleleri final olmaktan çıkarmak için çağırdığında.

- Zaten hep böyle olmaz mı?
- Ne?
- Ney ne?
- Hep böyle olan ne?
- Bilmiyorum.

Tören rahat!
Amin.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
23 AĞUSTOS 2017

10 Ağustos 2017 Perşembe

BETONARME, BETON'ARMY VE YANİ




Olduğum her yerde hilti ya da matkap sesini duymam benim lanetim midir, yoksa bu durum tamamen “Beton makinesinin sesi bu ülkede hiç eksik olmasın. Ben inşaat mühendisiyim, beton makinesinin sesinden çok keyif alırım. Böyle pat… Pat… Pat.. Vurdukça… Türkiye kalkınıyor. Kalkınacak, gelişecek. Türkiye 2023, 2071 hedeflerine gidiyor" diyebilen bir zihniyet tarafından yönetilmemizle mi alakalıdır, emin değilim.
Zor soru.

Ama iyi bildiğim; hilti ya da matkap sesinin de yaz sıcağının da ülkeyi yönetenlerin kafasının da birbiriyle yarışacak şekilde insanı cinnete sürüklediği.

Ve en iyi ihtimal, seçenekler içinde üçün birinin payına düşüyor olmasının acı gerçekliği. En az. 2017 itibariyle.


Evet, bundan 102 yıl önce bugün bir kahraman, her şeyiyle kahraman olan o adam, Çanakkale'yi geçilmez kılıp da tarihin akışını değiştirmişken, onun öngörüsüne sahip olmayan ve onu tehdit görenlerin ihaneti yüzünden de  o günden 5 yıl sonra, bugünden 97 yıl önce bize Sevr görünümlü idam fermanı dayatılmışken, sonrasında yine aynı kahraman aynı adam, yönetenlere "sizin yapacağınız işi..." der bir tavırla boynundaki yağlı ilmiğe rağmen bu fermandaki isim yerinden "Türk"ü kaldırıp yerine "emperyalizm" koyup, sonra da onlara bizzat kendi fermanlarını imzalatmak suretiyle alayına koymuşken, yani postayı; ben, bu konuları konuşamadığım gibi hilti, matkap, sıcak ve siyasi iradenin kafa yapısından bahsetmek zorunda kalıyorum.

Bakın, Simge'nin doğum gününden bile bahsedemiyorum. Ki ben, iki yıl önce de ona bir doğum günü yazısı yazmıştım. Üstelik adını koymak istediğim bir kişi de o yazının adını koymuştu, yazının adını koyduğunu da benim adını koymak istediğimi de bilmeden.

Ama ben, bunlardan da bahsedemiyorum. Begonya ve Fil başlıklı yazılar uzakta. O yazıda adı geçen bazı kişiler sade bir törenle, ışıklar içinde. Kimi aramam gerekiyorsa aradığım, aradığım kimseye ulaşamadığım, tam bu kabullenişle yazıma başladığımda gördüğüm telefondaki arama ışığını, işte bundandır biraz da "Murphy'dir arayan, hiç bakma yazına odaklan." deyişim.

Yüksek bir yere çıkıp hayır diye bağırmak istiyorum demek, Çukurova gibi rakımı 5 ile 23 arasında değişen yerlerde anlamlı, havalı ve kullanışlıymış. Zira tepelerden ve yokuşlardan oluşan memlekette bu girişim, nefesinin kesilmesi ve kendi terinde boğulmaktan başka bir sonuç elde etmene çok fazla imkan vermiyor.
(Evde denemeyin. Tepede de.)

Ki ben bir gün İstanbul'daydım, bir günden daha fazla İstanbul'daydım ama o gün daha çok İstanbul'daydım. Denizin kenarı ve sarı bir yerdi. Ya da bir zamanlar orası sarı bir yerdi, belki Van Gogh görse oradan da bir tablo patlatırdı. (Eminim kulağından ötürü orada esnafın "sen de eski kulağı kesiklerdensin ha eheheh" esprisine maruz kalır, diğer kulağını da bu yüzden keserdi ama konumuz bu değil.) Ben o sarı yere gelmiş, bizzat etraftaki yeşilliği gözyaşlarımla beslemiştim. Lakin Ziraat Mühendisi olmama rağmen konuya hakim olamadığımdan belki de fazla sulamanın etkisiyle çimlerin etrafında minik göletler oluşmuştu ki konumuz bu da değil. Konumuz şu ki ben o bir gün yine geçmişte yeşilliklerini beslediğim yerde çok sevdiğim bir teyzemle otururken yine karşı tepeleri gösterip şu en yüksek tepeye çıkıp hayır diye bağırmak istiyorum demiş, teyze de bu isteğimi ciddiye alıp, gayet hakikati arar ve hakikati arayanlara yol göstermek isteyen bir tavırla diğer tepe daha yüksek olabilir diyerek eliyle başka bir tepeyi göstermiş, tam gösterdiği yerde tepenin tepesinde duran elektrik direğini fark edince inceden teyzeyi gözlemlemiş, sonra teyzenin suratındaki masum ve benim aklımdan geçenlerle alakasız ifadeyi görünce direkle ilgili kaygılarımın tamamen benim içimdeki pislikten kaynaklandığını anlamıştım. (İçimdeki pisliği gören kişiler için tam bıraktığın yerden Allahu Ekber değil Tanrı Uludur, uludur Tanrı ve istemsizdir tebessüm tam da şu an.)(En fazla iki kişi anladı.)

Peki ben buraya nereden geldim?

Soğuk hava dalgası olmadığıma göre Balkanlardan gelmiş olamam. Ki küçükken çok sarışın da değilmişim. Ki biz ne küçükken sarışınlar gördük, büyüdüler ne oldu...

- Ee ne oldu?
- Masal.
- Başka?
- Şiir.
- Başka?
- Umuma açık alanda yazıyoruz, fazla zorlama!

Tanrı sizi, hiç Senâ'ya alıştırıp sonrasında -kısa süreliğine de olsa- onu alıp yerine Ali koyarak sınadı mı?

Sonra o Senâ'yı Adana sıcağında dergi taşımakla sınadığı gibi sınadı mı?

Peki, iki cümle önceki cümleyi okuduğu anda Ali'nin "Aaa gerçekten gonül koyacağım ama" sözüne mesken oldu mu kulaklarınız?

Ve hiç, aklınızdan cümleler seri şekilde akarken birden kayboldu mu ilhamınız hem de tam Ali'den bahsederken?
(Ali'yi tanıyanlar bunun da tesadüf olmadığını bilir. )

 Peki pat.. Pat... Pat... Beton makinesinin sesinden hoşlanan bakanın kafasını mengenede sıkıştırıp tam da en acı çektiği anda olduğu gibi üstüne beton döksek, filizlenmeyi kafasına koymuş bir tohum, o betonun içinden de çıkmayı başarabilir mi? Betonun içinde bakan kafası olmasına rağmen?

Bence teyze haklı. O tepe, diğer tepeden daha yüksekte.
Bence meteoroloji haksız, Ankara Adana'dan daha serin bir yerde değil. En azından bugün. Sözde Kuzey Irak bağımsızlık referandumuna referandum sınırları içinde olmamasına rağmen Kerkük'ü de dahil edenler, benim yazımı yazdığım Ankara'daki evimin salonunu da Adana'ya bağlamış olabilirler mi?

Ben şaşırmam.
 Ayrıca hiçbir zaman Amerikan uçaklarından medet umacak birisi olmadığım için yaşadığım mağduriyetin "hümanist ve sadece etnik insan sevici" kitlede hassasiyet yaratacağını sanmıyorum.


- Sen?
- Ben?
- Evet sen?

Ben zaten bu köyden değilim, Simge'nin doğum gününü kutlamak için buradan geçiyordum kısa vadede, uzun vadede ise Begonyalar kurumuş, onları temizleyip en ömürlüğünden Adana'dan ayarlattığım Frezya soğanları için ekim işlemi yapacaktım. Ziraat Mühendisi olduğumdan değil, sevdiğimden.

Size de böyle şeyler olmuyor mu?

- Olmuyor.

Olmasın da zaten.

Ama olmasa da unutmayın: Bu topraklarda şapka devrimini Kemalistler yaptıysa huni devrimini de yine Kemalistler yapacak!

Yapacak yapacak da yine öncelikli pilot bölgenin Kastamonu seçilmesi ne kadar doğru bir tercih olur, ondan emin değilim. Bu konuda daha "sahiplenici" önerim belli, tabi ki Mersin; kalbimin başkenti  ve aklını az ekmekle sıyıranların dergahı!

Matkap, hilti, amin!

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
10 AĞUSTOS 2017 1555
Cebeci, Dikimevi, Ankara.

5 Ağustos 2017 Cumartesi

TURUNCU BALIK, SİYASAL İSLAM VE BİR TUTAM DELİLİK

Henüz Ankara'ya gelmeden önce kafamda bir kompozisyon belirmişti. Havaalanından bir fotoğraf çekip, aklımda beliren düşünceleri o fotoğraf vesilesiyle paylaşacaktım. İleti şu şekildeydi:

"2017 boyunca kaç kere seyahat ettim, kaç yere gittim, kaç evde kaldım bilmiyorum. Bildiğim, sene başında Senâ'ya "Hiç evden çıkmak istemiyorum ama sanırım bu sene çok yolculuk yapacağız." dediğim. Yolun sonunu yer yer görememekle birlikte "Şüphesiz bir nura doğru yürüdüğümüze" dair belirtiler de yok değil. Van Gogh Paris için "Bu şehir zaman geçirmekten başka hiçbir işe yaramıyor" demişti. Benim için ve bence de İstanbul, kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. En azından bu zamana kadar hep böyle oldu. Bu şehre ve hayatıma dair hala cevabını bilmediğim sorular ve bu sorulardan beslenen sorunlar var kafamda. Neyse ki her sorunun er ya da geç yanıtını bulacağı bir döneme girdiğimi hissediyor ve fark ediyorum da soruların vızıltısı daha tahammül edilebilir bir hal alıyor. Bir yanımda Mersin hasreti, diğer taraftan hiçbir yere ait hissedememe durumu -ki bu her zaman güzel bir şey olmayabilir-; paradoks ağacımın hasat mevsimi. Sevdiğim insanlara rağmen bu şehre bir daha gelmemek için elimden geleni yapacağımı biliyorum. Ve bunun böyle olmayacağını bildiğim gibi. Bu düşüncelere gark olduğumda da yine Senâ'nın sözü geliyor aklıma: "İyi ki kendi hayatının senaryosunu sen yazmıyorsun." Ve de Kaan'ın: "Şu an huzurdan muafsın" sözü. Velhasıl kelam, ben gidiyorum İstanbul. Beni özleme İstanbul. Çünkü ağırladığın ve yansıttığın kadarsın. Yok denecek kadar az ve vardan epey epey az hallice. Belki de sadece bence öyle."

İletiyi sosyal medya hesabımda görenler, fotoğrafta aynı havayı sezemeyebilirler, bunun öncelikli hatta tek sebebi Kaan.

Kaan'ı pembeleştirmeden önce Kaan'ı anlatırsam darbelerinde etkisi azalmış olur diye düşünüyorum.

Kaan ve Kaan gibi kişiler, toplumumuz için çok önemli. Hayatı boyunca hep kendi ayaklarının üzerinde durmuş. Üniversite okurken Erasmus programı ile Almanya'ya gitmiş, Erasmus süresi dolduğunda da herkes gibi dönmek yerine "ben burada devam etmek istiyorum" demiş ve oradaki okul yönetimini de buna ikna etmiş. Bu arada da THY'de iş durumu varmış, hiç aklında yokken deneyeyim demiş, bir anda kabin memuru olarak işe başlamış. Bununla yetinmemiş, bir sürü konuda sertifikalar alıp kendini geliştirmiş. Tabi Çukurovalı olduğu için de bu durumlar insan yönünün törpülenmesini engellemiş, otoparktan çıkarken bile elimizdeki çerezi "abi görevliye de verelim mi" diyecek kadar sıcak, "Devlet ile hükümet ayrımını nasıl yapamıyor insanlar" diyecek kadar Kemalist, ayin modunda kitap okuyacak kadar edebiyata düşkün ve sağlam bir Galatasaraylı. Filtrelesek bu kadar denk gelmezdi, filtrelemedik, denk geldi, iyi de oldu. Ayrıca pandası var adı Hilmi. Pandasının panda arkadaşları var, Kaan'ın arkadaşlarının arkadaşlarında her biri. İsimleri de sırasıyla Sırrı, Rıfkı, Fikri. Kaan'ın arkadaşlarının değil, pandaların. Neden böyle isimler koydunuz dediğimde ise gayet normal şöyle açıkladı:

"Kafalarımız güzeldi bir gece dört arkadaş. Dört panda aldık. Sırrı mahallenin kabadayısı, Rıfkı onun yancısı, Fikri ise zengin ve lümpen olan."

Beni tanıyanlar, normalin beni bulmayacağını bildiğinden bu durumu yadırgamayacaklardır. Ki bu hikaye, normale olan mesafesi açısından bundan bir gün önce ekip arkadaşım Deniz ile yaptığım sohbeti hatırlattı.

Bir konu için bana yazınca kendisi, profil fotoğrafındaki turuncu balığı gördüm. Sonrasında sohbet aynen böyle gelişti:


"- Neden balık?
- Hahahahaha, papağan balığı bu
- Neden profilinde?
- Değişiklik olsun dedik hani
- Değişiklik yapayım profilde, o zaman papağan balığı koyayım mı dedin yani?
- Rastgele bakıyordum, o denk geldi.
- Nereye bakıyordun da bu denk geldi...
- Fotoğraflara..."

Muhabbetin ve sözün bittiği noktadan yeniden Kaan'a dönecek olursam; bu Kaan arkadaş Kabin Görevlisi olup da uçaklara da hakim olunca ben hiç saat muhabbetine girmeden dedim ki "Kaan, uçağım 20.20'de, nasıl yapalım?" O da "birazdan çıkarız sallana sallana gider, sonra da seni servise bindiririm" dedi. Çıktık evden saat 16:00 gibi. Normalde uçak saati ile servis arasında 2 saat koyar ona göre servis belirlerim. Bu kez Kaan'a güvendiğimden ne saat düşündüm, ne söylediği saati irdeledim. "Abi sen 18:45 servisi ile gidersin."

Sonra mı ne oldu?

Servis Kadıköy'den 19'da hareket etti ama 15 dakika kıpırdayamadı. En son bagaj sırasında insanlardan rica edip, işlem sırasını belirleyen ipleri tutan aparatları devirip yetkili kişiden biletimi şu cümle ile alıyordum: "Sistem kapandı, işlem yapamazsın, uçağı kaçırma durumunda sorumluluk bize ait değildir."

Ayrıca insanın, soluk almak için çok fazla yerini kullanabildiği durumlar vardır, kendi inisiyatifinin dışında.

Allah'tan bir kişi daha benle beraber geç kalmıştı, beraber koşuyorduk sonra yetiştik, son anonsun eşliğinde.  Siz de aktarmadan ötürü mü geciktiniz dedi, ben yok deyince "Haa siz evden geç çıktınız ehe ehe" dedi, "Aslında öyle değil, şu hayatta Kabin Görevlilerine bile güvenmemen gerektiğini öğretiyor hayat hem de hiç ummadığın yerde" diyemedim tabi, aklımdan geçse de, "Tam da öyle değil, yetkili bir arkadaşın yanlış yönlend..."

Tıklım tıklım uçağa son binmenin sonucu olarak tüm bakışlardan payıma düşeni aldım ve yerimi buldum, ki bilette yazan yerime bile uçağın içinde bakabildim: 28D.

28 E ve F'de iki tane türbanlı teyze oturuyordu. Sohbetlerinden yarattıkları türbülansa aldılar beni hemen. Birisi aslen Yozgatlı, diğerinin memleketi de yine ülkemizin güzide şehirlerinden birisiydi ama pek akılda kalmadı. Zaten hikaye boyunca kendisinden "Yanındaki kişinin kardeşinin eşi" diye bahsedeceğiz, zira yandaki teyze ondan hep öyle bahsetti, o ablanın da pek bir kimlik arayışı olmadığından bu durumu yadırgamadı sanırım. Belki de bir adı yoktu, ya da adı "yanımdaki ise kardeşimin eşi" idi. Portekizli ya da Brezilyalıların ismi gibi ve ona da onlarda olduğu gibi 43453 isminden bağımsız bir kısaltma bulmuş, o şekilde hitap ediyorlardı...

Esas teyze inanılmaz özgüvenliydi, ilk kez uçağa bindiklerini söyleyince ben de "İlk binişte insan panik oluyor ama sonra alışıyor" şeklinde cümleye girecektim ki teyze korku kelimesini duyar duymaz cümlemin bitmesine izin vermeden "Korku nedir bilmeyiz / Biz dağların erleri / Yuva yaptık göklere / Baş döndüren yerlere" diye haykıran komanda kıvamında "Ne korkacağız biz be" deyip elimi omzuma vururcasına öyle bir koydu ki sarsıldım...

Çalışıyormuş hasta bakıcı olarak. "Ben kendi paramı kendim kazanırım. Kimseye de hesap vermem. Metin Bey'e hiç bir şey demeden(Sanırım eşi) aldım kardeşimin de eşini yanıma, nereye gittiğimi bile söylemedim" deyip patlattı kahkahayı.

Hastabakıcılık zor değil mi deyince de şöyle bir yanıt verdi. "Çok zor değil, yaşlı bir teyzenin yanındayım. Birçok şeyi kendi yapabiliyor zaten ben ona arkadaşlık ediyorum. Arada bir mızıldıyor ama o zaman da Allah'ım sen bana sabır ver diyorum" deyip yine patlattı gevrek bir kahkaha daha... Ankara'yı bilmediklerini söyleyince onlara yardımcı olmayı teklif ettim gidecekleri yere kadar çok mutlu oldular. Öyle durumu sahiplendiler ki aynı teyze uçak çıkışı biraz geride kalınca ben bana seslendi kendine has üslubuyla "Nereye kayboldun lan, zaten sigara içmiyorum saatlerdir parçalarım seni hahahahaha". Yazarken size rahatsız edici ve kaba gelebilir ama gerçekten de öyle bir tavrı yoktu. (Ki ben bu 'yanımda yürüsene lan"ı sanırım bir gün önce başka bir kişiden de duydum. Tuhaf.)

Uçağın arka tarafında ise kara çarşaflılar vardı. O teyzeyi ve kara çarşaflıları düşündüm. O kara çarşaflılara "kadın" oldukları için dayatılanların birisini bu teyzeye dayatacak olsan, teyze vallahi cıngar çıkarır, o ışığı bizzat ben gördüm. Ama öte yandan da muhtemelen iktidar partisinin destekçisiydi, satır aralarına bakılacak olursa. Hiç siyaset konuşmadık, bence hiçbir şey yapmadığım halde sırf bir iki yönlendirme yaptım diye beni bağırlarına bastılar, dakikalarca teşekkür ettiler hayır duaları eşliğinde. Ki ülkeyi yöneten "kafa", bu kişiyle bizi tam ortadan ayırmak istiyor, konu siyasete gelse ektiği nifak tohumlarının etkisiyle bu ikili iletişimde de başarılı olacaktı...

Diğer taraftan bu tarz "mütedeyyin" kişiler, belki de ülkenin kaderini belirleyecekler tercihleriyle...

Böyle kişiler, uçaktan inmek için bile herkesin gitmesini bekleyen, suratlarında birey olamamanın tedirginliği bulunan -ki maalesef tıpkı çobanının tepkisinden korkan ve onun yönlendirmesini bekleyen koyunlar türünden bir tedirginlikti gözlerindeki- kişiler gibi ödün veremezler. Fakat kendilerine göre "öteki" olan kişilerle de iletişimlerinin çok güçlü olduğu söylenemez. Bunda yönetenlerin bu kitle hakkında yaratmaya çalıştığı yapay algının da payı var...

Bu açıdan bakıldığında ülkede siyasal İslamcı bir partinin iktidar olması, şeriat yanlısı uç eylemlerin ve girişimlerin artması bir yandan kazanımdır. Belki de böyle bir süreç ile herkes daha samimi bir şekilde neyi savunup neyi reddetmesi gerektiğini anlayacak. Anlamaya başlıyor bile...

Tam da bu sebeple hayati bir tehlike, Suriyelilerin ülkemizin her bölgesine pompalanması. Çünkü yukarıda bahsettiğim insan tipinin, ülkenin dönüşümü konusunda göstereceği direnç bilindiğinden bu kişileri dönüştürmek yerine doğrudan dönüşmüş ya da dönüşmeye uygun kişileri ülkeye enjekte etmek, demografik bir operasyondan başka bir şey değil. Biz kendi içimizde bir şeyleri izin vermeyeceğimizden birileri bizleri azınlıklaştırmak istiyor, bu kapsamda da "içeriden" ne kadar kişiyi Vahabileştirirlerse de yanlarına kâr olacak.

Arka planda bu sorular ve sorgular beslerken devam ediyoruz sohbete... İçimden bir ses, bu ayrım uzun vadede bu ülkenin yararına olacak diyor... Sonra da ekliyor, olacak olacak da ağır bedeller ödenmek zorunda kalınmadan olsa...

Uçak iniyor, öncesinde hafif türbülanslar ve şimşekler eşliğinde. Cumhuriyet Ankara'sı İstanbul'dan sonra serinliğiyle tebessüm ettiriyor ve kesinlikle bu şehrin enerjisi İstanbul'dan çok daha iyi geliyor.

Çantalarım sırtımda ve önümde teyzeler ile birlikte çıkıyorum Esenboğa'dan, o an son dönemde fark etmeye başladığım bir şeyi tekrardan hissediyorum, "karşılanma isteği". Ki normalde ben "vedalara lüzum yok" düzlüğünde cümle kurmam ya da aslında tam tersi duygularımı bu tarz sert cümlelerle kamufle etmeye çalışmam ama vedalaşmaları sevmem. O yüzden de en kısa sürede evden vedalaşırım, sonrasına eşlik etmem. Fakat son dönemde karşılanma isteği belirmeye başladı bende, kapıdan çıktığımda inceden ve istemsiz etrafı süzme isteği, sanki birisini bekliyormuşum gibi, alakalı alakasız yerde.

Sanırım ülke gündeminden bu da. Ya da yaşlanıyor muyum ne?
Şayet yaşlanmaya başladığımdansa Allah vere de ilerleyen zamanda yolcu etmeye geldiğim kişinin camdan yaptığı" git" uyarılarını görmezden gelerek süreci zorlaştıran amcalara teyzelere benzemesem istemsiz tacizkar bir tavırla.
Tacizkâr?
Mersin'deki bir delinin dediği gibi(bu benim için bir kötüleme ya da hastalık adı değil, her insanın ulaşamayacağı kadar güzel bir seviyenin statü belirtecidir.):

"Ammoğlu, taciz ne?"

Misilleme Kurşunkalem
6 Ağustos 2017
Cebeci, Dikimevi, Ankara

17 Temmuz 2017 Pazartesi

ACIPAYAM'IN TATLI İNSANLARINA...

Askerliğimin acemiliği bitmiş, usta birliğindeki şafak ise yarılanmış. Bir karar tebliğ edildi bana:

 "39. Tümen Karargah'tan yine 39. Tümen'e bağlı 14. Alay'a gönderilmeme..."

Görülen "tertip emri", ama bana söylenen gerekçe; "Güvenliğin sebebiyle." Sen de yata yata askerlik yaptın diyenler, sadece komutanlarla samimiyetimi görenler için bu cümle biraz yadırgatıcı gelebilir ama sorun değil. Çünkü "güvenlik" cümlesini bile sönük bırakacak yaşananlar, benimle birlikte mezara gidecek ya da hiç yayımlanmayacak. İnsanların Çavuş tanıdığı olduğunda bile kullanmaya çalışırken Tümen, Alay komutanlarını, onların devrelerini ve de başka yüksek rütbelileri tanıdığım halde onlardan yardım yerine iş yapmayı tercih ettiğimi fakat birilerinin "torpilli" muamelesi yaptığı için askerliğimin büyük kısmının burnumdan geldiğini ama faydacılık olur diye bu durumu neredeyse hiçbir komutana anlatmadığımı ve de askerliğimi bu şekilde tarafımdan yazılmış ve Güvenlik Kuvvetleri tarafından basılan bir kitap ve benle birlikte Tümen'de nöbet tutmaya başlayan arkadaşlar askerliği 75-80 nöbetle tamamlarken 160 nöbetle askerliğimi tamamladığımı söyleyebilirim en fazla. Fakat her şeye rağmen bir daha olsa bir daha gider miydin, giyer miydin o şanlı üniformayı?

Seve seve!

Ve de komutanlarıma ne kadar teşekkür etsem az. Onlar, bu coğrafyanın dayanağını koruyan kurumun kahraman komutanları.

Peki bunu neden anlattım? Daha doğrusu neden buraya girdim?

Tepeden dalmış gibi oldum ama aslında tepeden dalmış gibi olmamak için kasedi hafif geriye sardım.

14. Alay'a naklim oluyor. Bir minibüs, iki görevli, ben ve çantam, sanırım haritanın en soluna geldik Kıbrıs'ta, Güzelyurt'a bağlı Yeşilyurt. Rumların ilk fırsatta almak istediği bölge.

Ben tam arabadan inerken yeni gönderildiğim yerde bir er de başka bir yere gidiyor. Dizinin sevilen karakterlerinden birisi diziden ayrılıyor, onun yerine de diziye yeni bir karakter giriyor. Sevilen karakterin ayrılmasının hüznünün yeni giren karakterde antipati ve öfke yaratması kuvvetle muhtemel. Tümen'i kozmopolit büyükşehirlere, Alay'ı ise küçük kasabalara benzetebiliriz. Bu sebeple, o diziden daha doğrusu Alay'dan ayrılan kişi uğurlayan iki kişinin ona sarılıp ağlaşmaları beni şaşırtıyor ve etkiliyor, tepkimi net hatırlıyorum: Aaa insanlık!

Tümen'de dolaplarını kilitlemek zorunda kaldığın gibi duygularını da kilitlemek zorunda kalıyorsun. Oysa Alay'da kilit dolaplara yasak, bazı kişileri tanıyınca duygulara da...

O iki kişiden birisi özellikle dikkatimi çekiyor. Tebessümü, enerjisi. Bir yandan "sürülmüş" hissinin yarattığı travmatik ruh hali, diğer yanda da sinirden ağlamamak için kendimle verdiğim savaş; "otonom piyade" yeni görev yerinde yine hayat denen nöbette...

***

Önce saatler, sonra günler geçmeye başlıyor. Saatlerin geçtiği evrede o bahsettiğin iki kişiden birisi bağlamasını çıkarıyor, sesi de kadife ama pek söylemeyi tercih etmiyor, çalıyor. Bir-iki parça soruyorum, biliyor, o çalıyor ben söylüyorum, arkadaşlık hususunu çentikliyoruz, sonrası ilmik ilmik örülmek üzere zamana salınıveriyor.  

Gözlemliyorum o ikiliyi, koğuştan/takımdan daha soyutlanmış, üçüncülerinin gitmesiyle birbirlerine doğru kapanmaya meyilliler. Koğuşta ranzalarımızın arasında bir ranza var. Bir sohbetlerine istemsiz kulak misafiri oluyorum. Daha doğrusu bazı kelimeleri duyuyorum ve çölde vaha bulmuşçasına irkiliyorum: "Cosmos belgeseli", "Carl Sagan"...

Hemen yanaşıyorum ama ilk etapta bir duvarla karşılaşıyorum. Muhabbet kurulsa da ikisi beni pek kabul etme taraftarı değil aralarına. Kendimi çıkarıp takıma baktığımda da hayata bakıştan önceliklere kadar ciddi bir seviye farkı söz konusu. Çekiyorum ikisini ve açık açık diyorum ki "biladerler, ben o soyutlandığınız insanlardan değilim." Alay'dan Tümen'e giden olur genelde, Tümen'den Alay'a gidince hele de merkezden sınırın kıyısına, ben gelmeden hakkımda algı geliyor. Tezkere vakti kucaklaştığım komutanım bile itiraf etmişti: "Tümen'den buraya kolay kolay adam gelmez, Allah bilir hangi psikopatı yolluyorlar şimdi buraya dedik." diye.

O konuşmadan sonra ben de dahil oldum çembere. Özellikle bir kişi ile bağımız çok farklı oldu. Askerde "badi", "can dostum" kavramlarının içini dolduran o kişi Salih'ti...
                                         

Askere ilk geldiğimde Milli Mücadele döneminde komutanların sevdiği Yakup Kadri gibi hissediyordum. Sonrasında ise Yakup Kadri'nin Yaban romanının içine düştüm adeta. İşte Salih, o romandaki temiz, naif, yetenekli, anlayışlı karakterdi. Eğer bir gün birisi bana derse ki "Sen askerdeyken sana değer veren kişiler seni korumak için yanına birisini verdiler, bil bakalım kim?" hiç düşünmeden Salih derdim.

Günler geçti, ben kitap çalışmalarını yaptım, tabi o süreçte de çeneme pek hakim olamadım, kazandığım insanlar olduğu gibi zıtlaştığım "gerici" blog da oldu. İmkan olsa beni bir kaşık suda boğmak isteyen. İşte Salih adeta etrafıma bir güvenlik çemberi oluşturdu, ben de o sayede hem askerliğimi hem de yazarlığımı alabildiğine iyi şartlarda tamamladım.

Askerlik bitti ama dostluk bitmedi, birbirimizi kaybetmeye hiç niyetimiz yoktu...

Telefon çaldı bir gün, Haziran'ın sonları... Arayan kadife sesiyle dünyanın en iyi insanı sıralamasının ilk üçünde git-gel yapan Salih...

"Kardeşim, Duygu'ya evlenme teklifi edeceğim bir tekne organizasyonuyla, senin de yanımda olmanı istiyorum."


Dedim, "Kardeşim, seve seve... Yalnız Temmuz'un ilk haftası olursa zor çünkü biliyorsun Amiral'in ölüm yıl dönümü..."

Sonrasında ya denk geldi ya da beni düşünerek ayarladı -ki bu inceliği yaparsa da şaşırmam-, sonra bana döndü, tarih netleşti dedi: "9 Temmuz".

Rahat bir nefes aldım tarihi duyunca. Cem Amiral'in anma etkinlikleri ve dergi çalışmaları kapsamında Sena ile İstanbul'dayız o sırada... 4 Temmuz, İstanbul'dan Ankara, 8 Temmuz'u 9 Temmuz'a bağlayan gece; Salih'le Duygu'yu birbirine bağlayan sürecin resmiyete dökülmesi kapsamında Ankara'dan Denizli'ye...

Sena'nın otobüs yolculuğuna olan antipatisi, firmanın seyahatin ilk yarım saatinde yapılan dondurma ikramı ile değişti. Eğer Pamukkale Turizm, Senâ'yı bu kadar küçük hesaplarla ikna edeceğini düşünmüşse haklı. Haklı da çıktı.

9 Temmuz sabahı, Denizli...

Saat 04.46'da Denizli'deyiz ama sorun şu, Denizli'den Acıpayam'a giden servislerin başlama saati 06.30.

Banklarda uyuklamaca, kendine aldığın poğaçayı kedilerle paylaşmaca, ilk kez geldiğin ve hiç tanımadığın bir şehirde olmanın hafiften ürpertici huzuru ile akrep yelkovan nezaretinde binildi servise.

Gece'den gündüze yapılan yolculukta uyku ile farklı koltuklara oturmuşum yine, servisteki şive, kişiye yazlık Ege dizisinin içine düşülmüş hissiyatı vermekte, yol kenarları buğday ve düzlük... Uzaktan dağlar bu gelenler de kim dercesine inceden inceden kesmekte. Bu şekilde bitmeye yüz tutarken yolculuk, gün içinde de bazı etkinlikler olacağını biliyoruz ama diğer yandan da akılda abaküs hesabı, "2-3 saat uyuruz en azından..."

Salih karşıladı servisin motorunun söndüğü yerde, suratında eksik olmayan iki şeyle; gözlüğü ve tebessümü. Kucaklaştık, geçtik eve, dedim Salih uyuyabilir miyiz, evet ama 1 saat sonra yolculuk dedi kendine has tebessümüyle...

Eyvallah dedik, uyku ve kahvaltı arasındaki tercihi naif aile fertleri ve sonradan dahil olan Salih ve Duygu'nun dostlarıyla tanışmak için kahvaltıdan yana kullandık.

Duygu Denizli'de ama ne organizasyondan ne de bizim geleceğimizden bi'haber. Fakat ben, buna rağmen damperli kamyon misali sosyal medyaya Denizli görseli koydum, kesmedi, Duygu ve Salih dedim, o da yetmedi -şu an hatırladıkça çenesi delik olduğu halde dondurma yiyen insanlar gibi utancımı üstüme üstüme damlatıyorum- "en özel günlerinden birisi için Denizli'ye" diye not da ekledim.

Artık ben bir yangınım farkında olmayan, ekip arkadaşım, kardeşim Mehmet Anıl Parlak ise tazyikli itfaiye hortumu gibi yetişiyor imdadıma ve hemen özelden yapıştırıyor mesajı, kısa çaplı iletişimle söndürülmeye başlıyorum.

- Abi, Salih'in organizasyonu sürpriz olmayacak mıydı?
- Öyle mi olacaktı?
- Sanki öyle olacaktı sen bir sor istersen.
- Hee... Tamam...


Arog'da parmakları düğüm alan kaleci seriliği ile siliyorum paylaştığım gönderiyi. Sonra Salih'e yazıyorum:

- Yavrum, biz bindik.
- Tamam kardeşim. İyi yolculuklar.
- Evlenme teklifi sürpriz mi?
- Sürpriz . Sizden haberi yok.
- Hee...
- Siz gelince garajdan Acıpayam Kooperatif arabaları var ona bineceksiniz ben alacam. Daha sonra siz diğer arkadaşlarla organizasyonun olduğu yere gideceksiniz. Biz ablamla Duygu'yu kandırıp yanınıza geleceğiz sürprizle...


Tam da burada dur okuyucu!

Bu konuşma sırasındaki "hee", sözün bittiği, bittiği yerden başlayamadığı, birden bir tişörte dönüşüp üstüme giydirilip, yoldan geçen çocukların ise fark ettiği anda parmaklarını bana doğrultmak suretiyle "BAKIN BU BİR DRAMDIR" diye haykırdığı yerdir.


Neyse ki Duygu bunu görmedi. Tabi ben de bu yaptığımı bu kadar kapsamlı ancak etkinlik bitince ikinci kadehten sonra anlatabildim.

Dünyanın en nadide enerji kaynaklarından olan Salih'in annesi ve diğer naif aile üyeleriyle tanışıp, sonradan eve gelen arkadaşlarla da tanıştıktan sonra Salda Gölü'ne yolculuğumuz başladı. Evlenme teklifini Marmaris'te teknede yapmayı düşünmüştü fakat bazı teknik aksaklıklar, organizasyon yerini Salda Gölü'ne yöneltti. Plan şuydu, 10-11 gibi evden çıkıldı, Salih Duygu ile buluşmaya gitti, biz de 7-8 kişi Salda Gölü'ne... Önce hafif dozda mangal, zemin etütü, sonra ise deniz kabuklarının çiviyle delinmesinden kumsalın ortasına ses sistemi kurup evlenme teklifinin olduğu pankartı sabitleyecek kalasları çerçeve haline getirip kumsala dikmeye, Salih ve Duygu'nun fotoğraflarının asılacağı düzenek yapmaktan kumsal yolunu meşalelerle ışıklandırmaya kadar güneş çarpmalı tatlı telaşlı, yer yer sövmeli "ama Salih için değer"le bitmeli bir gün...
       

Mustafa'nın şapkası... Yılmaz'ın kaldırmaya çalıştığı fakat şehirden çok daha önce dikilen, şehrin sonra üstüne eklendiği tabela ile imtihanı...





Denizci Sahil Güvenlikçi Alican'ın "Sahil Güvenlik de Donanma'nın Jandarması" tezini ruhumuza kazıyan "ucuz iş gücü"ne yatkınlığı... Berkant'ın (Sülüyman) görmesek de gitmesek de varlığını öğrendiğimiz pavyonu, bu iddiasını güçlendiren tatlış şivesi ve "Müteahhit Fikri" tavrı...




Ve Duygu'nun arkadaşlarının güneşe kafa atarcasına çalışmaları, zorluklara meydan okumaları ve paylarına düşen amele yanıkları...



Belli aksiliklere rağmen her şeyin yetişmesi...


Duygu ile Salih'in sahile geldiği anda çalan müzik...


Duygu'nun şoka girmesi... Şokun etkisiyle esnafa bağlayıp, evlenme teklifi yerine "bu kazıkları buraya nasıl çaktınız ya" diyerek detaylara takılması... 



Devam eden şokun etkisiyle beni görüp, yok sayması -ki ben bu tarz bir yok saymayı göz göze değilse de bir ortamda var olarak da yaşamıştım- sonra da sanki sen hep Acıpayam'daymışsın gibi hissettim diye açıklaması...



İzmir'e son mermisini atarak giren Kuvayi Milliye gibi gururlu ve yorgun şekilde etkinliği tamamlamanın huzuru... Sonrasında sahilde kurulan yer masasında şartlar dahilinde feleğimsiden bir şekilde çalınan gece... Sahil üzerinden yönlendirilmek suretiyle kaldırılan kadehler...





Hayatta mutluluğu en çok hak eden kişilerden birisi olduğuna inandığın kardeşinin, can dostunun, badinin ve onun kardeşim, çok değerli müstakbel eşinin mutluluğuna tanık olmak, ucundan da olsa katkı sağlamış olmanın iç huzuruyla onları seyretmek, arada yalnız başına sahile giderek, Salih'ten ısrarla yöneltilen artık sıra sende, bundan sonra sen arayacaksın ben geleceğim cümlelerini ahval ve şerait ekseninde tebessümlerle geçiştirmek... Kimin yaptığı bilmediği kek ve tatlıları yemek, rakı ile de ne kadar güzel gittiğini keşfetmek, hayalleri keşkeler ile birbirine ilikleyerek...

Gecenin finalinde ise bağlamasını alması Salih'in... Kadife sesiyle girmesi o türküye:

"Şafak söktü yine Sunam uyanmaz,
hasret çeken gönül derde dayanmaz"


Bana da ona eşlik etme şerefinin yine denk gelmesi...

Yıldızların bile "kadife ses"e olan hassasiyetini yakamozlarda hissetmek...

***

Salda Gölü'nde tekmelememize rağmen yerinden kıpırdamayan tabela kadar kalıcı olur mu bu yazılanlar bilemem, benimkisi kardeşimin en güzel gününde yakasına bir tebessüm iliştirebilmek, anın resmini kara kalemle olmasa da klavye tuşları ile yapabilmek, elimden geldiğince...

Hem senin hem ailenin hem de arkadaşlarının misafirperverliği için ne kadar teşekkür etsem az.. Üstelik Denizli'den hem senle hem babanla çalıp söylemiş olmayı haneme yazdırıp bir anne daha kazanarak ayrılmak, ne büyük şans ne büyük güzellik...


Hep mutlu ol, mutlu olun kardeşim.

Yardım ve yataklık gerektiğinde, ses vermen yeter...

En kötü gününüz, o gün gibi olsun...

İyi ki varsın, en zor günlerimi kolaya eviren güzel insan...

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
17 TEMMUZ 2017