23 Temmuz 2016 Cumartesi

Krem Peynirzm'den de Çok Tık Ötesi - Misilleme Kurşunkalem



"Ferahlatan bir eylem oluyor deliye dönmek"

Kayra

***

Öncelikle -olmayan- huzurumda kendimden özür diliyorum.

Kafamın çalışma tarzını, gördüğüm rüyaları anormal bulup kendime karşı kendimi sürrealist diye nitelendirdiğim, yer yer kendimi ötekileştirdiğim için.

Nem'in bol olduğu Mersin'de kanalların politika kustuğu bir dönemden geçiyoruz. Üstelik her geçen gün daha da netleşmesi gereken durumları daha çok karıştıran açıklamaların yapılması, bilgilerin, iddiaların ortaya çıkmasıyla açık olan televizyonda kaçacak yer arıyorum, zira Ados'un zamanında dediği gibi: 

"Bilinçaltıma kaçırdım".

Böyle giderse, kızların hepsinin at gibi, güzel; erkeklerin hepsinin boylu poslu, yakışıklığı olduğu ve en fakir görünen ailenin bile ülke standartlarının çok üstünde yaşadığı saçma sapan dizilerden birisinin müptelası olacağım. Birisi diyorum çünkü hepsi aynı gördüğüm kadarıyla. Hatta geçen birisi bitip başkası başlamış, ben de bunu "bu dizi bir gün mü sürüyor" dediğimde Manıl'ın uyarısı ile anladım. (Manıl bu dizilere neden bu kadar hakim? Sanırım o da aynı dertten müzdarip, sadece biraz daha açık algılarla. Başka ne olabilir ki...)(Ayrıca önerimdir: Bundan sonra güzellik yarışmaları "diziler arası" yapılmalı.)

Daha acısı ise bu sıkılmışlığa rağmen bir şeylerden uzak durma "lüksüne" sahip olduğuma inanmamam. Vicdanen bu hakkı kendimde görmemem. En azından orta vadede. (Orta vadeden kastım da 1 gün.)

İşte bu açmaz ve yoğunlukta kendimden özür diledim.

Sürrealist hunimi duvara astım.

Birilerinin "kullarına" -bu tabiri bilerek kullanıyorum- bereket olsun diye "bir Amerikan Doları" "okuduğu", kulların da bu paraları kapıştığı, her an yanında taşıdığı, bu kafa yapısına sahip insanların da az daha kanla irfanla kurulmuş Cumhuriyeti yıkma aşamasına, gücüne, yetkisine vardığı yerde ben neyim ki, en fazla rüyasında Uluç Gürkan Hoca ile PES oynayan sonrasında da insanların patlamalarda parçalanmasına tanık olan birisiyim. Bir de Sakarya Fırat dizisinin birden içine girdiğim yerde çatışmanın ortasında Marty McFly'ın zaman makinesiyle beni kurtardığını rüyasında gören birisi. Sadece bu kadar.

           


BİR AMERİKAN DOLARINI OKUYUP ÜFLEMEK NEDİR LAN?

Bir de o Doların da bazı seri numaralarından olmasına dikkat ediyormuş yürüyen şirk.

Arkadaş aynı zamanda kendisini bereket tanrısı -da- gördüğünden olacak, okuduğu bir dolar üzerinden insanlara bereket vaat ediyormuş.

Ve bu saçmalığa (şu zamana kadar saçmalık dediğim her şeyden de özür dilerim) inanan birileri, ülkede değil Kuvvet Komutanları, Genelkurmay Başkanı seçeneklerini bile belirleyecek güce sahip!

Gerçekten Mecnun'un dediği gibi:

"Yok mu beni silken! Biri beni silksin! Bu nedir ya..."


80 ve 90 yıllarında doğan kuşaklar daha saçma ne görecek diye sormaya çekiniyorum. Bunun yanıtının mantığı da Zaytung'daki bir haberde:

"Her Felaketten Sonra ''Daha kötü ne olabilir ki?'' Diyen Türkiye, Dersini Aldı: ''Tamam ya sormuyoruz artık...''


Ülkede yaşanan her felaketin ardından sorulan 'Daha kötü ne olabilir ki?' sorusu, her defasında daha büyük bir felaketle yanıtlanan Türkiye, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından dersini almış görünüyor. Birilerinin sürekli eli yükselttiğinden artık iyice emin olan duyarlı vatandaşlar bir daha kimsenin bu soruyu sormaması yönünde uzlaşıya varırlarken, ortak temenni ise çok geç kalınmamış olması yönünde...

Özellikle son 1 yılda yaşanan terör olayları sonrasında sık sık dile getirilen "Keşke en büyük derdimizin Fenerbahçe-Galatasaray kavgası olduğu günlere geri dönsek" temennisinin, 15 temmuz sonrası "Keşke tek derdimizin terör olduğu günlere geri dönsek" şeklini almasıyla birlikte Türkiye, nerede yanlış yaptığını çözmeye çalışıyor. Durumun istikrarlı bir şekilde daha da kötüye gitmesinin ardındaki en önemli nedenin, her yaşanan felaket sonrası gündeme gelen "Yok abi dibi gördük artık bence. Bundan daha kötü ne olabilir yani?" sorusu olduğu yönünde şüpheler hızla artarken, sorunun bir sonraki yanıtını öğrenmemek içinse adeta seferberlik ilan edilmiş durumda.


Türkiye kararlı
Konuyla ilgili olarak mikrofonlara konuşan vatandaşlardan Onur Bereci(32), "Açıkcası ben birilerinin bizi dinleyip, soruyu ciddiye aldığından tamamen emin oldum artık. Her kimse buradan kendisine seslenmek istiyorum: Abi o gerçek bir soru değil. Bi nevi işte serzeniş gibi bi şey. Sen niye her 'daha kötü ne olabilir?' dediğimizde bizi ciddiye alıp 'aha bu olabilir' der gibi önümüze bir şey koyuyosun? Neyse bundan sonra yeni transferler dışında bir şeyi sorgulamam zaten artık ben" sözleriyle tepkisini dile getirdi.
Felakat çıtasının her defasında daha da yükselmesinin biraz da insanların lüzumsuz merakından kaynaklandığını belirten bir başka vatandaş, Zuhal Arbağlı(42) ise sorunun bir sonraki yanıtını öğrenmek istemeyen herkesi daha duyarlı olmaya çağırdı. Geçtiğmiz gün "Anne ya şu hale bak, daha kötü ne olabilir?" diyen oğlunu ağzının ortasına vurmak suretiyle susturduğunu belirten Arbağlı, "Tabii üzüldüm o şekilde bir şiddet uygulamak zorunda kaldığım için ama evladımı korumak için yaptım. Yine olsa yine yaparım. 'Bak bu olabilir' diye kafasına uçak düşse daha mı iyi?" ifadelerine yer verdi. 
Devlet memuru olduğunu belirten ve ismini vermek istemeyen bir başka vatandaş ise "Eşim her seferinde söylerdi bunu. En son arabadaydık, yanımızdan tank geçti. Tank evet... Günahını almayayım ama belki de o hep sorduğu için iş bu noktalara geldi..." derken, tüm Türkiye'den eşi adına özür dilediğini de sözlerine ekledi.
"Böyle giderse yanıtı öğrenecek kimse kalmayacak"
"Yani işte Suriye tarzı bir iç savaş, ülkenin ortasında 20 tane nükleer bombanın aynı anda patlaması, zombi tabir ettiğimiz yaşayan ölülerin dönüşü, dev arıların saldırısı, ebola gibi bi virüsün herkesi öldürmesi, kolbastının tekrar popüler olması gibi şeyler aklıma geliyor ama bilemiyorum" diyen 21 yaşındaki Sedef Güncül ise sorunun esas yanıtının tüm bunlardan daha korkunç bir şey olabileceğini dile getirdi.
Güncül, "İşte 2-3 senede geldiğimiz nokta ortada. Bi 2-3 sene daha soruyu sormaya devam edersek geriye cevabı duyabilecek kimsenin kalacağını da sanmıyorum zaten. Her halukarda öğrenemiycez yani. En iyisi sormamak artık. Bi manası yok çünkü" sözleriyle de önemli bir noktaya işaret etti."

Dün gördüğüm bir ileti de aynı kaygıdaşlıktan beslenmekte:

"İleride bu günleri torunlarıma anlatsam, "dede sen de bizi mi koparmağa çalışıyon" derler."

Bu iletiden habersiz Büşra'nın da "Bundan 100 yıl sonra bu devlet kalmadığında insanlar bizi fıkra diye anlatacaklar" demesi, bu hissiyatın geniş kitlelere yayıldığını gösterse de eğer Ulu Önder bir konuda yanılacaksa bunun "Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" cümlesi olmamasını tercih ederim. Hem o, bu konuda yanılacak olsaydı Ogün Ağabey Ulu Önder'in bu sözünü yinelemezdi diye düşünüyorum, duygusal yaklaştığıma inanmayarak.

***

Anlayacağınız, 15 Temmuz'dan sonra hiçbir şey eskisi gibi değil.

Üstelik buna bir AMERİKAN Doları da dahil.

(Burada yürüyen şirkin pintiliği de kimsenin dikkatini çekmemiş sanırım.)

(Ulan bir kişi de dememiş ki madem parayı okuyup üfleyecen, neden AMERİKAN Dolarını okuyorsun.)(Benim de taktığım şeye bak baktığım şeye bak.)

Yazıya odaklanırken arkada ses olsun ama dikkatimi de dağıtmasın diye açtığım dizide gelen konuşma tarzlarına maruz kalınca konuyla alakasız da olsa sormak istiyorum:

Dizilerde bölgeleri değişse de şive yapmak zorunlu mu?


Bu dizilerde oynayan oyuncular, normal hayatta düzgün konuşabilmeyi nasıl başarıyor?

***

Birisinin bir şeyi daha herkese söylemese lazım.

Hepimiz aklımızı kaçırdık
. Ruh sağlığımız hükümsüzdür, hükümetsizdir, meşru değildir. Artık kimse normal değil. Üstelik bu eşikle yetinecek, yetindirilecek gibi de durmuyor manzara.

Ayrıca ben her yere baktım. Hiçbir yerde kamera yok. Yani yaşanılan hiçbir şey şaka değil.

Elimizde "hayırlısı olsun"dan başka bir şey yok gibi görünse de milletin kaderini yine kafayı sıyırmış milletin sadece azim ve kararlılığı değil, çılgınlığı, deliliği, ve de S*KERLER YETER ARTIK LAN deyişi ya da diyemeyişi belirleyecek.

Benden söylemesi.

Misilleme Kurşunkalem
23 Temmuz 2016 1723
Pozcu Mersin

(Yukarıdaki fotoğrafı boşuna tıklamayın. Çünkü video değil, ilk cümlemde belirttiğim gibi fotoğraf, ehehehe. Yalnız herkes gerçekten nasıl sıyırmışsa Oda Tv'nin yayın ekibi bile fotoğrafı siteye "asjdasd" diye kaydetmiş. Herkes manyak!"

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Belki de - Misilleme Kurşunkalem


Tanımadan çok sevdik belki de o şairi. O yüzden onun sözlerini şiirden fazlaca dikkate aldık, ciddiye aldık, yetmedi, uygulamaya çalıştık, çalışıyoruz da hala binbir zorluk arasında:

"Yaşamak görevdir yangın yerinde. Yaşamak, insan kalarak."

(Buradan şiiri ciddiye almadığım sonucu çıkmasın.) (Bunu bile açıklamak zorunda kaldığım akvaryumun içine piranaları koyanın da Allah bin türlü belasını versin!)

***

Belki de.


Hayatımda siyasetten bu kadar sıkıldığım başka bir an oldu mu, hatırlamıyorum. Belki de ilk defa "sıkışmışlık" hissini bu kadar yoğun yaşadığımdandır.
(Ki bu tarz sıkışmışlıklar, içinde bolca sıkılmışlıklar barındırır.)

Önceden keyfiyetle açtığım spor kanallarını şimdi kaçmak için kaçarcasına açıyorum.

Bir şeyler yazmam lazım, arkada ona uygun bir ses bulmam lazım, arıyorum. Açtığım kanal karşılamıyor içimdeki beklentiyi, kanal sayısı da kısıtlı bazılarının da içinde "demokrasi" sızdığından, o hal'de GS Tv'ye bakıyorum, Drogba'nın golleri yayınlanıyor.

Tam da Akhisar'a attığı ilk gole denk geliyorum.

Çağatay'la izlemiştik o maçı, o golde uzun süredir sevinmediğimiz kadar sevinmiştik. Kötü bir döneme ilaç gibi gelmişti diye cümleyi kurmaya başlıyorum ki kurma kolu boşlukta dönmeye başlıyor.

Ya acılarımızı gözümüzde büyütüyoruz ya da her şey kötüye gidiyor. İnkar ikna etmeye dahi mecalim yok; 

Belli, çok fazla şey kayıp gidiyor ellerimizin arasından, avucumuzdan.

Ödün vermenin sonu yok. Kimse senden ç-aldığıyla doymuyor.

Hepimiz, yaşlandığımız gerçeğiyle gençlik fotolarımıza bakarak yüzleşenler gibiyiz.

Ve bu ülkede gerçeklerle yüzleşmemizi sağlayan fotoğraflarımız arasında pek bir süre de yok.

İşte bu tehlikeli
den de öte
de bir yerde
bizi beklemek yerine
bizzat gelmiş başımıza.
Ve gelirken donatmış dört bir yanı düşmanlarla.

Mutluluk ve huzur, eski fotoğraflarda kalan tebessüm gibi.
Bakıyor bize
lakin uzaklardan.
Çok süre geçmemiş
ama
çok uzaklardan
gibi.
Belki de bunun sebebi irtifa kaybıdır,
ki düştüğümüz bu uçurum,
çarptığımızda dibe vurduk sandığımız her yerin aslında düşerken takıldığımız dal olduğunu bize anımsatır.

***

Misilleme ile Çağdaş, aynı ruhun farklı karakterleriydi. Çağdaş Başak, Misilleme Yay burcu. Birçok konuda birbirleri ile benzer yanları var olan .Birçok konuda girseler vurmak isteseler de top tüfekle. 

Şimdi o ruh, keskin çizgilerle ayırmak istiyor bu ikisini.Hatta imkan olsa keskin bir balta ile tam ortadan, ikiye.

Birisi, "Birilerinin almaktan feragat ettiği nefesi alarak yaşıyorsak bu bedeli ödeyenlerin bize armağan ettiği vatan için mücadele vermek zorunluluktan ziyade sorumluluktur tarihsel" diyor, diğeri de bu tavra saygı duyuyor. Saygı duymanın ötesinde destekliyor da.

Ki başka türlü sızmazdı yazılarına kurşunkalemin siyaset.

Belki de bunun sebebi siyaset hayata müdahale ettiğinde hayatın ta kendisidir siyaset gerçeğindendir.

Duygulanıp da ağlayamayan insan tıkanmışlığında hissediyor diğeri, uzaklaşmak istiyor olan bitenden, böyle bir dünya ve şansı olmasa da.

Anlaşılıyor ki Bertolt Brecht'in şiir görünümlü sözleşmesi ikisinden birisi değil ruh adına imzalanmış:

"Sırf artan düzensizlik yüzünden 
bizim sınıf kavgası kentlerimizde 
çoğumuz şu yıllarda karar verdik 
daha fazla söz etmemeye 
deniz kıyısındaki kentlerden, çatılardaki kardan, 
kadınlardan, 
mahzendeki olgun elmaların kokusundan, 
etin duygularından 
bir insanı insan yapan ve onu şişmanlatan tüm şeylerden. 

Ama gelecekte yalnız düzensizlikten söz etmeye 
ve böylece tek yanlı, kısır olmaya karar verdik, 
ve politika işine adamakıllı dalmaya, 
ve diyalektik ekonominin kuru ve 'aşağılık' sözcüklerini 
kullanmaya. 
Kar tipilerinin (bu tipiler, biliyoruz, sadece soğuk değil) 
sömürünün, çekici kadın etinin, sınıflı adaletin 
böylesine korkunç, böylesine sıkışık, bir arada yaşamaları 
bu kadar çok yönlü bir dünyanın içimizde onaylanmasını 
doğurmasın diye 
ve zevk alınmasın diye çelişkilerinden 
böylesine kanlı bir yaşamın. 
Anlıyorsunuz."


Okudum ve kabul ediyorumla başlamışsan hayata bir kere,
ve bu başlangıç,
ağırlığını her geçen gün de daha da hissettirmişse,

Bu sıkışmışlık,
yıpranmışlık,
tükenmişlik,
tıkanmışlık,

size alakasız gelecek olsa da
belki de
sırf gönül rahatlığıyla ve kullanış amacının tam olarak idrak edilemeden denilemediği içindir
"Ne mutlu Türküm diyene".

Malum Türk,
yine sadece Türklüğüne kaldı
herkes pay kapmaya kalkışıp saldırırken birbirine,
modası geçmiş bir kıyafet gibi ellerini bile kullanmadan
ayaklarıyla
kurtulmak istercesine.

Azim ve kararı,
milletin
algılara meze,
şıkları işaretlerken kaydırmalara gebe
ya da millet,
kararına azim lazımdı,
henüz o gücü kendinde bulacak kadar
kısıtlanmadı,
bedel ödemedi

Belki de.

Bizzat güzel Türkçe'nle yazılmış şiirlerin, duygularının en güzel ifadesi, işgal altında terörizmin,
çıkamaz olmuş o da o yüzden kaleminden,
mayınlar döşeli şarkılara, türkülere, şiirlere,
ki daha kötüsü,
bastığın değil
dinlediğin yerde başkası basıyor mayına
seni korumak için olanlardan
senin yankıladığından aldıkları motivasyonla
senin dilinde
senin duygularını anlatan
şiirle
şarkıyla
türküyle.

Bakın bu bir yıkımdır, dramın ötesinde.


Misilleme Kurşunkalem
21 Temmuz 2016 0223
Pozcu / Mersin

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Emin? Değilim - Misilleme Kurşunkalem



"Canım benim.
Sarı kara bir sansar olmak mı iyi 

Bir tilki mi? 
Ya da o lacivert rüzgarlarına basmak 
Gönül yelkenini 
O bizim denizlerin 
Yağmuruyla karıyla ve güneşiyle 
Sevmek mi doğuşu 
Ve nice güzelmiş demek mi? 
Yorulup yaşamakla sarmaş dolaş 
Zorlu havalar sonrası 
Kuytu koy dingilliğinde 
Beraber türküler söylemek mi? 
Yalnız yakını ve kolayı sevmek mi murat 
Bu ne yangın yeri geride kalan demek mi 
Canım benim 
Seni böyle özlemek mi 
Özlememek mi? "

***


İnsanın kendisini ifade etmesi edebiyata dahil midir?

Bir dakika ya...
bu şimdi,
"edebiyat duygusuz olur mu, gerçek duygulardan beslenmeyen edebiyat edebiyat mıdır" gibi bir tartışmayı da beraberinde getirir ama ben gerçekten buna hazır ve istekli değilim.

Hayatımda çoğu zaman seyirci bile olamıyorum. Bari yazılarımın yerini yönünü ben tayin edebileyim!

Tamam, itiraf etmeliyim ki bu sayede kalemimin çok ekmeğini yedim. (Belki de sadece ekmek.)
Ama şu an istediğim gerçekten de bu değil.

İşte bundan eminim! (Yoksa burada "buna" mı demeliydim Ali?)

Ve bunun, hayatın ve hayatın getirdiklerinin tamamına yakınına duyduğum isteksizlikle bir alakası yok. O kadar çok kuru ki bir şeyler, yaşa yanlışlıkla da olsa yanacak yer yok.

Kendini hissetmemek mi daha kötüdür yoksa kötü hissetmek mi?

Siz hiç nasılsın sorusundan kaçtınız mı?
Kaçmışsınızdır elbet.

Peki siz,
hiç,
nasılsın sorusuna yabancı kaldınız mı? Soru soran dışında tek kişiyken odada, maruz kaldığınızda soruya, odada başka kişiyi aradınız mı? Ya da hiç "o sorunun yanıtı nasıl bir şeydi ya" diye kendinize sordunuz mu?

Bunu merak ettiğimden de emin değilim.

Hayat, istediğim şeyleri ya hiç ya da istediğim zamanda vermemekle sınadı beni.
Gerçi hayat için sınanacak kadar önemli miyim, ondan da emin değilim.

Birilerinin karaladığı kadar kötü, birilerinin çok değer verdiği kadar da iyi biri olduğumu düşünmüyorum.

Peki bu sıkışmışlık bana kimden yadigar?Ve ne zaman sıkılıp da benden kaçar?

Eğer, 10 yaşındayken gittiğim köyde bana aşık olduğunu 16 yıl sonra öğrendiğim kızın ahıysa tüm bu olanların bedeli, bari yaş haddinden bir indirim olsaydı...

Şarkıda "İki seçenek arasında kalmak zor ben hangi taraftayım" diyor. Oysa ben seçeneklerin birisinde kendimden bir parça bir şeyler bulsam zil takıp oynayacağım.

Hak etmediğin acıyla haşır neşir olduğunda isyanına dil olan "neden" ile suratına yapışan tebessümde suçluluk duygusuyla içinden içine dökülen "hak ediyor muyum ben" arasındaki ince çizgiyse sırat, kelimelerin de duyguların, hislerin gibi azalıyor ve kısırlaşıyor, hatta tektipleşiyorsa kendi içinde,
bunun da suçlusu ulus-devlet değildir herhalde değil mi?

Bir anneden değil de bir şişeden gelseydin dünyaya,
gazsız içecek olsaydın,
böylece sallantılı bir şekilde gelecek olsan da saçılmasaydın sağa sola,
daha önemlisi,
çıktığın yere girebilip, açıldığın gibi kapatılabilseydin,
eminim benim şişemin kapağında "tekrar deneyin" yazardı.
Ve benim o anki durumumla ilgili insanların yapacakları kapağı kapatıp yeniden açmaktan ibaret olurdu.
Ki böyle olması da zararıma olurdu diyemem.

Peki o ilk düğme?
O ne zaman yanlış iliklendi
de kimse fark etmedi.
Eden varsa da ya önemsemedi, ya da bu durum işine geldi.

Peki o zaman bir soru:
Yanlış ilikli hayat kıyafetine uyum sağlama kaygısıyla bir şeyler yanlış gitmiş olabilir mi?

Bu konuda bildiğim tek şey,
eğer yanlışsan,
doğru olan hiçbir şeyle denk gelmen ya da denk geldiğinde bunu hayatında uzun süreli tutabilmen imkan dahilinde değil
dir.

Ve de "doğru",
çok geride kalır bazıları için.
Ki bazıları,
kişinin bazı suçları tek başına üstlenmekten korktuğu anda cümleye dahil olabilir.

***

Bazen bazı şarkılar, şiirler, sözler, senle alakasız olsa da sana yakın gelir. (Burada bazı ile ilgili yukarıdaki durum söz konusu değil.)

Bu kaygıdaşlıktandır.

O yazılanların kişide yarattığı etki ile senin olaydan bağımsız yaşıyor olduğun olayın sende yarattığı etki, hissiyat kardeştir, hatta kardeşten de yakındır.

Bazen de belli ortak noktalar barındırır, tümevarımı yukarıda anlattığım şekilde tamamlanır.

Kalbim bir mezarlık ve içinde cesetlerim inliyor dediğimde 2005'ti.

Belki şu şiiri kendime yakın görmemdeki etkenlerdendir:

"Babamın öldüğü gün birine aşık olmuştum. Bazen öyle olur; her şey üst üste gelir. Polis olmasaydım, katil olurdum. Çünkü sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir. Binlerce ceset, binlerce katil ve bir evlilik gördüm. Seni, intihar etttiğin gün tanıdım kızım. Seninle o gün barıştım. Şimdi sadece geceleri yapayalnız ve yalınayak anlayabildiğim şeyler var. Şimdi benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var, bütün çaresiz insanlar gibi, dağılan bir okul gibi. Acılarımız da birbirine benziyor artık kızım. Birbirine benzeyen parmaklar gibi; ama her birinin eşsiz bir izi var. Bazen gözlerim doluyor karanlıkta ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun kulağımın dibinde hiç susmuyorsun. Ağlamama asla müsade etmiyorsun. Her şey affedildi babacık diyorsun. Hiç ayrılmayacağız diyorsun. Keşke hep yanımda olsaydın diyorum öyle konuştuğunu duyunca. Bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz diyorsun sen bana. Ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım. Cesetler de benzemez. Ama bir cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman. Koşan atlar, düşen atları hatırlatır. Yağmur yağar, durur, tekrar başlar, yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir. Beşikten mezara kadar. Karanlıkta herkesle çarpışabilir insan. Yalan mı söylüyorum sana? Affet beni kızım, affet. Bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı ki kızım."

Yutkunduğun anda şarkının 5. dakikasının 12-13. saniyesinde başlayan müzik. (*)

Söyleye(bile)ceklerim bu kadar.

Misilleme Kurşunkalem
7 Temmuz 2016 0122
Pozcu / Mersin

(*) https://www.youtube.com/watch?v=qamqVj5UBSg

Gibi - Misilleme Kurşunkalem


‘Halk parası olanın, gücü olanın daima haklı çıkmadığı bir düzenin özlemini çekiyor.’

[ Cüneyt Arkın - Yıkılmayan Adam / 1977 ]

***

Kendimi bazen Said Nursi'nin konuştuğu(nu iddia ettiği) soba(sı) gibi hissediyorum.

Kendini (doğru) ifade edemeyen, en kritik konunun ortasına düşen ama fikri alınmayan, belki de kullanılan.

Said Nursi'nin aslında Said Kürdi olduğu yerde sobasının olaylar hakkında görüş belirtmemesi anadilde eğitim yasak olduğu için olabilir mi?

Bilmiyorum,  umur'umda da değil. (Umur! Umur'u vurdular (2))

Aslında ben bambaşka bir kafayla bambaşka şeyler yazacaktım ama Baba'nın dediği gibi, "Gericiliği nerede görsem tepelerim tepelerim tepelerim".

Üstelik ben bu kadar naif de ifade etmezdim durumu.

Taha Kıvanç'ın dediği gibi "yatırır, anıtını dikerdim."

Şiddete meyyalin dertten ziyade nem olduğu, en büyük dertlerin nemin gölgesinde bile terlediği yerde nemin de aslında dert olduğu o yüzden de şiddete meyyalin dertten olduğu yerde de aslında dertten olduğundan şiddete meyyalin nemden olduğunu belirtmeye gerek olmadığı gibi şiddete meyyalin nemden olduğunu belirttiğin yerde aslında yine ortada bir dert olduğunu anlamak çok zor olmasa gerek. (Tabi anlamak için diyebileceklerimizi anlatmak için diyebilir miyiz, biraz zor.) En azından bir önceki cümleden sonra retinalar kanamadıysa. (Ömer, muhtemelen yazının bu kısmında söverek uzaklaştı. İçindeki çocuğun odasının önünde çocuk uyurken torpil patlatsınlar Ömer.)

Konu dışı detay:

İnternet kullanıp da şu söze ayar olmayan kaldı mı?

"Bir döviz bürosundan döviz alıp satmışsınızdır muhakkak..."

***

Hafiften kafa sallayarak devam:

"odamda çelik kasa yok o benim yüreğimde
laf etmek istemezsin ekibimin aleyhinde
kendin kadar bizi düşünürsen başarırız
zihninde biriktir b
ütün serveti boşa bu hırs"

Evet, şu an bu yazıyı memleketimin bağrında açan bir gülüm; evimde, klimalı odamda yazıyorum. Kulağımda kulaklıkla bakarken tavana -ki kendisi çoğu zaman benim en yakın arkadaşımdır- teke tekte de Said'in sobasının da aklını alır. (Hatta bununla da yetinmez, o sobanın borusunu da alır, neyse...) Evde bulup da taktığım gözlüklerin markası Ray-Ban, mezhepçiliği akçeli işlere paravan yaparsan yancıların doyar bense yemem hayvan!(Ray-banlı sözü yanlış anımsıyor olabilir miyim Mert?)

Artık gericiliğe nasıl karşıysam yazıyı yazarken takılı olan güneş gözlüğümü bile çıkardım gözümden.

Üst cümleyi okuyanlar yazının devamının bir kısmı için 1 ya da 2'yi seçmelidir.

1- Güneş gözlüğünü odamda neden mi takıyorum? Tabi ki nemden.

2- Evet, odada yazımı yazarken,
memleketimin bağrında açan odanın,
tavandan istediğim müsaadeyle yaratılan kısa sürede kurduğum karargahta,
evet, şüphesiz,
bazı kelleler
gidecek.

***

Başkalarının içtiği sigaranın en fazla dumanından rahatsız olabileceği yerde -ki o dumandan bazı saçma sapan yerlerde Manıl bile rahatsız olmuyor- o sigaranın içilmesinden başkalarına saldırma hakkı çıkaranlardan
diyorum,
Küllük yapılsa,
aynı düşüncenin mahsulleri tehlikeyi görünce o küllüğün içinde ıslak peçete olmaz mıydı gönüllü olarak,
küllerin etrafa savrulmaması adına?

Çünkü hakikat, hiç olmadığı kadar yeniden ifade olunmayı özlüyor.
O hakikat ki tahkikatını yıllar yıllar önce yapmış ve doğruluğunu tarihe onaylatmıştı.
Üstelik bu gerçeklik,
bizlere dedelerin kulaktan kulağa aktarım bilimselliğiyle gelmedi.
Goğsümüze gökten de inmedi. (Manıl, Çağatay, Maman anladı, beğendi.)
O yüzden de hesaplarımızda yabancı oluşum isimleri, yerli-yerel belediye başkan referansları bulunmaz.

Bu sebeple, bu yazının yazarından -bu ya da başka bir yazıda- yerel yönetimlere özerklik desteği, onayı çıkmaz.

Konuyla ne mi alaka?
Mesaj yerine iletildi.

***

Kafasını nemle sıyıran çocuk, kafasının içinde uçuşan cümleleri kategorize etmeye çalışmadan rastgele yakalayarak yazısına eklerken cacığından bir yudum alır, kameraya döner ve haykırır:

Ha-ha!
İstiklal Mahkemeleri 3 çok yakında!
Olmasa da
eminim var,
ve bekliyor gelmesini sıranın kendisine
sabırla.

Gericiliği bir tepeleyelim,
sonrasında elbette çınlatacağız kulaklarını
arkamızdan iş yapanın da
"Donna Karan"ın da. (Saltuk elleri kaldır)

Misilleme Kurşunkalem
6 Temmuz 2016 1930
Pozcu / Mersin