16 Mart 2016 Çarşamba

MHP Esas Şimdi Tehlike





Bahçeli kendi isteği üzerine Davutoğlu ile görüşmüş. Terörle mücadelede destek halinde olduklarını belirtmiş. Dışarıdan bakılınca gayet doğal bir görüşme gibi gözükse de son dönemi analiz ettiğimizde pek de öyle durmuyor.

Neden mi?

Anlatalım.

Son seçim sürecinden sonra gerçeklerden de beslenen algı operasyonu ile şuan bir seçim olacak olsa barajın altında olan bir noktaya sürüklendi MHP.

Daha doğrusu Bahçeli MHP'si.

Olağanüstü kurultay için toplanması gerekenden çok daha fazla imza toplandı.

Fakat Bahçeli bunu görmezden geliyor.

Çünkü bir gerçek ortaya çıktı: Kurultay olursa Bahçeli gider.

Böyle bir reaksiyon, MHP tarzı bir parti için hiç de normal değil.

En çok da Bahçeli bunun farkında.

Kurultayla ilgili hukuki sürecin de başlatıldığı noktada giderek çaresiz kalan Bahçeli'nin tek şansı var:

Yargı kurumlarında güçlü olan AKP'nin desteğini almak.

Özellikle bu dönemdeki tavrıyla Bahçeli MHP'sinden daha iyi bir stepne bulabilir mi AKP?

Bulamaz.

Zaten yakın zamanda da yandaş basından Bahçeli'yi öven açıklamalar gelmeye başladı.

Örneğin Mehmet Metiner'in 25 Şubat 2016 tarihli açıklamasını anımsayalım,

"MHP Genel Merkezi'nin parti içi muhalefeti susturmak için sürdürdüğü teşkilat kapatmaları yerinde bulduğunu belirten Metiner, partiye yapılan operasyonun önüne geçilmesi gerektiğini söyledi. Bahçeli'nin bu operasyona karşı tek başına direndiğini iddia eden AKP'li vekil Bahçeli'ye milli bir isim olduğu gerekçesiyle sahip çıkılmasını istedi. Metiner, MHP'de gerçekleştirmek istenen değişimin asıl hedefinin Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğunu belirterek, iktidarın ele geçirilerek Erdoğan'a saldırma hesaplarının yapıldığını öne sürdü."


***

Bu hain saldırıya değil Bahçeli, insan olan herhangi bir kişinin sevinmesi ihtimal halinde değil.

Fakat görünen bir gerçek var ki patlama sonrası oluşan ortam, Bahçeli'nin kendi koltuğu için verdiği mücadeleyi kamufle etmek için bir fırsat.

Hele de o cenahta "Devletin bekası" ve "terör karşıtlığı"gibi kavramların yumuşak karın olduğunu düşünecek olursak.

Ülkenin bölünmesi, parçalanması anlamına gelen Anayasa Komisyonu masasından MHP'nin kalkmaması ve ısrarla bunun sürmesini istemesi de belki de bu açıdan değerlendirmeli.

Aslında Bahçeli'nin bu süreçte AKP'ye verdiği mesaj açık,

"Bu devirde benden iyisini bulamazsın."


Söylemde olmasa da eylemde AKP ile çok daha yakın bir MHP'ye herkes hazır olmalı.

Bu aşamanın sonucu olarak yargıdan Bahçeli'nin lehine bir sonuç çıkmasına da kimse şaşırmamalı. (*)

İki taraf da batmamak için birilerini tutmak zorunda.

Çünkü iki taraf içinde birbirlerinden iyi "partner" yok şuan.

Tabi işin içine başka durumlar girmezse.


Çağdaş BAYRAKTAR
14 Mart 2016 (**)

(*)(**) Bu yazının yayımlamasından sonra yazıyla ilgili dikkat çekici tepkiler karşılaştım. Yazı ilk olarak (ve sadece) 14 Mart 2016 tarihinde Facebook profilimde yayımlandı. Ciddi sayıda olumlu tepki almasıyla beraber Facebook yönetimi yazıyı sakıncalı bularak sayfamdan kaldırdı, bu durumun bana bildirimi gelene kadarki sürede de hesabımı dondurdu. Aynı şekilde yazılara gelen dikkat çekici tepkilerden birisi de bu yazıdaki ihtimalin çok kuvvetli olduğu, yargı süreci ile ilgili tek umudun davaya bakacak olan hakimin yandaş değil de sol tandanslı olması olduğu yönündeydi.

14 Mart 2016 tarihinde yazılan bu yazı blog sayfasına 17 Mart 2016 tarihinde yüklenmiştir.

14 Mart 2016 Pazartesi

"Siz bu şehirdeki anıları kana buluyorsunuz" - Misilleme Kurşunkalem




Enteresan bir özelliğim vardır. Kriz anında uyuşur duygularım, kalırım öyle.

Saçma sapan bir soğukkanlılıkla değerlendiririm durumu.

Dışarıdan olumlu gözüküp faydalı olsa da içeriden pek de öyle olmuyor gibi.

Ankara'ya yerleştiğimden beri üçüncü bomba patladı beş ayda.

Yaşadığım yeri düşünürsem de her bomba sanki daha da yaklaşıyor bana, bize.

Seyrediyorum.

Sadece seyredebiliyorum.

O saçma sapan soğukkanlılığa sığınıp anlamaya, analiz kasmaya çalışıyorum. Ki ne kadar değeri var, ondan da emin değilim.

Mal mal acıyı seyrediyorum.

Şairin dediği gibi,

çıldırmamız gerektiği yerde yadırgamamamızı seyrediyorum.

İnsanın içinin bir yanında olan "Bir gün iyi şeyler olacak." ile aklının bağının giderek kopmasına tanık oluyorum.

Ankara patlıyor.
Ankara kanıyor.
Ankara ölüyor.

Siyasi analizleri başka yazılarda ya da başkaları yapar. Ben şimdi bunu yapmak istemiyorum.

Patlamaların insanları öldürmesi kadar olmasa da insanlarla geçmişleri arasındaki köprüleri havaya uçurmasına da kahroluyorum.

Empati kurmak bazen ağır, çok ağır.

O patlamada ölmek mi daha iyidir, yoksa o travmayı taşıyarak ömür yaşamak hele de yakınlarını kaybettiysen?

Bu tarz sorulara yanıt ararken radikal ve sadece akılcılıktan beslenen düşüncelere sahip olduğumdan yanıtlamak istemiyorum. (Burada sadece akılcılığın olumlu manada kullanılmadığı umarım anlaşılıyordur.)

İnsanlar patlamada basınçtan mı ölüyordur acaba, parçalanmadılar ve bir yerlere fırlamadılarsa?

...

Birileri nefret suçlusu ilan etse de beni, hayatım boyunca neredeyse hiç kavga etmemişimdir fiziki olarak. Gerçek silahı neredeyse hiç elime almamışımdır. (Bu konuda tercihimin saçma tüfek ile balon vurmak olduğunu yakın çevrem bilir, ötesi bana saçma gelir.) Çünkü bir insanın başka bir insanı öldürme hakkını kendisinde görmesini hep garipsemişimdir. (Buradan kimse terörle mücadeleyi sekteye uğratacak bir mesaj çıkarmaya çalışmasın. Mevzu başka.) Örneğin birisine kızıp da kavga edeceğimizi hayal ettiğimde istemsiz şunu düşünürken bulurum kendimi,"Orasına vurmayayım, orası çok acır, burnuna da vurmayayım çabuk kırılır. Hem orası da çok acır."

Belki de bu yaklaşımım(yaklaşımımızın) sebebi bugün konuştuğum birisinin sözlerinde gizli:

"Bence temel sorun insan olmamızın gerektirdikleriyle yetiştirilmemiz. Açacak olursak, biz sevgiyle, aşkla, merhametle, mantıkla vb şeylerle büyütüldük. Ne kadar kızsak da öfkelensek de kötü olamayız. Sorun bu bence."

Çünkü şiddetin meşru ve yaptırım dili olmasını kabullenen bir ortamda büyümedik.

Büyümek de istemezdik zaten.

En azından ben,

istemezdim, istemem.

***

Normal pek bakamam ama patlama fotoğraflarına bakıyorum. Cesetlerden birisinin yüzündeki şaşkınlık ifadesi kalmış öyle.

Terörizmin insanı ne kadar habersiz ve savunmasız yakaladığının göstergesidir belki de.

Bilemiyorum.

Hiçbir şey de bilmek istemiyorum aslında.

Dedim ya insanların geçmişiyle arasındaki köprülerin patlatılması da çok ağır mesele diye.

Ümit Süha Ünal'ın iletisi çarpıyor beni:

"Lise hayatım boyunca tam o durakta otobüs bekledim, o durak eskiden çok sevdiğim lisemi, o duraktaki dostlarla gülüşlerimizi, derse geç kalmama telaşını, yine mi okul söylenmelerini hatırlatırdı. Her yanından geçerken gülümserdim durağın. Ya da havanın güzel olduğu günlerde Kuğuluya, Seğmenlere çıkmak için orada bekleriz, Ankara'nın simgelerinden biri Atakule'ye o durak götürür sizi. Hemen yanındaki çiçekçilerden anneye, sevgiliye alınan bir demet frezyayı hatırlatır orası. O bombanın tam altında patladığı üst geçit, sokak sanatçılarının tınılarını, seslerini hatırlatırdı.
Siz bu şehirdeki anıları kana buluyorsunuz. Siz şerefsizler bu halkın, bu şehrin çocukluğunu kana buluyorsunuz.
Anılarımızı çalanlar, buna engel olamayanlar; ant olsun ki bizim çocuklarımızın anılarını da çalmanıza izin vermeyeceğiz, ant olsun."


Şehirdeki anıların kana bulanması.
Şehrin çocukluğunun kana bulanması.

İki gündüz bu sözler dolanıyor zihnimde. Ağır bir top oluyor hiç durmadan çarpıp duruyor kafatasımın duvarlarına.
Savruluyor ruhum.

Bir şehir, çocukluğundan vuruluyor.


Ki çocukluğu ölen bir insan, ne kadar renk verebilir ki kendisine, çevresine?

Sonra ekip arkadaşım Zeynep Nur Gözütok'un iletisini görüyorum, darbe aynı yerden alınmış belli:

"Düşünüyorsunuz:
'Acaba o durağın arkasındaki çiçekçiler nasıl?' ya da 'hemen durağın oradaki büfeci abiye bir şey olmuş mudur?'
'Peki çiçekçilerin karşısında, her hafta ayaküstü sohbet ettiğim, bana midyeyi sevdiren midyeci?'
Kolay değil, yıllardır alışmışsınız onları orada görmeye.
Çocukluğunuz, gençliğiniz orada geçmiş; binlerce anı birikmiş o yollarda.
Ne kadar acı, 24 saat önce orada otobüs beklediniz, aynı saatlerde, herkes oradaydı sizin gibi.
Ertesi gün birilerinin kirli siyaseti ile diğerlerinin intikamı; masum insanların canına sebep oldu ve siz kendinizi şanslı sandınız 1 gün arayla.
Şans falan değil bu. 
Katil siyasetinin piyangosu; bugün ona, yarın sana, 2 gün sonra bana vuracak olan Rus ruleti hatta.
Daha ne kadar beklemeli, ne kadar ölmeli bu kanlı oyunu durdurmak için pekala?"


Artık algıda seçicilikten midir bilinmez, Birgül Ayman Güler hocanın bir fotoğrafı düşüyor anasayfaya.

Altında kısa bir yorum, belli ki herkes aynı yerinden, herkes yine aynı derinlikten yaralı:

"Kızılay meydanı... Kaç kuşaktır buluşma yerimiz... Daha kaç kuşak için de öyle olacak.."

...

Kafamdaki curcunanın içinden kendini kurtarabiliyor bir türkü..

Ruhi Su'dan...

"Ankara'nın taşına bak / Gözlerimin yaşına bak / Uyan uyan Gazi Kemal / Şu feleğin işine bak".

"Uyan da bak Gazi Kemal / Başımıza gelen işe".
"Sen gösterdin Paşam bize / Böyle günde doğru yolu".

Yine doğru, onun yoluna, onun yolunun sonunda çıkıyor da güçten düşüyor insan, acaba yapabilir miyiz diye..

Sonra, bunca yıl gözümden kaçan sözleri Aka Gündüz'e ait olan Ankara Marşı'nın ikinci dörtlüğünü Cansu (Eraydın) sayesinde öğreniyorum ve parçalar daha fazla oturuyor yerine:

Burcuna göz diken dik başlar insin,
Türk gücü orada her zoru yensin,
Yoktan var edilmiş ilk şehir sensin,
Var olsun toprağın, taşın Ankara.

Yazının finalini başka türlü yapamıyorum.

Misilleme Kurşunkalem
14 Mart 2016 2028
Ankara

12 Mart 2016 Cumartesi

Başlıksız (7)(2016) - Misilleme Kurşunkalem


“E şimdi üç saattir oturmuşuz dinlemişiz falan
Beş asırdır oturmuşuz dinlemişiz falan
Ben ne kadar manyağım yo! en çok ben çılgınım!
Sana buraya yazıyorum bak o kadar çılgın değilsin"

***

Ya tamam, herkesin ne yapıp ne yapmadığıyla ilgili çeteleleri tutma derdindesiniz anlıyorum da bari BİRAZ(çok da değil) adil davransanız?

Hı?

Hızla, kendi cümleleriyle kendilerini gömen insanların mezarlığına dönüşüyor sosyal medya.

Aslında pek de şaşırmamalı, yadırgamamalı.

Yeryüzünün uyum yeteneği en yüksek, doğal olarak da en yavşak canlısıyız sonuçta.

Dinazor gibi eğilmeden kırılabildik mi? Hayır.

Onlar gibi çarpıp kapıyı çıkabildik mi? Hayır.

Peki nedir o zaman bu kendimizi nimetten sayma hastalığımız?

Pişt.

Abla.

Bir şey diyeyim mi?

Sen bir hiçsin.

Onun yanındaki bey amca, evet sen.

Ve sen, sosyal medyada aksesuar şov yapan yakışıklı.

Sen de bir hiçsin.

Ve bu kişilerden bağımsız başka bir tespit:

Ben de bir hiçim.


Bunca hiçliğe rağmen bu ne biçim bir hiçliğe biçim verme kaygısıdır ki egolarınız paçalarınızdan damacanalarla akıyor ama niçin?

Ki ben ki ile başlamaması gereken bir cümlenin başına ki eklemiş, salataya ekmek banmak yerine kafama dikerek suyunu içmişim.

Albukafayısepeteeklebinbirtürlümavrasöylealbukafayısepeteeklebinbirtürlümavrasöylealbukafayısepeteeklebinbirtürlümavrasöyle

(Aynı cümlenin 3 kez tekrarından oluşan cümlede kopyala yapıştır kolaylığına kaçılmamıştır.)

(Ayrıca bunları yazarken hapşurmuş, evde bulunan kişilerden ayık olan 3 kişiden de çok yaşa tepkisi alamamış, onların bu sessizliklerini yazıyor olma durumuma olan saygıya vermişimdir.)(Ve ben genelde verdiklerimi pek geri alamam.)(Geri aldıklarım da verdiğim gibi kalmaz genelde.)(Neyse.)

İnsanların çok ciddiye aldığı konuları ciddiye alamama durumumdan bahsetmiş miydim acaba?

Peki kaç promile sığınak oldunuz çaktırmadan dondurulmuşluktan ısıtılmışa terfi eden mısır ve makarna?

O da mı hiç?

Allah Allah!

Çok sıkıcısınız. En az benim kadar. Fakat aynada kendime pek bakmazken sizleri gereğinden fazla gördüğümden kaçmaya çalışıyorum, değer yargısızlığınızın ve pişkinliğinizin yarattığı imkanlar sayesinde içinizden geçip giderken koşa koşa.
Boşluğa kafa atıyor, mantarı bitmiş mantar tabancasıyla Rus ruleti oynuyorum, rulet Rus olduğundan kombiye kafamı dayayarak.( Durumun en güzel yanı, bu yaptıklarımın sadece basit bir kurgu sanılması.)

İçime sinmeyen bu yazıyı paylaşarak kendimi cezalandırmak istiyorum.
Ki cezalandırmaktansa caydırmak her zaman daha fazla sonuca etki eder,
İçimden gemiler geçiyordu bir zamanlar,
sorun bakalım:

Kaç Murat Eren bir Can Dündar eder?
(Kaç para ulan bir özgürlük!)
(Bu konudaki mücadelemiz de adımızın başına bağımlılık ve biat eklemediğimizden yok hükmündeydi değil mi? Çok pardon!)

Tanrı kimseyi, ne mal olduğunu bildiği insanları savunmak zorunda bırakma ile terbiye etmesin.
Kişiler bu terbiye sırasında daha da terbiyesizleşmesin.

Terbiyesizleşirse ne olur peki?

Hiç.

Peki bataklığın denizle benzerliği nedir?

İkisinde de derinliğin en fazla boyun kadarını gösterebilmesi, insanın. (Evet yavşak olan.)

Şimdi siz o bataklıkta hızla kaybolurken bizim tek temennimiz,
en fazla boyunuz kadar batabilen bataklıkların sinekleri kalabilmeniz.

Sanırım bu kadar yeter?

(Yeter demek de yetmeli bazen)

Misilleme Kurşunkalem
13 Mart 2016 0340
Ankara



Başlıksız(5)(2016) - Misilleme Kurşunkalem




Özlem ablanın "yuh", "çüş" demesiyle AT olduğumu daha fazla hissediyorum diyeceğim,
Özlem ablanın "yuh", dediğini yazdığım anda word "yanıt vermiyor", aklımda cümlenin diğer yarısı bir yandan asılı kalıp öte yandan patinaj çekiyor,
sövüyorum kafamdaki cümlenin arasında oluşan istemsiz boşlukta.

Bir insan düşün ki word bile ona yanıt vermiyor demagojisini yapma fırsatını tabi ki kaçırmıyorum.

İçimdeki çocuğun büyümemesi sorun değil de disipline olamaması ve istikrarsızlık abidesi olarak her gün aynada karşıma dikilmesi SIKINTI.

Malum, sıcak para pompam yok benim. Ya da sıcak para pompası karşılığında vazgeçebileceğim kadar ucuz değerlerim. Yine mi siyaset? KES-TİK!(Yönetmen edasıyla. Ctrl+s şahit.)

Kafama sığ(a)mayan düşünceler konfetiler gibi saçılıyor etrafa. Üstelik dikine. Beynimden gökyüzüne doğru seyreden koşuları yarışa dönüyor, omuz atarcasına sürtünüyorlar birbirlerine. Daralmışlıklarından(belki biraz da anlaşılamamaktan) beslenen kıvılcımlar aydınlatıyor karanlığımı.

Çıkan sesi fark edenler "Nereden geçiyor bu raylar da trenin fren sesini bile duyabiliyoruz?" diyecek oluyor da düşüncelerim o kadar şeffaf olmayınca sorular silikleşiyor.

Zaten hep öyle olmaz mı?

Kişi bir şey duyar, duyduğundan emin olsa da onaylanmak, onaylatmak ister.

Bazen de duyduğunu alabildiğine inkar etmek, yok saydırmak ister.

Kimsenin duymadığını duymuş olma isteği belirir, farkındalığını istemsiz yaratan meziyetlerde.

Sonra yine Özlem abla -ki ellerim ısrarla ölzem yazar çoğu gecemde sıkıntıma elzem olan kişinin adının kalemce telaffuzu sırasında- -sıra numarası veren cihazın hep yanlış seçeneğine tıklamakla meşhurumdur kendi iç dünyamdaki kendi benler arasında- mi'lardan mı, mı'lardan mi yapmam için bana baskı yapar, bu aşamada zihnimi tarar, en inançlı yerime saldırıp o kısmı ahır yapar.

Peki ATlar ahırda yaşar mı?

Yaşar?

(At birden sahneye atlar. Küçüklüğünden aşina olunan sözleri mırıldanır.)

Benyaşaryaşamazımduyulmuyoravazımyaşamboyuayvazımyaşamasamdaolur.


(koro)

Haydiyaşarsenyaşarhaydiyaşarsenyaşar.

Sineklerini öldürdüğüm bataklığımı beslemekle d-övünürüm ben. Kendime kaldığımda kendimi eldivenle(hem de fırın eldiveni) sever, bir yandan boynuma geçirirken ipi bir yandan da ayak ucumla taburemi dürterek "devireyim mi lan" derim. İçimde sevgi-nefret dönüştürücüsü icat edilmiştir. Bu konuda içimdekiler en az İsviçreli kadar bilim insanlarıdır.(Adam yerine insan dedim. Yağşşşasıın(2x) ne kadar da ilerici bir konum belirledim!)

Kendimi kendi ellerimle kavramsallaştırıyorum önce. Sonra da binbir emekle kendi yaptığı kumdan kaleyi kendi tekmesiyle yıkanlar gibi içimi boşaltıyorum. Üstelik garip -ben de olsam- bir kavramın içinin boşaltılmasına seyirci kalıyor emperyalizm. Marjinal görünümümlü lümpen proleter arkadaşlar da tutmuyor elimden.

Oysa ne ayıp.

Bir düşünceyi inanç gibi dogmatikleştirseler.
Bu seferlik kavramsal olarak, beni.
Sonra beni savunmaya kalksalar.
-ki o zaman başka saldırıya gerek kalmaz-
Daha iyi olmaz mıydı?
Dur ya, bu şarkı sözü değil miydi?
Of!

(Bazı sevdiklerine, en azından bir zamanlar daha fazla değer verdiklerinize bir iyilik yapın. Onlara şiir yazmamaları gerektiğini naif bir dille anlatın. Amin.)

Şimdilik bu kadar.
Müsaadenizle gözlük mendilimin üzerinde yazan "teknik servis" yazısının mantığını kavramaya çalışacağım.

Kavrarsam kavramlaştırır, özel mülkiyet diye küreselcilerin talebine arz eder, Manıl'ın boynundan, Çağatay'ın gözlerinden öper, Mamuş'u berber salonunun yerlerine saçılmış kakülünden sever, Erhan'a inceden(hatta alenen) söver, Saltuk'un da ruhuna tükürürüm.

(Barış'ı böyle bir savaş ortamına meze etmek istemedim:( )
(Aslında istedim de uygun bir yer bulamadım.)
(Çok istesem bulamaz mıydım? Gayet de bulurdum.)
(Demek ki o zaman çok istemedim? Belki de.)
(Peki bir insan çok isterse her şeyi yapar mı? Onu bilemem.)
(Peki yazmak istediğim kişiyi yeterince yazmak istemediğime kendimi ikna ederek yazmayınca yazıya ama bu kişiyi yazma sebebimi yazıda belirtince yazıda bu kişiden bahsetmiş olur muyum olmaz mıyım?)
(Meze yapmadıysam sorun değil.)
(Hem sen hiç yazı ortasında bilgisayarın kapandı diye temkinli davranıp ctrl+s yi alışkanlık haline getirdin mi? Hadi diyelim getirdin. Peki ctrl+s yerine ctrl+d ye basıp da kelimeler kafandaki düşüncelerin etrafa saçılması gibi ekranın farklı yerlerine dağıldığında o heyecanı, paniği yaşayıp kaosun bir parçası oldun mu?)

(NOLUYOR LAN, insanın kendisini en savunmasız biçimde ifade edişi, olan biteni anlayamadığının ve hazırlıksızlığının içgüdüsel bir yansımasıdır. Bir yerde görürseniz alın besleyin. Korkmayın zararsızdır, ısırmaz.)

ha-ha
ho-ho
he-he.

Misilleme Kurşunkalem
11 Mart 2016
Ankara 0144


8 Mart 2016 Salı

Başlığa Odaklanma Sorunu - Misilleme Kurşunkalem



Ankara'ya da bahar geliyormuş. Ya da geliyor'muş gibi yapabiliyormuş.

Mış gibi yapıp yapmaması çok önemli değil.(Neden muşla bitmesine rağmen muş değil de mış gibi yapar o da hayrı bir hadise.) Mesele camları açtığında üşümüyor olmak. Evin içinde "Aaa güneş açmış lan" deyip de kendini Çukurova'da sanarak camları açtığında güneşin sadece arka plan olmadığını "hissetmek".

(Bazen en temel sorundur hissetmek.)

Hissetmek deyince dinlediğim şarkının sözü geldi aklıma: "Savaşlarım duygusuz geçerdi." Uluorta "bu kimin" dendiğinde "benim" demekten çekindiğiniz şeylerden birisiyse eğer bu cümle, "benim" diyemeyebilirsiniz. Diyemediğiniz gibi "o benim" diye yazamazsınız hatta. O sizin de olsa, o, siz de olsanız.

Baharın gelmesiyle dinlemekten daha keyif alacağınız müzik grupları vardır. Hatta sandıklardan çıkaracağınız. Kışlıkları kaldırırken indirdiğiniz, hafıza kartında yoksa internetten.

Yine şarkıdan devam edecek olursam,
ee, olursan?
-hiç.
(Ben bu konudan değilim abi. Bana sorma, ona sor.Hayır bu konudan olsam ne olur?)

Nefret söylemi parçanın adı. İçinde nefrete dair hiçbir şey yok. Zaten parça "Ben aslında sana kızgın değilim" diye başlıyor. Ki klibine baksanız, paçalarından sevecenlik akıyor.(Amacım reklam yapmak illa ki değil. Ama yine de grubun twitterine bu yazıyı gönderebilirim.)

Aynı bu şekilde geçen de birisi bana dedi. Paylaşımım nefret doluymuş. Hayatın etki tepkilerden oluştuğu, etki ve tepkilerin dozajının tartışma dışı bırakıldığı yerde etkileri kaçıran insanlar tepkileri yargılamaya fazlaca meyil ederler. Ve emin olun, bu tarz insanlar genelde kendilerine yapıldığında etkilerine çok daha fazla tepki verirler, gösterirler.

Birileri vardır. Her şey güllük gülistanlık olsun isterler. (Gülistan neresi bilmiyorum. Ama bu topraklarda olsaydı, Anayasa Komisyonunda ve Yeni Anayasa gibi ülkenin intiharı olan bir süreçte mutlaka "paravan" olarak kullanılırdı. Demek ki hiçbir zaman bir şehir ya da Osmanlı da eyalet ismi olmamış. Hem Neo-solcuların ağzında da duymadık. Demek ki hiçbir zaman böyle bir yer olmadığı gibi olsa da gericiliğin çekim merkezi olmamış.)(Bak Nihal, burada bile "Yeni Anayasa"dan bahsettim. Daha ne yapabilirim? Tamam söyleme, biliyorum.)

Her şeyin iyi olmasını isteyen insanlar, hayatın bir kavga olduğu detayını atlamaya pek hevesli ya da bu gerçekle yüzleşme konusunda pek bir isteksizlerdir. Hayatları gasp edenler(Gaps etmedim Kuran çarpsın derlerse de siz inanmayın. Ama Kuran'ı bilmeden Kuran satmaya çalıştı diye tutuklananlar kadar da masum sanmayın tüm değerlerinizi satmaya kalkanları. ki Kuran demişken de unutmayın; Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir, kafataslarını açıp da kan falına bakmayın. Halkı halklara ayırmaya da kalkmayın.)

Obuyoldahepyürürbazentanıdıklarınıgörürhergünherşeyinaynıolduğubuyerdebirtekinsizlikvarilerdebugüniçindekötübirhismivardiyesorsamsöylemezamabenimhayaliolmadığımınfarkındadeğilgaliba

da ne mi alaka?

Yok bir alaka, değişen şarkının etkisinin ellerimi ele geçirmesiyle gerçekleşen eylemin basit bir yansıması.

...

Hayatımızı gasp edenler diyorduk.
İsterler ki susalım.(Oğlu dahil.)

Birileri gelsin, bize tekme tokat saldırsın. Sonra bize tekme tokat saldıranlara alkış tutarak bazen konuşup bazen susarak destek olanlar, aynı tokadı yediklerinde "siz beslemediniz mi size saldıran canavarı?" dedik diye kötü olan biz olalım.

Hatta nefret yanlısı olalım ve o zaman soralım:

Çantasında bonibon(içinde 27 tane)(Ki bundan sonra onun yerine kuru üzüm taşımaya kararlı, hem de bonibon kutusunun içine koyarak) ve petito taşıyan, merdiven korkuluklarında(onlara da neden korkuluk diyorlarsa, ben hiç korkmadım aksine korkularımdan onlardan sıyrıldım. Belki korkuluk, korkulardan sıyrılmalık'ın kısaltmasıdır. O zaman olur, tamam.) parmaklarını yürüten, üstüne gerizekalı yazan çöp kutusunu kafasına geçiren ve en büyük hobisi tavana bakmak olan bir kişi ne kadar nefret yanlısı olabilir ki diye soracağım ama sorma, çünkü onu BİLEMEN.

Şunu yapan bunu neden yapsın ki dediğimizden geldi her şey başımıza. Kişi kendinden bilir işi sorusunu kötüler değil de iyiler sorunca sadece, herkes kendi evinde deplasmanda, hem de çoook uzun bir süre. "İnsan bunu neden yapsın ki?", "İnsan neden yalan söylesin ki" diye düşüne düşüne geldiğimiz nokta "İnsan bunu nasıl yapar ya" değil mi?

Öyle. Demek ki o ok zehirli. O zaman o oku atmayacaksın arkadaşım. (Okları benimsemiyorsan da ekmeğini yemeğe devam etmeyecek, ambleminden çıkaracaksın ki kafalar rahatlasın. Kartlar açık oynansın.)

Bahar, sevdiğim parçalar derken Yeni Anayasa işin içine girince nasıl da gerildi ve grileşti yazı değil mi?

İşte bu, Yeni Anayasanın -ki kendisi özel konuşmalarında resmiyeti bir kenara bırakalım. Bana bölünme anayasası diye de hitap edebilirsin diyorMUŞ- toplumda yaratacağı tepkinin ufak bir etkisi.

"Bendenkalanherşeyiatyadauygunbirfiyatasatşimdiönemlideğilimartıkeskisigibiolmazolsadaaynısıolmaz"
diyor ya parçada, aynısını bu ülkenin yönetimini gasp edenler de söylüyor da sözler üst satırdaki gibi bitişik bir hissiyatla söylendiğinden anlaşılmıyor.

Peki siz hiç, bin yıl süren güzel şeyler gördünüz mü? Ben görmedim.

Ankara'ya bahar geliyormuş.
Ama bahardan daha tehlikeli şeyler daha hızlı gelirken edebiyatı sevmek ihanet etmek gibi geliyor insana ki gelmemeli aslında.

Belki de hala payımıza düşen güzel şeyler vardır.
Gelirken bir yere takılmışsa da,
bekleyelim o zaman geç de olsa gelir düşüncesine saplanıp kalmayalım.

Biz bir şey yapmazsak,
kimse gelip de "sen çayına şeker attın ama karıştırmayı unuttun" diye gelip çayını karıştırmaz.
Çay görürse HES kurar, karıştırma hakkını da senin iyiliğinden yana olanda kullanmaz.

Bir gün bu ülkede her şey düzeldiğinde, o kötü günler yüzünden siyaset dışı okuyamadığımız, yazamadığımız hatta siyaset dışı yazıların içine bile güç ve hile kullanarak sızan tüm grilikler için İstikbal mahkemeleri kuralım. Tanıtım müziğini de Deniz Tekin yapsın.

Başka bir şarkının başında söylediği gibi,
dili bozarak
ergence bir tavırla:

"bıktım, bye."

Misilleme Kurşunkalem
8 Mart 2016 1544
Ankara

3 Mart 2016 Perşembe

Ajitasyona Saplanmanın Dayanılmaz Hafifliği



Kişilerin dedikleri üzerinden kişilere yanıt vermek, olayın kişiselleşmesi ihtimalinin etrafında dolanmak demektir. Fakat eğer bir kişinin yaklaşımı, bir düşünce yapısının daha doğrusu bir "akıl tutulması"nın vücut bulan haliyse mesele artık toplumsaldır.

Bu durumda da yazmak kaçınılmaz olur, olmalıdır da.

Şair ve yazar Murathan Mungan, 48. SİYAD Türkiye Sineması Ödülleri töreninde konuşmuş.

Konuşması da çok alkış almış.( Hatta bunu haber yapan Radikal de konuşmayı "etkileyici ve geceye damga vuran olarak nitelendirmiş. Ne kadar da şaşırtıcı değil mi?)

Ne demiş peki konuşmasında Murathan Mungan?

“Birbirimizin hikâyelerine, hayatlarına ne zaman bu kadar yabancı olduk? Gezi’nin hikayelerine sahip çıkanlar; Sur’un, Cizre’nin, Amed’in, Kürdistan coğrafyasının hikayelerine niye bu kadar yabancılar? Akılları, vicdanları, ahlakları niye bu kadar yabancı oldu?”
"Özgürlüğü hepimiz için istiyoruz. İfade özgürlüğünü hepimiz için istiyoruz. Yaşam ve varoluş hakkını hepimiz için istiyoruz. Sinemanın artık sadece ‘Schindler’in Listesi’nde ya da ‘Sophie’nin Seçimi’nde gözleri nemlenen seyircileri; bugün Sur’da bombalar altında, gözleri oyulan, parmakları, kulakları kesilen, burunları kesilen insanların hikayelerine de gözyaşları kalmış mıdır acaba? Umarım bundan sonra bütün sanatlar olduğu gibi sinema da bize bir arada yaşamanın, kardeşçe yaşamanın; birbirimizin kalplerine, akıllarına, ruhlarına, hikâyelerine dokunmanın imkanlarını daha çok açacaktır. Bizim birbirimize her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var. Hikâyelerimize dokunursak belki gerçeklerimize de daha iyi vakıf olabiliriz.”[1]

***

Türkiye'de kendisini sol olarak tanımlayan kesimin en büyük hatası, kendisini her seferde en doğru, hatta tek doğru görmesi, toplumun yaklaşımından bir mesaj çıkarma kaygısı duymaması, toplumla ortak bir nokta bulmak yerine topluma bir düşünceyi dayatmaya çalışması -ki bunu yapan insanların zihninden de Kemalist=Jakoben eleştirisi eksik olmaz-, ve bu hastalıklı yaklaşımın doğal sonucu olarak da kitleleri hem kendilerinden hem de eylemsellikten soğutmaları.

Bu cenahın dışında gelişen, belki de bu cenahın dışında geliştiği için insanların ortak değerleri üzerinden buluşmasını sağlayarak "birleştirici" bir etki yaratan Gezi Direnişi de bu arkadaşların asla anlamayacakları, anlamak da istemeyecekleri bir "eylem". Fakat kazanımın toplumdaki etkisini görünce de sürekli Gezi'ye yönelik "Benim olacaksın, vurucam kırbacı, vurucam kırbacı" dürtüsüyle hareket etmekten de kendilerini alamıyorlar.

İşte Murathan Mungan da yine aynı hissiyatla yapmaya çalışıyor "Gezi- Sur eşitlemesini. Hatta daha da ileri gidiyor, Amed diyor, Kürdistan diyor.

Öncelikle yine hatırlatalım.

Gezi bir pasif direniş eylemiydi.Halk kendisine yapılan sert müdahalelere bile aynı şekilde karşılık vermedi. Çünkü silahı akıldı. Bu orantısız güçle yaklaştığı için karşısındaki hükümet kolluklarını çaresiz bıraktı. Ağızlarından teori eksik olmayanlar kadar eylem geçmişi yoktu belki çoğu kişinin. Fakat yapılarında "yıkıcılığın", "şiddetin" olmamasının da etkisiyle şiddete şiddetle karşılık verip de sistemin "şiddet bataklığı"na saplanmadılar.

O dönem bu tavrı bile lümpenlikle, burjuvalıkla eleştirenler, sonrasında Gezi kapsamında yapılan "Gazdanadam" festivalinde çok fazla Türk bayrağı olduğu için rahatsız olup etkinliği terk edenler, yine bunu yapan kendileri değilmiş gibi nemalanmaya çalışıyorlar ki yemezler, yedirmeyiz.

Sonrasında devam edelim:

Derdi AKP hükümeti olanlar -ki aklı başında bir birey bu sürecin baş sorumlusunun AKP olduğunu rahatlıkla görebilir-, nerede konumlanıp da kimleri karşısına alması gerektiğini bilir.

Fakat derdi bizzat TÜRKİYE CUMHURİYETİ olanlar, bir ülkenin toprak bütünlüğüne kastedenleri, ülkenin başkentinde bomba patlatanları, bu patlamayı yapan teröristin taziyesine gidenleri görmezler, eleştiremezler.

Çünkü o kişilerden tek farkları, aynı düşünceyi paylaştıkları kişilere nazaran canlarının daha tatlı olmasıdır. Ya da en azından o insanlar kadar insanın, insanlığın karşısında içgüdüsel olarak konumlanmalarıdır. Bu hissiyatları ile çelişen söylem ve tavırları da psikolojide "yansıtma"[2] olarak adlandırılan hastalığın belirtileridir.

Oysa bu süreçte gerçekten insan kaygısı duyan, barış yanlısı olan insanın temennileri bellidir:

Terör örgütüyle ve terör örgütünün uzantılarıyla kararlılıkla mücadele edilmesi. Ve aynı kararlılığın mücadelenin hukuki çerçevede kalması için de gösterilmesinin istenmesi.

Fakat, terör örgütünün emperyalizm ile olan ilişkisine laf söylemeyenler, emperyalizmin kuklalarından birisine sövüp de diğer kuklasını övüp meşrulaştıranlar, askerliğin zorunlu olduğu ülkede -hadi diyelim bu mücadeleyi meşru buluyorsunuz- savaş açılan ülkenin erlerine pusu kurup Başkomutanı ile her fırsatta barışanlara, oynaşanlara, koklaşanlara "Ama bu yaptığınız tezatlık ve kahpelik. Madem en tepedeki ile masaya oturabiliyorsunuz, halk çocuklarını neden öldürüyorsunuz?" bile diyemeyenler, bu söyledikleri ve söyle(ye)medikleriyle niyetlerini de beklentilerini de açık bir biçimde göstermektedirler.

Özellikle Cizre'yi dilinden düşürmeyenlerin, Cizre'nin PKK için her uygulamadaki pilot bölge olması gerçeğini görmezden gelmelerine değinmiyoruz bile.

***

Ankara Bombacısının taziyesine gidilmesi ile Sosyalist cenah bile bu bölücü grup ile arasına mesafe koymaya hazırlanırken bu tarz demagojik söylemlere sığınmak, evinde ölse komşusunun ceset kokusuyla varlığından haberdar olacağı "toplumbilimcilerin", sanatçıların(!) alkışları kadar karşılık bulabilir ancak.

Ki Murathan Mungan gerçekten bu toprakların hikayesini dinlemek istiyorsa 2 gün önce yayımlanan "BORDO" başlıklı yazıyı okuyarak aydınlanmaya başlayabilir. Tabi amacı buysa.

Belki o zaman ülkenin bölünmez bütünlüğü ve huzur içinde yaşamak için en doğru soruyu kendisine sormayı akıl edebilir:

"Neydi bir arada tutan şey hepimizi, birleştiren neydi kaderlerimizi?"

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
3 MART 2016
(Görsel olarak bu fotoğrafın kullanılması, haberi okuyan insanda aynı hareketi yapma isteğini yaratmasından ötürüdür.)

DİPÇE
[2] YANSITMA: Ortada söz konusu bir suç unsuru varsa, suçlu olan ya da suçlu bulunabileceğini düşünen kişinin baskın davranıp suçu başkalarına yıkmaya çalışması olayına psikolojide verilen isim.
Kendisine yakıştıramadıklarını başkalarına yakıştırma. İnsanların iç çatışmalarında kullandıkları bir savunma aracıdır. Kimi insanlar kendilerinde varolduğu halde kabul etmek istemedikleri nitelikleri başkalarında görürler ve eleştirirler. Örneğin kendisi dedikoducu olan bir kimse başkalarını dedikoduculukla suçlar. Bu, düzgülü (normal) olabildiği gibi hastalıksal (patolojik) de olabilir. Birçok ruh hastalıklarında, psikotik sabuklamalarda (hezeyanlarda) çeşitli yansıtmalar saptanmıştır. Yansıtma genellikle dışa yöneliktir, ama içe yansıtma biçimi de vardır.

2 Mart 2016 Çarşamba

İsteyene asarım beyler? Bütün ülkeye asıyorum - Misilleme Kurşunkalem



3 Mart 1924.

Bundan tam 92 sene önce.

Fakat durun!

Önce birazcık daha gidelim o tarihten geriye.

-Maksat karşımızdakinin kafa yapısı daha net anlaşılsın, nasıl yaklaşım gösterilmeli sorusunun yanıtı ile birlikte-

(Hem hilafet ile saltanat malum, marketlerde satılan deterjan-yumuşatıcı misali birbiri ile bağlantılı, koyniş koyniş, birbirine yapıştırılmış halde)

1 Kasım 1922.

Komisyon saltanatın kaldırılma konusunu tartışıyor. Tartışıyor ama boşa tartışıyor. Çünkü olan olmuş, giden gitmiş. Fakat tarihsel bir gerçeklik yüzümüze tokat gibi vuruyor:

"Hürriyet düşmanlarına hürriyet verilmez."

Herhangi bir konunun demokratik bir çerçevede konuşulmasını önce kaale alınmak, sonra haklı sanılmak, sonra da karar veren olmak sanan tipitipler ıh mıh deyince Baba giriyor devreye:

"
Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed (musallat da diye biliriz. Tabut çivisi gibi yapışmış da m.k.) olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır."

Yani anlayacağınız, hilafet ve saltanat bu topraklarda yanlış bir işlem yürüttü. Anadolu uyarı verdi, "Osmanoğulları yanlış bir işlem yürüttü, kapatılmalı(mı)" Baba da dedi ki "aynen".

Sanki Osmanlı Fatih dönemindeki bir evreyi yaşıyormuş da Mustafa Kemal sırf keyfinden imparatorluğu yıkmış sananlar bu sözlerden de ortada yıkılmamış bir Osmanlı varmış da Kemalistler yıkmış algısı çıkarmaya kalkabilir. Fakat sorun değil. Çünkü sadece doğruyu arayıp da anlamak isteyenler bu yazının muhattabı, duygularına sahte belgelerle gerçeklik bahşederek (ancak) bu sayede (uluorta) onlara tapınabilenler değil.

Aslında çok daha açık seçik yazmak gerekiyor bir şeyleri de buna henüz bizim cenah bile hazır değil. Fakat bu hazırlıksız durumdan ötürü de bildiklerimizi yutacak değiliz.

Peki o zaman nasıl anlatacağız da olmamız gereken yere varacağız?

"Kıyı kıyı yüze yüze Asım, göre göre yaza yaza Asım".

***

Kazanılanların ne büyük ve ne kadar hayati kazanımlar olduğunun kaybedildikçe anlaşıldığı süreçteyiz. Tarihin, bu topraklarda "huzur" içinde ve özgürce yaşamak isteyen herkese, "Adam yapmış ama gerçekten de bir bildiği varmış" dedirteceği süreçteyiz. Ne kadar erken ayıkılırsa mevzu, o kadar kolay olur bu gidişin dönüşü.

Fakat ben,
bugün,
anlamlı anlamsız
alakalı alakasız
yerli yersiz
her sözün sonunu "AKSİ HALDE HAKİKAT YENİDEN İFADE OLUNACAKTIR. FAKAT İHTİMAL BAZI KELLELER GİDECEKTİR" ile bağlamak, bitirmek istiyorum.

Çiçek çocuklar bunu da farklı yerlere çekeceklerdir. Çünkü bu topraklarda IŞİD, PKK  varken vahşeti hala Kemalistlerden bekleyenler vardır. (Aralarında bazılarının IŞİDe ayar olması da IŞİD'in PKK pasta paylaşımı derdine düşmesinden ya neyse.)

Peki bu durum umrumuzda mı? (Umuuur! Umuru vurdular.)

Tabii ki değil.

(Peki kim umrumda? Bu yazıyı yazarken masama bonibon bırakan kişi. Kim olduğundan da emin değilim üstelik. Peki neden tam bu anda bunu yazdım da konuyu Musa'nın asası gibi yardım? Çok basit, çünkü boş sandığım bonibon kutusunun dolu olduğunun farkına tam olarak şu an vardım.)

Çoook uzatmaya gerek yok. Şartlar keser ve sapın dönmesini zorunlu kılıyor, daha da kılacak.

O zaman geldiğinde de bizim kimseyi asıp kesmemize gerek kalmayacak.
(Belki Kaan abi ile Türkan ablanın hatrı olsun diye 1-2 kişi.) (Yok be olummm, "Ceku, balım! Üşüyorsan bütün ormanı yakayım" kıvamında bir jest yapmak tabi amacım.)(Yani Latife diyorum Latife! Sadece bir kadın ismi değil.)

Çünkü asmak bir yana bu kişiler, kendilerine -elimizi karın boşluklarına hızlıca hareket ettirmek suretiyle- öpücük sesi çıkaracak bile olsak korkudan, -ihanetlerini de bildiklerinden- ölecek kadar kahpe, tırsak ve alçaklar. (Alçaklaaaar!)(Cüneyt abi efekti.)

Anakronik travmalar yaşayanlar, insanların "“Hürriyet gericilerin elinde oyuncak değildir. Özgürlükler, gericilerin eline bırakılamaz, gericilerin oyuncağı yapılamaz.” noktasına nasıl geldiğini anlayamazlar. Anlamasını da beklememek lazım.

Fakat bu ülkede şüphesiz ki bir şeyler değişecek.

Çünkü biz daha "bitti" demedik. O yüzden de bitmedi, bitmeyecek.
Mustafa Kemal'in bu topraklarda hiçbir zaman yenilmeyeceği gibi.
-yine-
Çünkü bir şeylerin "savunulası" olduğuna o şeylerin sadece  "tek nefret noktaları" tarafından mağdur edilmesiyle ikna olabilecek kişilerden farklı kişiler de var bu ülkede.

Şimdi biz onları topluyor, bir araya getiriyoruz.

Ayrıca getirmek de zorundayız. 

AKSİ HALDE HAKİKAT YENİDEN İFADE OLUNACAKTIR.
FAKAT İHTİMAL BAZI KELLELER
(elle çıkarılan rüzgar sesi)
GİDECEKTİR!

Misilleme Kurşunkalem
3 Mart 1924+92
Ankara
-İçinde hançer de saplı olsa-
Cumhuriyetin kalbi