27 Şubat 2016 Cumartesi

Yüklen Can Dündar, Hakkındır!




Cumhuriyet değerlerine ve Atatürk'e bu kadar saldırıp Kemalist devrim karşıtları HDP'den YCHP'ye, cemaatten AB-D'ye tüm unsurlarla yakın temaslarda bulunurken, göğsüne okyanus ötesinden indirilen "mağduriyet'inle kendine Cumhuriyetçi, Atatürkçü diyenlerin ana profillerinde yine övgülerle karşılanıyorsan senden tek bir ricada bulunmak istiyorum Can Dündar:

Kemalist değerlere daha fazla saldır, aşağıla, karala. Cumhuriyet gazetesi çalışanlarına olan tacizini arttır, kalan tek tük Atatürkçü yazarları da kov, gazetede ulus devlet düşmanlarına daha fazla alan aç.

Kemalizm ile AKP'yi daha da fazla eşitle.

Sen bunları daha da alenen yapacak ve yaptığında niyeti sorgulanmayacak bir potansiyele sahipsin artık.

Kullan sonuna kadar, hakkındır.

***

Bir sistem hükümetten daha çok muhalefeti kontrol altında tutmak ister. Çünkü kukla hükümetleri ayakta tutan sahte muhalefettir.

O yüzden bir Erdoğan da bizim tarafa lazımdı -ki hep lazımdır-. Lakin kan yine aranmadı bizzat hazırlandı. Aranıyormuş algısı yapılır yapılmaz da sunuldu.

Hazır son kahraman Selahattin Demirtaş da çaptan düşmeye başlamışken ağzı laf yapanın yerine kalemi laf yazanın girmesinin tam da zamanıydı.

Artık alkışlar(ınız) ve cep telefonların(ız)ın ışıkları eşliginde oyunda!

Kutlu olsun!

Bol şanş!

Can Dündar'ı seviyoruz!
Can Dündar'ı seviyoruz!

Hüloğğğ!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
27 ŞUBAT 2016

(Yazı dışı not: Kendisiyle pek ilgili olmadığımdan kaçırdım sanırım.

Can Dündar tahliye olduktan sonra kendisinden önce hapse atılan kişilerle ilgili tek bir söz, özür, özeleştiri olarak nitelendirilebilecek bir şey söyledi mi?

Ya da "paylaşım rekorları kıran" yazısında atıf yaptı mı?

Yoksa tahsis edilen sahte muhalefetin tahtından seslenip de Fuller'in "AKP ufalanacak" dediği sürecin dümenine mi geçti?
Hangisi?)

26 Şubat 2016 Cuma

KUTSAMANIZI BÖLMEK GİBİ OLMASIN AMA: NEREDEYDİNİZ? NEREDESİNİZ?

En başından belirteyim. Her ne kadar planlı ve kurgusal olduğuna inansam da hukuksuzlukların bu kadar alenen yapılabildiği "Yeni Türkiye Düzeni"in inşasında payı yadsınamaz olan Can Dündar'ın içeri atılmasına sevinmemiştim, üzülmediğim gibi.

Çünkü bu bir "kader diyemezsin sen kendin ettin" hadisedir. Hukuki olarak doğru bulmuyor olmam olayın ayrı bir boyutu tabi.

Aynı şekilde bir Kemalist olarak günahım kadar sevmediğim -ki düşünsel manada bunun haklı onlarca gerekçesi var- Can Dündar'ın tahliyesine de sevinmedim, yine üzülmediğim gibi.

Popüler kültürün toplum üzerindeki etkisini, sonucunu, kendisine en muhalif kıyafetler biçenlerin bile kendisine dayatılanı nasıl sorgulamadan sahiplenip sadece karşıtlık ekseninde konumlanmasıyla görmekte ve maalesef iğrenerek izlemekteyiz.

(Burada kastedilen, sistem tarafından muhalif gösterilenler değil bu gösterilen kişileri sadece bir noktaya karşıtlığı üzerinden kutsayan insan modelidir.)

Erdoğan'ın Türk siyasetine hediyesidir:
Birilerini kendinden görmek, kendinden değilse de hemen karşıt ilan etmek. Öte yandan da ortak karşıt düşman olması durumunda sadece karşıtlıkta eşitlenmek.

AKP'ye karşı olduğunda HDP'li algılanmak. HDP'ye karşı olduğunda AKP'nin ekmeğine yağ sürmekle itham edilmek.

Başka bir "Üçüncü Yol" yokmuş gibi.

Can Dündar da bu tek boyutlu düşmanlık üzerine yükselen "kahramanlık silüetleri"nden bir tanesidir.(Emperyalizmin de bir tanesidir de konumuz tam olarak bu değil.)

Fakat belki de en önemlisi.

Düşünsel yaklaşım üzerinden Can Dündar kutsanmasını eleştirdiğimizde, birileri kendilerine sistem tarafından yüklenen ses kaydını tekrarlarlar:

"Biz hukuki olarak bakıyoruz olaya. Gazeteciler özgür olmalı."

Öyle mi?

O zaman bu hukuk savaşçılarına sormaya başlayalım:

Madem derdin(iz) hukuktu, sizce haksız yere içeride tutulduğu yine mahkeme tarfından belgelenen Murat Eren'in AYM başvurusu neden hala dikkate alınmadı?

Üstelik Can Dündar'ın talebinden aylar önce Anayasa Mahkemesine yollandığı halde?

Ve siz madem hukuk savunucularısınız. Derdiniz sadece hukuk.

Murat Eren'i neden savunamadınız?

Asker olduğu için mi?

Yoksa popüler kültür ve sistem size bu kişiyi kutsatmadı diye mi?

Hangisi?

...

Demek hukukun üstünlüğü ve yaşamsallığı öyle mi?

Hukukun muhalif tüm unsurları keyfi sindirmesiyle yerle bir olduğu yerde,

Can Dündar değil miydi "Ergenekon" diye kitap yazıp bu kumpaslara ön ayak olan?

Aynı Can Dündar değil miydi hukuksuz yere içeri atılan askerlere "BAŞKA KAPIYA" diyen?

Yine aynı Can Dündar değil miydi Atatürk'ü "sarhoş ve yalnız" gösteren belgesel çeken? (Belki de sipariş üzerine?)

Bu belgesel değil miydi AKP'nin Milli Eğitim Bakanlığı'nın havada kapıp da tüm ilköğretim çocuklarına zorla izlettirdiği?

O dönem 8-12 yaşında olan çocukların kafalarında olası bir Atatürk olumsuzluğunun mimarı değil midir Can Dündar?

Sizin için bu durum normal ve affedilebilir mi?

Hukuk hukuk diye sayıklıyorsunuz ya da böyle çıkıyorsunuz ya işin içinden devam edelim o yüzden:

Amerikan emperyalizminin -ki sizin için bir tehdit, engel ya da düşman değildir-, 2 numaralı adamı geliyor, Can Dündar konusunda hassasiyet belirtiyor, tutuklandığında sosyal medya hesabından ekran karartıyor, sonrasında bir çok insan AYM sırası beklerken Can Dündar'ın talebi bu vesileyle öne alınıyor ve tahliye kararı çıkıyor.

Ve siz bu durumu "hukuki bir zafer" olarak görüyorsunuz?

Emperyalizmin kendi ülkenizdeki sonuca olan "tesiri" hiç mi midenizi bulanmıyor? Zorunuza gitmiyor, rahatsız etmiyor?

O zaman siz 68'de Amerikan askerini denize döken Denizlerin değil 6. Filoyu kendisine kıble yapan gericilerin safındaydınız?

Hangisi?

Hadi dünü de geçtik. Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar içerideyken gazetenin yazarı Mustafa Balbay'ın işine son verildi.

Yine soralım:

Bu işlem "Genel Yayın Yönetmeni"ne rağmen yapılabilir mi?

-En iyimser ihtimal- bu işlem "Genel Yayın Yönetmeni"nden habersiz yapılabilir mi?

Peki siz bu durumla ilgili Can Dündar'dan bir tavır gördünüz?

Görmediniz, göremezsiniz.

Bunu göremediğiniz yerde "Can Dündar bu durum ne iş?" diyebildiniz mi? Diyemediniz.

Çünkü sistem bunu sizin önünüze "AKP'ye karşıysan bunu söyle, savun" demedi. O yüzden sizin "ilgi alanınıza" da böyle bir bilgi düşmedi.

Her şeyi şeklen ve slogan diliyle savunmayı sevdiğinizden içerikler ilginizi çekmiyor artık. Birilerinin 140 karakterle geçtiği özet ya da birkaç sitenin pasladığı haber sizin için savunma mekanizmanızın temeli.

Çünkü bu ülkeyi sevmiyorsunuz.

Bu ülke insanını sevmiyorsunuz.

Çünkü özünde -aksi gibi görünse de- insan sevmiyorsunuz.

O yüzden düşüncelerinizin ayakları bu topraklara basmıyor.

İşte biz buna "Neoliberal" tavır diyoruz.
Yaklaşık 2 hafta önce ülke için en büyük tehdit olan cemaatin gazetesi Zaman ile Cumhuriyet gazetesi aynı manşetlerle çıktı. Hem de iki gün. Haberiniz var mı?


Haberiniz olsa sizin için bir anlam, daha doğrusu bir sorun ifade eder mi?

Aynı Can Dündar'ın Cumhuriyeti, Uğur Mumcu'yı ölüm yıldönümünde anma gereği duymadı. Gazetenin yazarı oğlu o gün için yazı bile yazmadı.

Acaba neden? Uğur Mumcu'nun Can Dündar gibilerin maskesini her daim düşürmesinden olabilir mi?

Hatta geçmişte Can Dündar'ın yalanlarını, intihallerini ortaya çıkaran kişi Uğur Mumcu olduğu için bazı şeyler es geçilmiş olabilir mi?

Özgürlük ve demokrasinin yılmaz savaşçısı olarak nitelendirdiğiniz Can Dündar değil midir kendisine yönelik eleştiri yazıları yazan eski Cumhuriyet yazarı rahmetli Deniz Som'un yazılarını gazete arşivinden kaldırtan?

Aynı Can Dündar değil midir Mustafa belgeselinden sonra Fethullah Gülen ve Said Nursi belgeselleri çekmeye hazırlanan, ülke gündemindeki değişiklikler üzerine bu planlarını beklemeye alan?(Hatta o dönem Can Dündar'ın cemaatten bu işler için peşin para aldığı da iddia edildi.)


Aynı Can Dündar değil midir Ahmet Taner Kışlalı'nın ölüm yıldönümünde gazetenin birinci sayfasında tek kelime yazı yazmayan?

Ama yurtdışında konuşurken de Kışlalı ve Mumcu'nun itibarından faydalanmak için onların adlarını övgüyle anan.

Aynı Can Dündar Cumhuriyeti değil midir AKP'nin mayın eşekleri "Yetmez ama evet"cileri gazeteye dolduran, gazeteyi HDP'nin yayın organı yapan?

***

Örnekler uzar gider.

Murat Eren gibi kişiler zindanda çürütülürken haksız yere, derdiniz sadece hukuksa neden bu duruma sessiz kalırsınız?

O zaman sizin derdiniz hukuk falan değil.

Sizler, tek bir düşmanlığın kör ettiği gözlerle başka düşmanları göremeyerek bir cellada olan nefretini başka bir cellada aşık olarak kurtulabileceğini sananlarsınız.

Maalesef öylesiniz. Çünkü sicili bu kadar kirli ve kirlenmeye de devam eden kişilerin "hukukun ötesinde" savunulmasının başka bir izahı yok.

Çünkü bu kararın "hukuki bir gerekçeyle" çıkmadığını, "hukuki bir karar" olarak alınmadığını görmek isteyen herkes görür.

Yaptığınız, Can Dündar resimlerini sosyal medya duvarlarına asarken Atatürk portresini koyduğunuzu sandığınız yerden indirmektir. Çünkü (düşünsel) bir duvar böyle bir zıtlığı kaldırmaz.

Çünkü siz, Atatürk'ün her şeyi yok edildiğinde ses çıkarmayıp da anca portresi indirildiğinde yaygara kopartanlarsınız. Düşünsel temeliniz simgesel ve yüzeysel. (Yine maalesef)

***

Kumpas davalarının "hukuksuzluğuna" zemin hazırlayan birisinin hukuki muameleye tutulmasını isteriz, bizim gözümüzde bu kişi hain bile olsa.

Fakat bundan bir adım fazlası bile başka bir anlam taşımakta.

Bugün bu yaklaşımınız yüzünden Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyet gazetesi gitti elinizden.

Yarın da Türkiye Cumhuriyeti gidecek elinizden, yanlışınızdan ders almazsanız.

Kapanış, kumpas davalarında alenen öldürülen kahramanlardan Amiral Cem Aziz Çakmak'ın hasta yatağından haykırdığı gibi:

"Kumpascıların yalanına ortak olan Cumhuriyet - Can Dündar, tarih sizi asla affetmeyecek."


ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
26 ŞUBAT 2016

(Bu yazı, yazılarımın genelinde dikkat etmeye çalıştığım yapıcı olma kaygısı dikkate alınmadan doğrudan hedefe yönlendirilerek yazılmıştır. Kırılanlar, parçalarını daha doğru yerleştirmek için bunu bir fırsat kabul edebilir.)

23 Şubat 2016 Salı

Tarihe Düşülen Notlar - 110



En başından belirtelim.

Yapılanlar, Türkiye Cumhuriyeti'ne bizzat kendi meclisinden meydan okumadır.

***

Bir önceki notta Türkiye Cumhuriyeti'nin defin işleminin yapıldığını söylemiştik. [1]

Ve o notta Cumhuriyeti, "Cumhuriyeti kuran parti"ye yıktıracaklarını da belirtmiştik, bölücü söylemlerin CHP'de karşılık bulmasıyla.

Dünya Anadil Günü olarak belirlenen günde CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI Sezgin Tanrıkulu ve HDP Milletvekili Garo Paylan'ın o gün yazdığı iletiler yazıya iliştirilen görsellerde mevcut.

Kaygılarımızla yapılanın ne kadar uyumlu ne kadar uyumsuz olduğu da okuyana kalmış.

Ayrıca Garo Paylan aşağıdaki kartviziti paylaşırken şöyle de bir ek düşmüş:

"TBMM BASIMEVİ kartlarımı Ermenice ve Türkçe bastı. Dünya anadili gününde anlamlı oldu. Darısı bütün dillere..."

***

Tabelalar hazır.

Meclis, yasadışı olan ve ülkeyi parçalama amacı güden Yeni Anayasa çalışmaları için kurulan komisyona -tüm partileriyle- verdiği destekle hazır.

Özel sermaye zaten hazır.

TÜSİAD - MÜSİAD hazır.

(Hükümetin terör yürüyüşüyle birden dış cephesine Türk bayrağı çeken -ki ondan 15 gün önce de terörü kınamak adına Fransız bayrağı çekmişti- TOBB'nin o anki "uyumu" eminim sizi de çok etkileyecektir. Belki de "Zamanın ruhunu anlamak" böyle bir şeydir.)

Ve bölünme tamamen resmiyet kazandığında, ne olduğunu anlamadan ikiden fazla parçaya ayrıldığında ülke -ki bu bahsedilen süreç bu şekilde giderse iki yıldan fazla değil-, birilerinin derdinin kendi dilini konuşma, barış içinde yaşama olmadığını geç de olsa anlamakla bu suçun vebalini bizzat alnının tam ortasında bir mühür gibi taşıyacaksın.

Peki o zaman soralım:

Düştüğün bireysel çıkar derdinle, her şeyden kutsal tuttuğun partinle, partizanlığınla,

bölünmeye, parça parça olmaya hazır mısın Türkiye?

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
23 ŞUBAT 2016

DİPÇE

[1] 
http://bayraktarcagdas.blogspot.com.tr/2016/02/tarihe-dusulen-notlar-109.html

22 Şubat 2016 Pazartesi

Tarihe Düşülen Notlar - 109

Bu fotoğrafta olan, yapılan nedir?
Türkiye Cumhuriyeti'nin defin işlemi.
Defalarca parça parça anlattık, şimdi bir de topluca anlatmaya çalışalım.
1938'den 2002'ye kadar olan hükümetler, emperyalizmin -özellikle ekonomik- beklentilerini karşılamışlardır.
Sadece ekonomik beklentilerin yetmediği, askeri hatta coğrafi taleplerin karşılanmasını istediği yerde emperyalizm, bir projeyi bu topraklarda "seçtir"miştir -bu küstah ve sekter tavra sekter, git! diyemediğimiz için- :
AKP.
Efendisinden aldığı görevle yola çıkan daha doğrusu verdiği vaadler karşılığında tercih olunan iktidarın yürüdüğü dikenli yolun temizlenmesi gerekmekteydi öncelikle.
Bu da muhalefetinden ordusuna kadar toplumun tüm sinir uçlarının törpülenmesi ile mümkün olabilirdi.
Kumpas davalar bu sebeple uygulamaya konuldu.
Kumpas davalarında tasfiye edilenlerin yerine kumpasla varolan kişiler tercih edildi.
Peki bu fotoğraf bize başka neleri anlatır?
AKP ile HDP arasında Türkiye Cumhuriyeti'ne "bakış açısı" açısından farklılık yoktur.
IŞİD ile PKK arasında Türkiye Cumhuriyeti'ne "bakış açısı" açısından fark olmadığı gibi.
PKK'ya yapılan operasyonlar, emperyalizmin uygulayıcısı olma açısından tek tercih kalma meselesidir.
Emperyalizm tarafından son dönemde daha çok parlatılan HDP'nin ekarte edilmesi, onun söylemlerinin ve beklentilerinin CHP tarafından uygulanması öncelikli hedeftir.
(MHP sürece dahil değil çünkü Bahçeli'nin şu sıralar ülkeden daha önemli sorunları var.)
(Vatan Partisi mi nerede? Erdoğan'ın sarayının gölgesi üzerine denk gelmiş Perinçek'in, o yüzden fark edilmemekte.)
10 yıl önce bölücülerin aklından geçiremediği şeylerin şimdi "barış", "demokrasi" adı altında alınabildiği hatta bunların Cumhuriyeti kuran parti tarafından dillendirilebildiği yerde PKK gibi paravanına zarar veren bir örgütü artık neden desteklesin, riske girsin ki AB-D?
...
Bu fotoğraftaki tabela, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kapatıyoruz kardeşim, bitti artık bitti!" demektir.
Bu tabela, ulus-devletin son çırpınışları, yok edilişinin ufak bir yansıması niteliğindedir.
Bu fotoğraftaki tabela, yeni anayasa ile "insan"ların her şeyden önce kimlik olarak öne çıkacağı, hatta sadece kimlik olarak var olacağı ve birbirleriyle kimlik kimliğe çarpışarak bu toprakların Ortadoğulaşmasına katkı sağlayacağının izahı olarak karşımızda durmaktadır.
(2-3 yıl sonra "Ama biz gerçekten barış olacağını sanmıştık, ülkede bomba patlatan teröristlerin taziyesine giden kişilerle verince el ele" demeye kalkan olursa da vurun ağzına kürekle, vatansız kalmışlığın verdiği meşruluk ve öfkeyle.)
Ve önce partim yerine önce vatanım denmediği sürece,
gerisi laftır,
teferruattır,
kendi mezarının toprağını daha özenle kazılmış mezarının içinden itinayla beslemek,
en güzel çiçeklerle süslemek,
çiçeklerin yeterince canlı olmadığından yakınmaktır.
Gördüğünüz fotoğraftaki o yolda, yoldan çıkmak için gaza basan şoförün kontrolündedir Türkiye.
Bu fotoğraftaki tabela var ya,
işte tam da oradadır. Dönüşü olmayan yerden geçmek üzeredir.
Üstelik tabelada her şey yazdığı halde!
Anlamadan "amin" dediğinizden farkı fark etmiyor olabilirsiniz ama yanılıyorsunuz.
O camilerden yükselen ses ezan değil, ölmemiz bile beklenmeden adımıza okutulan selânın ta kendisidir artık.
Ki farkı da barizdir, tabi anlamak isteyene.
Neden mi anlatıldı şimdi bunlar, hem de "Acaba ne anlarlar, partisel reflekslerle karalamaya mı kalkarlar" derdine düşmeden, sere serpe,
Çünkü her şeye rağmen Cumhuriyet yurttaşıyız -şimdilik- bilmekte fayda var diye.
ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
23 Şubat 2016

21 Şubat 2016 Pazar

Tarihe Düşülen Notlar - 108




"Ankara'da askeri personeli taşıyan servis araçlarına yönelik saldırıda yaşamını yitiren TAK üyesi Abdulbaki Sönmez için Van'ın İpekyolu ilçesine bağlı Şehit Fırat Mahallesi'nde MEYADER tarafından taziye kuruldu.
HDP Van Milletvekili Tuba Hezer ile DBP, HDP ve MEYA-DER yöneticilerinin kitlesel olarak ziyaret ettiği taziyeye, bini aşkın yurttaş katıldı." [1]

21 Şubat 2016

***

Bu saldırıyı PKK yapmış, TAK üstlenmiş olabilir. PKK ile TAK, "iyi polis - kötü polis"i oynuyor olabilir, oynamıyor da olabilir.

PKK istihbarat servislerinden birisinin yaptığı bir saldırıyı kendi uzantısına üstlendirmiş de olabilir. Olay PKK'dan tamamen bağımsız da olabilir.

Fakat mesele bu değil.

"HDP Van Milletvekili Tuba Hezer ile DBP, HDP ve MEYA-DER yöneticilerinin kitlesel olarak ziyaret ettiği taziyeye"

Bu açıklama, oluşumlardan ziyade kafaların yani zihniyetlerin terörist olduğunu gösterir.

Bu açıklama, bu "katılım", saldırı ile ilgili herhangi bir HDP/PKK aklamasının yok hükmünde olmasıdır.

Bu açıklama, bu katılım, gerçeği bildiği halde işine gelmeyenlerin sırf inanmak istediği için inandığı söylemlerin ikna ediciliğinin bile ortadan kalkması demektir.

Ve bu "katılım"dan sonra HDP'den insani ve barışçıl beklentiye girmek, böyle bir anlam yüklemeye kalkmak, sadece gaflet ya da delalet ile izah edilebilecek iyimserlikte bir yaklaşım değildir.

Bu kitlesel suç, terörden insani anlam çıkarmak isteyen herkesin omuzlarında, bu kan böyle yaklaşan herkesin ellerindedir.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
21 ŞUBAT 2016


DİPÇE 


[1] http://www.evrensel.net/haber/273149/tak-uyesi-sonmez-icin-taziye-kuruldu (Birincil kaynak DİHA)

Tarihe Düşülen Notlar - 107



"Mecliste teröre karşı ortak deklarasyon yayınlanamadı çünkü HDP imzalamadı."


18 Şubat 2016

***

Neden imzala(ya)madın HDP?

Sen değil miydin oysa "inadına barış" diyen?

Hani "büyük insanlık"tı?

E insanları parça parça eden teröre neden "inat" edemiyorsun?

Mecliste ayakta alkışladığın kişiye "Seni başkan yaptırmayacağız" diyordun da neden teröristlere "sana katliam yaptırmayacağız" diyemiyorsun? Onları da başka yerde başka şekilde onore eder alırsın gönlünü?

Neden bu kadar hassassın?

Hayırdır?

Biliyoruz senin için teröristlerin terörist ve gerilla olarak ikiye ayrıldığını.

Bu saldırıyı kapsamlı bir şekilde kınamak için PKK'nın saldırıyı üstlenmemesini mi bekliyorsun yoksa başka bir terör örgütünün saldırıyı üstlenmesini mi?

Hangisi?

Sorumun muhattabısın Selahattin Demirtaş.

Hani bir ara saldırı sonrası çıkmış, duygu dolu vurgular yapmıştın. Kelime oyunları falan. Hatta etrafımızdaki lümpen, neoliberal muhalif arkadaşlarımız da "Demirtaş'tan sosyal medyayı sarsan konuşma" diye paylaşmışlardı (2.) Cumhuriyet gazetesi ağzıyla?
(Bir insan hem Neoliberal hem muhalif nasıl olabiliyor bunu da hep merak etmişimdir de neyse yeri değil.)

Neden sessizsin?

Neden kınamaktan bile acizsin terörü?

Neden bir cümleyi ağzının içinde geveler gibi sosyal medyaya bırakıp kaçtın?

Neden kaçırılan ve kendisine zorla dayatılan cümleyi kuran tutsak asker gibi yüzün donuk?

Bu benzetmeyi bilerek yaptım, anlaşıldığını görerek kendini özel hisset diye lakin iyi bilirsin bu durumları.

Neden HDP neden?

Neden kınayamadın terörü?

Kimden ürktün, kimi hedef yapmaktan korktun?

...

Sizin gibilere bizim vergimizle maaş ödeniyor, "TC" plakalı özel makam araçlarıyla tur attırılıyor da biz ortalığı yıkmıyor, "çıldırmamız gereken yerde yadırgamıyoruz" ya, mübah bu üslup bize mübah.

Da işte sizden "olumlu" içerikler devşirmeye çalışanlar var ya bunu görmek yerine, ben onu kabullenemiyorum, derdim öyleleriyle.

Çağdaş BAYRAKTAR
18 Şubat 2016

17 Şubat 2016 Çarşamba

EN TEHLİKELİ BOMBA HALA ANKARA'DA


Bombalar patlamış başkentinde.


Patlamış.

Yani ya bir payın var içinde

Ya da durduramamışsın.

Her türlü suçlusun birinci dereceden.

Tam da bu anda çıkıyorsun canlı yayına

Sana bağımlı kanallar sana bağlanıyor hemen.

Fakat sen, tek kelime etmiyorsun patlamayla ilgili.

Derdin yine aynı: (hala) Yeni Anayasa.

Hani utanmasan -ki utanmak pek senlik bir davranış değildir- patlamadan bile anayasa sorumludur diyeceksin.

Ha bu arada hangi sorumlu anayasa;

kurucusuyla seni besleyen,

yaratan,

buna rağmen neredeyse tamamını değiştirebildiğin

-Tabi ülkenin bölünmez bütünlüğü ile ilgili olanların dışında-.

Buna karşın gücünü halkla paylaşacağın hiçbir maddesini değiştirmediğin,

-bu dokunulmazlığa muhalefet partileri de dahil-

Bu anayasa değişmeli, siyasi irade yeni anayasa yapacak güce sahiptir diyorsun;

Parçalara ayrılmış insanların üzerine sıçramış kanını; duygusuz, içselleştirememiş cümlelerle üstünden atmaya bile çalışmadan.

Bu kadar dönmüş gözün.

Senin için her olay tek bir açıdan önemli:

İşime yarar mı yaramaz mı?

Beni başkan yaptırır mı yaptırmaz mı?

Demagojide rekor denemesine devam ediyorsun.

Siz Atatürkçü değil miydiniz diye sesleniyorsun parlamento üyelerine, sanki o parlamentoda Atatürkçü kalmış -en iyi ihtimal çokmuş- gibi.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletin değil miydi? O zaman soralım millete diyorsun.

"Her şeye doğrudan millet karar verecekse parlamento neden var?"diyeceğim (Yok tam o anda bir gülme falan da almıyor artık) ama zaten senin derdin de kaldırmak değil mi ortadan o parlamentoyu?

Kendi doğrularını onaylayan ''yetkililere'' bile tahammülün yok.

...

Bombalar patlamış başkentinde.

Patlamış.

Yani ya bir payın var içinde

Ya da durduramamışsın.

-Sorumlusun-

Bunu inkar edecek kadar da sorunlusun.

Her türlü suçlusun birinci dereceden.

"Bir çıkar uğruna ya Rab bir ülke batıyor" diyeceğim,

Tanrı bile seni yaratmış olduğuna üzgün, pişman, suskun.

Seni kabul edecek toprak var mı?

-aslında toprağa sormak gerek-

Ben bu konuda iyimser düşünemiyorum,

Ülkeye, dünyaya, evrene nasıl bir tehdit olduğunu düşünerek.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
17 Şubat 2016


Yazıyla ilgili düzeltme(17.02.2016 - 23:23):
Canlı yayından takip ettiğim sırada arada verilen ve benim izlediğim malum kişinin konuşmasının canlı yayın olmadığını sonradan öğrendim. Olay odaklı yanlışlık barındırsa da içerik, malum kişinin olaya genel bakışını yansıttığı için yazıyı kaldırmamakla beraber bu dikkatsizlikten ötürü özür diliyorum.





14 Şubat 2016 Pazar

Varlık Diye Pazarlanan Tıklım Tıklım Yokluk - Misilleme Kurşunkalem

Neoliberal çağda yaşamak düştü payımıza.

Yani Neoliberal dönemde sevmek, sevilmek.

Üretilenin bile içinde tüketim olduğu, çoğu zaman üretilenin sadece tüketilmek için üretildiği çağda yaşamak.

Neyi seveceğimize, ne kadar seveceğimize, ne zaman seveceğimize bizim karar vermediğimiz, fakat sanki kendimiz karar vermişcesine sahiplendiğimiz...

Her imkanın olup da hiç imkanı olunmayan dönemlerin varlığını mumla aradığımız yokluklarımızı sırf varlık diye pazarladıklarından kapışmaktayız. Bireysel gelişim ile bireyciliğin itinayla birbirine karıştırıldığı,varlığımız kadar yokluk çektiğimiz dönemlerin en birincisindeyiz.

Geçmişe duyulan özlem, eskinin hep daha cazip gelmesi bir şeylerin ters gitmesinden değilse neden?

Kendimizi sevdiğimiz kadar tahammülsüzüz herkese, her şeye.

Kendimizi kendi ellerimizle diri diri gömüyoruz bedenimize. Ambalaja aldandığımız kadar önem veriyoruz ambalajımıza. Ve ambalajın yanıltıcı olduğunu bile bile yürüyerek samimiyetsizleştiriyoruz iyiye dair ne varsa.

Köklerini beslediğimiz ağacın dallarıyla kavga ederken bu gördüğünüz ve hep şikayet ettiğimiz cehennem var ya, işte o bizim eserimiz.

Kişi kendinden bilir işi. Kişi gizli yaptığını açık açık yapana tepki gösterir. İnsan her şeye bir şekilde uyum sağlayan aşağılık bir mahluktur.
Bu yüzden sormak gerekir:

Bu yaşadıklarımız insan olamamamızdan mı
yoksa sonuna kadar insan kaldığımızdan mı?

Bir şey bir yerlerde ters gitti. Eksik oldu. Fakat ne olduğunu ya bulamıyoruz ya da yüzleşmek işimize gelmiyor.

Sırf 14 Şubat diye her yerden üstümüze boca edilen kalp ve kırmızılığın üstümüze dolanmışlığından sıyrılmaya çalışmak diyorum, ne kadar zor değil mi?

Bana kalsa,

bana sorulacak olsa bir film senaryosunun içine hapsolmak isterdim.
Ya da bir kitabın karakteri. Sadece orada yaşasam.
Asla somutlaşmayacak, okuyanın hayal gücünün kaderine bırakılacak,
bu yüzden de hep büyük kalacak ve bu dünya ile bağdaşmayacak.

Kimse bana sormadığı gibi böyle bir ortam da olmadı.

Olsun.
Yani olmayacaksa da olsun, olmayacak olan değil, olmayacak olması olsun.

Ben hala bindiğim arabada ibre 88'i gösterdiğinde başka bir zaman dilimine geçmeyi ümit ediyorum.

Ha bir de, yukarıda söylemeyi unuttum; bir şarkıda ritm olmayı da isterdim.

Hiç bana hitap etmeyen daha da çekilmez olacağını bildiğin bir dünyada güzel bir şey bulursa tutunmalı insan.

O güzel insanların o güzel atlara binip gittiğini söyleyen insanın bile güzel kalamadığı bir yerden bahsediyorum.

Sorgulama dehlizlerinden sağ çıkan ne kadar güzel şey varsa tüm benliğiyle sarmalı.

Köpekleşerek kalmaktansa adabıyla gitmesini bilmeli.

Sonuna kadar savaşmalı -en başta kendisinden başlayarak-, değiştiremediği yerde de yenilginin vücut bulmuş hali gibi kötülüğe nam saldırmamalı.

Tavanla konuşmalı, kitapla susmalı, sevdiği gazozu içmeli.

Anlaşılmayı bekleme hatasına düşmemeli. Çünkü o beklenti en anlaşıldığın anda bile yıpratma ihtimaline sahiptir. Bu da yine insan olamadığımızdan ya da insanlığımıza hapsolduğumuzdan.

Tabi ki onda da payı var Neoliberalizmin.

Yoksa ben, anlaşılmayı beklemek yerine anlamaya çalışmak üzerine atıp tutmaz mıydım?

...

Dünyaya gönderilen en tehlikeli virüs biziz demişti birisi, bence haklı.

(Göndereni bir bulursam ona da bir-iki çift laf edeceğim.)

Sisteme dokunmayan ama içimizi çürüten öfkeyi doğru yere kanalize edemediğimiz, sevgiyi yalınlaştıramayıp da karşılıklı protokollere dönüştürdüğümüz yerde kalmak bir gitmek tabi ki bir değil, küçükeşit bile değil.

Ama sevdiğiniz eski şarkıları dinleyin. Eskiden beri sevdiğiniz değil, eski olduğu için yeni yeni sevdiğiniz.
Sema Moritz, Tanju Okan gibi kişileri.
O iyi gelir.

Tabi o şarkılardaki gibi duyguların, dünyanın olmayacağını bilerek.

Naifliğini kaybetti dünya diyorum. Belki de hiç naif olamadı, bilemem. Benim bildiğim, benim var olduğum dönemde uğramamış, denk gelmemiş, payıma düşmemiş olduğu. Eğer kendisine naif bir dönem denk gelen varsa anlatsın da dinleyelim.

Hem gerçek ve güzel olan hikayeler kimin hoşuna gitmez, kimi hayata bağlamaz ki?

Misilleme Kurşunkalem
14 Şubat 2016 1736