31 Ekim 2015 Cumartesi

B.G.O - Misilleme Kurşunkalem



Konu ile ilgili şarkının konu ile ilgili kısmı:

"Geçenlerde geldi bana geri
Köpeğinin cenazesine giden biri gibiBeni sevmekten çok öldürmeye meyilli
Eskiden böyle değildi 

Ama olur
Böyle günler olur
Böyle günler olur"

***


Zaman denen b
ıçağı bileylediysen tecrübeyle,

ve her kalan yük koymaya başlarsa b
elli süre sonra ruhunun şakağına,
beynine,

kalanlardan gidenler yapmak son seçenek olmuş olabilir,

demagoji yapma, önce -sus da- dinle.

Öldüre öldüre gidersin beklentileri
yaşamasına izin verdiğin beklentiler seni öldürmesin diye.

Miden bulanır gördüğün maskelerden,
(ama) maskelerden daha çok,
insanların o maskelerin görünmez olduğunu zannetmesinden.

Öfke.
Uyuşan vücut.
Olur öyle arada,
genelde de en istemediğin zamanda,
şakaklarından sızar,
ayak ucundan yankılanır isyan
sızlama.

Süslü kelimelerle saklanmaya çalışırken yalanlar.
-ki farkı yoktur durumun kötü malı iyi ambalajla kitleme çalışmaktan-
söversin yaşadığından yaşatana herkese.
Yapılanlara değil de yapılanların izahına olan hassasiyet,
"Ya bırak" diye haykırtır ya seni,
işte o zaman başlarsın sonunda seninle alakası kalmayacağın bir kişiye dönüşeceğin meçhul yolculuğuna.

"Ulan bir gitsem, daha az karışık olur bazı şeyler bir çok insan adına" der de dürter bir yanın sürüklemeye çalışır da kolundan,
diğer taraftan sakin ol der,
zamana takılma,
acele etme
çıkış zaten tek
ve aynı taraftan.

İnsanların
kendileriyle bağdaşmayan cümlelerinden boğularak ölmeden,
kalabilmek hayatta
göm kendini kitaba
istemsiz takıl imlasına da
yazarına yolla.

Bazen bir işe yaradığını hissetmenin en kolay yoludur çünkü.

İki kişilik yataklarda da tek kişiliktir kabuslar.
Öldükten sonra olmadığına olan inancındaki artış,
öldükten önceki hayatına da inceden tekmeler sallar.

Işık açık kalır.
Karanlıktan korkarsın.
Işık,
korkarsın açık
-seçik olmayan-
karanlıktan
sana yadigar
kalan
gövdendir
gövden
her gün
dünden daha
ağır.

Sağırlaşmak için fazla yaşamışsındır.
Duyduklarından daha fazla bağırır gördüklerin,
ölürsün,
yanar bedenin,
senden küller kalır geriye,
ve de yalnızlık,
ve tabi ki sana hiç sormadan her seferde üstüne zimmetlenen
kahır.

Ya sabır.

***

 Konu ile ilgili şarkının konu ile ilgili (başka bir) kısmı:

"Geçenlerde geldi geri bana
Ne düşündüğümü sordu dedim artık soru sorma
Bazen bazı şeyler ölür
Sebebi böyle günler olur

Böyle günler olur..."



Misilleme Kurşunkalem
31 Ekim 2015
2346 Ankara.







TARİHE DÜŞÜLEN NOTLAR - 104



"PKK, Diyarbakır'daki okul bahçesinde örgütün indirdiği bayrağı öpüp göndere çeken 3 çocuk ile ailelerinin hayatını kâbusa çevirdi. Babaları tehditle işsiz kaldı çocuklarsa okula gidemez hale geldi

Diyarbakır'da 15 Ekim'de okul bahçesinde indirilen Türk bayrağını önce öpüp ardından da göndere çeken çocuklarla ailesine, terör örgütü PKK'nın yaşamı adeta dar ettiği orta
ya çıktı.

Çocuklar o günden bu yana aldıkları tehditler nedeniyle okula gidemezken, anneleri de kimseyle görüşemez hatta evden çıkamaz oldu. Baba Mehmet Hanefi Rezbiç "Seni burada çalıştırırsak, bizi de tehdit ederler" denilerek işten çıkarıldı. "Çocuklarımızla gurur duyuyoruz. Bu bayrak hepimizin bayrağı, bu Vatan hepimizin vatanı. Tek isteğimiz de terörün bitmesi ama bize yaşamı dar ettiler. Çocuklarımıza zarar vermelerinden korkuyoruz" diyen aileler, geçimlerini sağlayıp çocuklarının eğitimlerini devam ettirebilecekleri bir şehre nakledilmek istiyor.

'OKULU BAŞINIZA YIKARIZ' FİKRET SARAÇ (UĞUR SARAÇ'IN BABASI):

O günden beri çocuklarım da, eşim de devamlı tehdit altında. "Bir daha okula gelirlerse orayı başınıza yıkarız" dediler. Bayrağı yerden kaldıran çocuklarımıza "Sizin ne haddinizeydi bayrağı kaldırmak!" diye tehditler savurdular. En küçüğü 6 en büyüğü 14 yaşında 4 çocuğum var, hiçbiri de okula gidemiyor. Dostlarımız bizimle konuşmuyor. Kapı komşularımız bile tehdit edildiler. Eşim de dışarı adım atamaz oldu. Çocuklarımla gurur duyuyorum ama aileme zarar gelecek diye de korkuyorum. Barış, kardeşlik istiyoruz. Yeni bir hayat kurabileceğimiz, çocukların okula devam edebileceği başka bir şehre nakledilmek istiyoruz.

MEHMET HANEFİ REZBİÇ (EMİRHAN REZBİÇ'İN BABASI):

6 çocuğum da eşim de devamlı tehdit altında. Beni de 'daha fazla çalıştırırsak bizi de tehdit ederler" diyerek işten çıkardılar. Psikolojim alt üst oldu. Resepsiyona ben de gelecektim ama bu sefer eşim burada tek kalır, ona bir şey yaparlar diye korkumdan gelemedim. Bu bayrak, bu vatan hepimizin. Bu Kürt'ün de Türk'ün de Çerkez'in de bayrağı. Geri adım atmayız. Ama kendim değil evlatlarım için korkuyorum. Çocuklarımızı alır kaçırırlar diye korkuyorum. Ailemi alıp geçimimi sağlayabileceğim bir şehre nakledilmek istiyoruz. Lütfen bizi buradan çıkarın." [1]


***

En ufak bir olayda, olayın geçtiği yerin sonuna "katliamvar" ekleyen arkadaşlar burada mı?

Peki hoşuna gitmeyen 4 cümleden 2si için "faşist" yaftası vurma hakkını kendisinde gören "özgürlük savaşçıları"?

İnsanlıktan dem vurup, insanlıktan önce insanların etnik kimliğine göre konum belirleyen kişiler:

Böyle durumlarda etnik kimlik de mi yeterli olmuyor mu?

"Bizler HDP Bizler Meclise" sloganıyla bile ülkeyi "Siz" ve "Biz"e bölenlere "Sizler HDP Bizler Hedefe" demiştik.

Sizin buram buram "ben" kokan "biz"inizle bizim "biz"imiz arasındaki ayrımı şöyle yapmıştık bir önceki seçimden önce:

"Bizim için “bizler”, etnik, mezhepsel, sınıfsal bir anlama sıkıştırılamaz, indirgenemez. Hele de şiddeti çözüm olarak asla göremez!

Bizler – sizler meselesi;
Bir arada yaşamak istemekle – istememek ,
bir arada yaşayabilmek için farklılıklarımızı kimlikleştirip de birbirine dayatmayı “özgürlük”, “eşitlik” görmemek – görmek,
farklılıklarımızı elbette kabullenip, saygı gösterip, fakat ortak değerlerimiz ekseninde birleşmek istemek– istememek meselesidir.

“Eşit yurttaşlık” diyerek insanların etnik ve mezhepsel kimliğini birey olma olgusunun önüne koymak değil,
Irk ve mezhep esasına ve vurgusuna dayalı olmadan, insanların sadece ulusun yurttaşları olduğu için eşit haklara sahip olması, yani “yurttaşların eşitliği” meselesidir bizler’in meselesi.

Bizlerin dışında kalır, istediklerini yaptırmak için ya da yaptıramadığı durumda şiddete başvurulanlar…

Bizler; engelizdir o “sizler” için.

“İçinde insan olanı treni taşlamak”, terörün ve o ruhun Türkiye’de ete kemiğe bürünen hali HDP’nin yaklaşımının özetidir.

O treni taşlar. Fakat o trenin içindeki insan mıdır, kendisini gibi düşünen insan var mıdır -ki elbette vardır-, umursamaz.

Kuruya yaşa bakmaz!

O yüzden HDP gibi “sizler” oldukça

“bizler” hedefteyizdir."
[2]

O yazıda taşlanan trendi, trendeki insanlar.
Bu yazıda tehdit edilen -yöntem farklı da olsa- yine insan(lar).

Çünkü terör ve terörden beslenen unsurlar, tehdit ettikleri kişinin diline, ırkına, dinine bakmaz.

Hatta insandan da saymaz.

Kendi istediklerini yapıp yapmadığına bakar.

Yapmadığında da gözünün yaşına bakmaz.

Örneğin bu olayla ilgili Selahattin Demirtaş'ın açıklamasını duyan oldu mu?

Ya da HDP kanadından birisinin?

Peki tam tersi durumlar olsaydı haberle ilgili, o zaman tavır ve tepkiler ne olurdu?

"T.C" yine bir anda katil ve faşist olur muydu, olmaz mıydı?

Çocuklar yine algıların önüne sürülür müydü, sürülmez miydi?

En ağır demagojik bombardımanlar medya üzerinden topluma servis edilir miydi, edilmez miydi?

"Bu olay HDP'nin oylarına nasıl katkı sağlar"a kafa yorulur muydu, yorulmaz mıydı?

Yanıt aklınızda bile değil, vicdanınızda.

Teröre dur de, yarın kendi başına gelmeden.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
31 EKİM 2015


DİPÇE

[1] http://www.gazetevatan.com/pkk-bu-kez-onlari-tehdit-etti-879068-gundem/
[2] http://www.milliiradebildirisi.org/sizler-hdp-bizler-hedefe-cagdas-bayraktar/


30 Ekim 2015 Cuma

Hangi Emin Çölaşan?



Sözcü gazetesi yazarı Emin Çölaşan, 29 Ekim 2015'te bir yazı yazdı. Hem de Cumhuriyet Bayramında yazdı.

Hayır, bu yazıdan daha önceki yazılarında yaptığı sistem içi yönlendirmelere ve tek kutuplu düşmanlıkla o kutup dışındaki her şeyi -terör örgütü de dahil- meşrulaştırma sürecine olan katkısına değinmeyeceğiz. Aynı yazıda yaptığı HDP yönlendirmesine de.

Yapacağımız, yazısı üzerinden söylediklerini yine başka bir yazısı üzerinden irdelemek, irdeletmek ve açıklama beklemek.

Yazısının Fethullah Gülen cemaati ile ilgili olan kısmı şu şekilde:

"Burada açıkça söylüyorum… Bugüne kadar hakkında nice yazılar yazıp mahkemelik olduğum Fethullah ekibinin, başka bir deyişle cemaatin, terörle ilgisi olduğuna hiçbir zaman inanmadım.
Şimdi piyasaya adına FETÖ dedikleri en son terör örgütünü sürdüler (Fethullahçı terör örgütü).
Cemaati yok etmek amacıyla, durduk yerde, aslı astarı olmayan yeni bir dandik örgüt yarattılar.
Hiç kimse bu sözde terör örgütünün hangi silahlı eylemi gerçekleştirdiğini bilmiyor! Devlet belgelerinde, savcılık iddianamelerinde ve mahkeme kararlarında böyle bir bilgi ve belge yer almıyor.
Taktik çok ilginç!
Hükümete karşı olanları terör örgütü ilan edeceksin!

...

Bugün Fethullah’ı terör örgütünün başı ilan eden faşist iktidarın yakın geçmişte çevirdiği dümene çok kısaca göz atalım.
“Ergenekon terör örgütü(!)” ve “Balyoz darbecileri(!)” diye masallar uydurmuşlardı. Böyle terör ve darbe örgütleri yoktu. Ama kendilerine karşı olan yüzlerce aydını ve subayı tutuklayıp içeri tıktılar, yıllarca hapis yatırdılar.
Amaç toplumu bu yolla korkutup sindirmekti.

...

İşin acı tarafı neydi, anımsayın!..
Bunlar olurken, şimdi benzeri kendi başına gelince haklı olarak ağlaşan cemaat hep alkış tuttu ve AKP’ye destek verdi… Çünkü o zaman aralarında henüz çıkar kavgası patlamamıştı. Cemaat AKP’nin taşeronluğunu ve tetikçiliğini yapıyordu.
Şimdi aynı haksızlık ve hukuksuzlukla kendileri boğuşuyor.
Atalarımız “Etme bulma dünyası” demiş, doğru söylemiş.

...

Biz gerek Ergenekon ve gerekse Balyoz davalarında elimizden geleni korkmadan yaptık, haksızlığa uğrayan o insanlara hep destek verdik.
Her iki dava da fos çıktı.
Bugün de aynı desteği cemaate karşı sergilenen haksızlık ve hukuksuzluğa karşı veriyoruz." [1]

***


Yeniçağ gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ, İmamların Öcü adında bir kitap yazdı.

Kitabın alt başlığı:

"Türk Silahlı Kuvvetleri'nde Cemaat Yapılanması".

Kitabın ilk basımı bundan 5 ay önce Mayıs 2015'te yapıldı.

Ve Nihat Genç ile birlikte bu kitaba önsöz yazan Emin Çölaşan hatırlayalım orada ne demişti:

"(...)
Aradan haftalar geçti... Son gördüğümde yine yorgundu ama mutluydu. Gözlerinin içi gülüyordu:

-Abi kitabın sonuna geldim. Çok güzel oldu, çok şeyi belgeledim.

Coşkuyla anlatıyor, beni de heyecanına ortak ediyor.

Ben böyle bir yazar hiç görmedim. Türkiye'nin neredeyse bütün cezaevlerini gezdi, araştırdı, tutuklulularla söyleşiler yaptılar, onları bize anlattı.

Her yerden belge topluyordu, kitap için dört dörtlük bir arşivi olmuştu.
Kendisinden söz istemiştim:

- Kitap baskıya girmeden önce bana getir, bir göz atayım.

Bir gün kitabı getirdi, ben de bir göz atmak için eve götürdüm!

Fakat daha ilk birkaç sayfayı okuyunca gördüm ki bu kitap göz atmak için değil, baştan sona bir solukta okunmak için yazılmıştır.

Bitirince açtım telefonu, Yavuz'u kutladım.

***

İmamların Öcü bir Türkiye gerçeği. Çok acı bir gerçek ama ne yazık ki öyle.
Devleti Cemaate teslim eden, yaptıklarına -işine geldiği sürece- göz yuman, sonra da onlarla hırlaşmaya başlayan Tayyip'in eseri.

Yavuz Selim Demirağ olayı tam da göbeğinden yakalamış, kendi yaşam öyküsünden de kesitler verip belgelemiş, anlatmış.

Adına cemaat denilen bu topluluğun nerelere nasıl sızdığı...

Türk ordusundaki Cemaatçiler...

Askeri liselerden Harp Okulları'na gelen, Cemaat'e girmeyince kovulan öğrenciler...

Kurulan tezgahlara sessiz kalan komutanlar...

Yavuz Selim Demirağ bu kitapta büyük bir iş başardı, önümüzü açmış oldu...

Çünkü böylesi ilk kez yazıldı. Sevgili gazeteci arkadaşımı kutluyorum.

Ellerine sağlık, pislikleri deşifre edip vatan hizmeti yaptı."
[2]

***

İnsan sormadan edemiyor:

Hangi Emin Çölaşan?

Çünkü "İmamların Öcü" kitabı, cemaatin nasıl bir örgüt olduğunu, hatta terör örgütü olduğunu, bir devlete alenen nasıl saldırdığını, insanlara ve kurumlara neler yapıldığını Emin Çölaşan'ın da yazısında sık sık vurguladığı gibi "Belgeler" ile kanıtlıyor.

Bu kitabı okuyan, beğenip önsöz yazan birisi, bundan 5 ay sonra bu tarz bir yazıyı nasıl yazar?

Daha önemlisi neden yazar?

Etik kavramını önemseyen okurları açısından Emin Çölaşan'ın bu konuda işi zor.

Çünkü öncelikle İmamların Öcü'ne yazdığı önsöz hakkında bir açıklama yapmak zorunda.

Sonrasında 29 Ekim yazısından ötürü önsöz yazdığı kitabın yazarına bir açıklama yapmak zorunda.

Ve de daha önemlisi, -özellikle mevzubahis AKP olduğunda birilerine çok rahat biçimde "koyun", "göbeğini kaşıyan adam", "cahil", "biatçı" diyebilen- Emin Çölaşan okuyucuları, bu konunun peşini bırakmamak zorunda.

Zamanında Uğur Mumcu'ya sormuşlardı, neden "Sakıncasız" adında bir tiyatro oyunu yazdığını, o da şöyle açıklamıştı:

"Bunu da şu nedenle yapıyorum: Bir caydırıcı etkisi olsun, herkes görüşünü cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi terkedip kaçmasın. Amacım o."

Biz de aynı amacı taşıyoruz.

5 ay önce "Cemaat adında bir yapılanma vardır, bunlar devlet kademe ve kişilerine saldırıyor, devleti işgal ediyordur" deyip, 5 ay sonra da "Fethullah ekibinin, başka bir deyişle cemaatin, terörle ilgisi olduğuna hiçbir zaman inanmadım." diyemesinler, dediklerinde de bunun hesabını versinler diye!


ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
30 EKİM 2015



DİPÇE 


[1] http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/emin-colasan/simdi-cemaati-savunma-zamani-971875/

[2] İmamların Öcü, Yavuz Selim Demirağ



29 Ekim 2015 Perşembe

Pişkinlik Ata Sporu Olunca...




28 Ekim 2015.
Koza grubunun yayın organlarına kayyum atanınca, atanan kişi de Sabah gazetesinin yetkilisi olunca cemaat medyası kıyameti kopardı.
"Bu özgür basına darbedir" dediler.
"Hukuka aykırıdır" dediler.
Tamam,
diyelim haklısınız.

Peki o zaman sormak lazım:
2004 yılı.

TMSF, Uzan grubunun tüm şirketlerine el koyduğunda ne yaptınız?

Sustunuz.

Hatta susmakla da kalmadınız.

Çünkü o dönem el koyulan Star medya grubunun Yönetim Kurulu Başkan Danışmanlığı ve Genel Yayın Danışmanlığına kim atandı?

Haluk Örgün.

Yani?

O dönem STV'nin Ankara temsilcisi olan kişi!

Bu görevlendirmede Fethullah Gülen'in özel ricası olduğu çok sık gündeme geldi.

Haluk Örgün'ün ilk işi ne oldu?

Yaklaşık 400 kişinin işine son verdi.

Buyrun size "Özgür Medya"...

Cemaatin en önemli özelliklerindendir, kendi yaptığıyla başkasını suçlamak, ya da başkasına yapılan kendisine yapıldığında "ilk mağdur olan" gibi davranmak.

Tabii yerseniz.

Çağdaş BAYRAKTAR
29 Ekim 2015

Tarihe Düşülen Notlar - 103



29 Ekim 2015.

"Can Dündar Cumhuriyeti"nin birinci sayfası.

Cemaat medyasını aklamak için Cumhuriyet bayramını, Atatürk'ü kullanmak.

Ne demeli buna?

Gaflet?

Delalet?

İhanet?

Peki buna şaşırmalı mı?


Tabii ki hayır.

Can Dündar yönetimi değil miydi, olduğu "taraf"ı en başından belli eden?

"Tehlikenin farkında mısınız?" diyen İlhan Selçuk'u hedef yaparken cemaat kanalları, gazeteleri, ömründen çalarken yılları,

gazeteden konuk yazar sıfatıyla İlhan Selçuk'a saygısızlık yapma fırsatı vermedi mi "Umudun farkında mısınız?" başlığını tersten yazdırarak Sırrı Süreyya'ya?


Yine aynı kumpas davalarda hedef olurken gazete yöneticileri ve yazarları olan İlhan Selçuk ve Mustafa Balbay, Ergenekon'un müdahillerinden olan ve davayı destekleyen Sezgin Tanrıkulu'na açmadılar mı Can Dündargiller gün aşırı sayfalarını?

"Bugün" kendilerinden ayırmadıkları yayın organımsılarının yazar görünümlü tetikçileri değil miydi, İlhan Selçuk'a öldükten 4 sene sonra bile CIA ajanı diye(bile)n?

Utanmadan paravan etmeye kalkmış "Milli" değerleri de şu sözünü kullanmışsınız Ulu Önder'in:

"Basın baskı altına alınamaz"

Madem Atatürk sözlerinden gidiyoruz, biz de şöyle karşılık verelim de kapansın şimdilik perde:

“Aşağı insanların para ile yaptırdıkları basın mücadeleleri vardır. En adi yalanları yaymada basının kullanıldığı olmuştur. Basın ve fikir hürriyetinin karşılaştığı başka tehlikeler de vardır. Basının ve hatta fikir derneklerinin, Millî hükûmetin tesirinden kurtularak, siyasi veya ekonomik gizli amaçlara alet olmasından korkulur. Basının para ile satın alınabilmesi, uluslararası yüksek para aleminin basın üzerinde gizli tesiri veyahut sadece yabancı devletlerin örtülü ödeneklerinin etkisi, işte bunların kamuoyunu kandırma ve yanıltmasından tamamıyla korkulur. Fakat, hürriyetten çıkacak bu kötülükler asla çaresiz değildir. İlk önce basın hürriyetine yasal bir sınır çizilir. İkinci olarak gazeteler, özel bir teşkilat kurarak bununla kendi üzerlerinde ahlaki bir tesir meydana getirirler. İlk zamanlarda, bir işten başka bir şey olmayan gazetecilik, sosyal bir müessese haline gelebilir. Bundan başka, halkın fikrî ve siyasi terbiyesi de bir güvencedir. Halk, çeşitli gazeteleri okumaya ve onları birbirleriyle kontrol etmeye ve gazeteci yalanlarına inanmamaya alışır. Bütün bunların üstünde, her şeyin açık olması sayesinde iyi niyetin gelişeceğini ve çok önemli meseleler üzerinde iyi niyet sahibi insanların daima çoğunluğu oluşturacağını kabul etmek uygun olur. Çünkü, ‘Her zaman dünyanın yarısını ve bir zaman dünyanın hepsini aldatmak mümkündür. Fakat, bütün dünyayı her zaman aldatmak mümkün değildir.’ Tecrübe göstermiştir ki, insanların her şeyi söylemelerini önlemek asla mümkün değildir. Fakat, Millî terbiye ve büyük manevi kuvvetlere karşı hükûmetin uygun şekilde hareketi sayesinde, isyankâr fikirlerin yayılmasına müsaade etmeyecek sosyal bir çevre yaratmak mümkündür. Herhalde, her şeyin söylenmesine müsaade etmek ve bunun karşısında söyleyenlerin harekete geçmesini bekleyerek tedbir almakla yetinmek anlamsızdır. Bütün halkın harekete geçtiği gün, onları durduracak kuvvet yoktur. Doğal olarak bir sağlığı koruma olduğu gibi, sosyal bir sağlığı koruma da vardır. Her ikisi aynı prensibe dayanır. Maddî mikropları yok etmek mümkün olmadığı gibi, manevî mikropları da yok etmek mümkün değildir. Fakat, şahsın vücudunda fizyolojik bir sağlık yaratmak mümkün olduğu gibi, sosyal bünyede de manevî bir sağlık yaratmak, bu şekilde bir direnç ortamı hazırlamak mümkündür.” [1]

Çağdaş BAYRAKTAR
29 EKİM 2015


DİPÇE

[1] Afet İnan - Atatürk'ün El Yazıları




Tarihe Düşülen Notlar - 102



29 Ekim 2015 tarihli Millet gazetesinin manşeti.

***

İşte bunlar bu kadar aşağılık insanlar.

İçlerinde o kadar büyük kin var ki, 

yaşadıkları, yaşattıklarını anlamalarına ya da itiraf etmelerine bile yetmez.

"İktidara biat etmeyen "özgür basın"a kanlı darbe" imiş.

O iktidarın çıkarlarınız gereği köpeği olduğunuz yaklaşık 12 sene boyunca neydiniz?

O 12 sene boyunca gerçek manada muhalif tüm yayın organları hukuksuz biçimde tasfiye edilirken koca puntolarla "BASIN KADAR YARGI DA HÜR" diyen siz değil miydiniz?





Zulmün böylesi 12 Eylül'de yaşanmamışmış.

Kanser olduğu için 6 aylığına tahliye olacak kişi için bile "Topluma zarar vermeyeceğine dair" savcılıktan onay isteyen siz değil miydiniz?

Kuddisi Okkır'a yaptıklarınızı ne çabuk unuttunuz?

İlk kez bir basın kuruluşuna zorla girilmişmiş.

Kumpas davalar kapsamında ART, Kanaltürk, Oda Tv'ye yapılanlar neydi haysiyet yoksunu insanlar?

Cumhuriyetin 92. yıl dönümünü buruk kutluyorlarmış. 

Ulan o Cumhuriyetin altını delik deşik edip de temellerine dinamit koyan siz değil misiniz?

Sizin Cumhuriyeti 92. yılını buruk kutlama sebebiniz, Cumhuriyetin 92 yaşına girmesidir, hatta bizzat Cumhuriyetin ta kendisidir.

"Tarih bunu da yazacaktır" demişler bir de utanmadan.

Sizin ihanetinizi, kahpeliğinizi, Allahsızlığınızı yazmaktan telef oldu tarihin eli, nasır bağladı. Başkasına yer kalmadı kitabın kara kaplı olanında.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
29 EKİM 2015





28 Ekim 2015 Çarşamba

ÖZGÜR MÜ BASIN?


Birileri "özgür basın susturulmaz" diye terane tutturmuş.

Bir arkadaşın tabiriyle aç parantez hukuk her zaman herkese lazım. Ve her zaman herkes için hukuk kapa parantez.

Ülkeyi, kılcal damarlarına kadar girerek işgal etmeyi hedefleyen ve bu amaç doğrultusunda tüm kumpasların öncüsü olan BAŞKA bir TERÖR ÖRGÜTÜnün paçavrası olmak ile özgür olmanın bağlantısı, ihtimali nedir?

Ayrıca "Hukuksuz" biçimde basılan kuruluşların yönetim mekanizmalarındaki kişiler, gazeteci değil TETİKÇİDİR.

Bugün kendilerini tartan, bizzat kendilerinin ayarını bozduğu kantardır.

Kumpas davalarında sızdırılan sahte belgeler,
kişilerin özel hayatını mahveden haberler, manşetler,
Onur intiharlarında elinize bulaşan kan
ve sizler;
İntihar eden kişinin intihar şekli üzerinden bile insanları karalayacak kadar şerefsiz, haysiyetsiz, onursuz ve insanlıktan nasibini alamamış Allahsız kişilerdiniz.

Ne oldu?

Attığınız bumerang size mi döndü?

Tüm hatlarınızla hücuma çıkıp yüklenirken Cumhuriyetin tüm kazanımlarına, yine beraber yürüdüğünüz ve şimdilerde siyasi olmayan sebeplerle ayrıldığınız suç ortağınız az adamla yakaladı da size mi yüklendi?

Kumpas davalarında kurduğunuz cadı kazanlarında kaynatırken bu ülkenin aydınlığını, "Hukuka saygılı olun" lakırdısı düşmüyordu dillerinizden,

hayırdır?

Neden bu güvensizlik?

Yoksa kendinden mi biliyor kişi işi de
çektiği gibi çekiliyor fişi diye
yaygara koparıyor,
birden hukuk, özgürlükle doluyor,
pankartları ve
her biri sorsan demokrasinin afişi?



Yeri gelmişken söylemekte fayda var.

Bizzat yaşayan ve yaşananlara gerçek anlamda tanık olan herkes görür ki; Fetullah Gülen Cemaati bu ülke için en büyük tehdit ve tehlikedir.

Bugün en büyük düşmanı Erdoğan gören, Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin diyen, Erdoğan'dan daha kötü ne olabilir ki diyenler,
-görünen o ki- yağmurdan kaçarken doluya tutulduğunu acı şekilde öğrenecektir yakın zamanda.
Burada amaç, birilerinin ne mal olduğunu anlatırken başka birilerini AKlamak değildir.

ÇÜNKÜ TÜRKİYE'DE ŞU AN KÖTÜLERİN SAVAŞI VARDIR. SAVAŞAN ARASINDAKİ MESELE SİYASİ DEĞİL, TAMAMEN "DUYGUSAL" VE YÖNETİM ERKLERİNE SAHİP OLMAKLA İLGİLİDİR.

Kumpas davalarında kendi vekillerine sahip çıkmayanlar, bugün özgür basın diye tetikçilerin kapılarında paspas olmaktalar.

Belki de "bir kaset nelere kadirdir" kimileri için?

Bilemeyiz.

Bugün hala kumpas davalarında olan biteni görmeyen, tarihsel süreçte doğru konumlan(a)mayan insanlar, popüler kaygılar ve gözlerini kör eden "tek odak nefreti" ile birilerine paravan, pankart oluyorlar.

Ayıptır.

Tarihin defterinde bunlarda herkesin hanesine itinayla yazılır, unutulursa hatırlatılır.

Hukuki açıdan yapılanlara tepki gösteririm ama sorarım:

Bugün hukuksuzluklara maruz kalanlar, hukuku diri diri toprağa gömerken neredeydiniz?

Hukuksuzluğun Türkiye'de inşaası sırasında lokomotif olanlara "Gördünüz mü, hukuk herkese lazımmış" diyebilir misiniz?

Peki Cem Aziz Çakmak?
Muzaffer Tekin?
İlhan Selçuk?
Türkan Saylan?
Murat Özenalp?
Ali Tatar?
Berk Erden?
Dolaylı dolaysız onları kim öldürdü?
Ve kim geri getirebilecek?

***
Bu kavgada bizim taraftan kimsenin eli su verebilecek itfaiyenin hortumuna gitmez.
Giden o el de taş olur taş!
Bizden söylemesi...

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
28 EKİM 2015

25 Ekim 2015 Pazar

Muhalif Basın; Yersen?





"Çetin Altan ve Çetin Altan gibiler hakkında ne düşünmeli?" sorusu akıllara gelince Uğur Mumcu'nun 1984 yılında BBC'ye verilen röportajın bir kısmını anımsamakta fayda var:

"Nuri Çolakoğlu: Bir de tiyatro yazarlığına daldınız çıktınız diyeyim, iki tane oyun oldu şu ana kadar.
Uğur Mumcu: Evet, daldım da, henüz çıkmadım. O da çok derin bir alan. Tiyatro alanında pek iddialı değilim. Fakat yazdıklarımı bir de sahneye koymak istiyorum. İki oyun aslında, yazdıklarımın sahnelenmiş şekli. ''Sakıncalı Piyade'' biri, ''Sakıncasız'' da ötekisi.

Nuri Çolakoğlu:
 Biri Sakıncalı, diğeri Sakıncasız...
Uğur Mumcu: Sakıncalı şu. Düzenin sakıncalı gördüğü insanlar... Onları anlatıyorum. Sakıncasız, eskiden Marksist olup da görüşleriğini değiştirip bugün sağcı olan, gününü gün yapan, köşe dönen eski devrimcilerle ilgili. Bunu da şu nedenle yapıyorum: Bir caydırıcı etkisi olsun, herkes görüşünü cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi terkedip kaçmasın. Amacım o.

Nuri Çolakoğlu:
 İnsanların görüşlerini değiştirmesine karşı mısınız?

Uğur Mumcu: Hayır değilim, insan olumlu anlamda değişiklik gösterir, dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, ben de 20 yıl önceki düşüncemi koruyor değilim. Ama aynı çizgide yürüyorum. İnsan görüşlerinde çok köklü değişiklikler de yapabilir, ama ne karşılığında? Önemli olan bu. Şimdi bakıyorsunuz, 20 yıl, 25 yıl önce Yön Bildirisi'ne imza atmış. Yani ne demiş? "Kalkınma devlet eliyle olur". Şimdi de "Kalkınma devlet eliyle olmaz, özel sektör eliyle olur" diyor. O zaman bakıyorsunuz bir asistan; şimdi profesör, holding profesörü. O zamanki aylığıyla şimdiki aylığını karşılaştırıyorum, yeterli bir sonuca ulaşıyorum."

***

Ölünün arkasından konuşmak pek hoş bir şey değildir. Fakat kişiler, bir düşüncenin, bir hareketin yansıması haline gelmişlerse de bunlar açık biçimde dile getirilmelidir.

Çetin Altan ve Altangiller, ülkede "dönekliğin" sembol ve öncü isimleridir.

Neoliberalimizin evlatlarıdır.

Çetin Altan, "Yetmez ama evet" zihniyetinin tohumlarını atan kişilerin başında gelir.

İşte bu bağlamda "Sözde" halkçı, muhalif Birgün ve Cumhuriyet gazetelerinin Çetin Altan'ın ölümünü nasıl ve ne şekilde verdiğini görmek, onların kendilerini konumlandırdıkları "doğal" yerini de anlamamızı sağlayacaktır.

Sistemin, emperyalizmin süresi dolmakta olan bir tercihine olan eleştirilerinizi, daha düne kadar onla yanyana yürüyen ve seçimler sonrası yine yürüyebileceğini açıkça konuşan ve "daha fazla desteklenmeye başlayan" oluşum ve partileri destekleyerek yapıyorsanız, sizin yaptığınız muhalefet değil, sistemin "tercih değiştirme" sürecini meşrulaştırmaktır.

Sizler bu oyunu oynamaya devam ettikçe, bizler de (sizlere ait olan)parmağı değil de (beslendiğiniz, taraf olduğunuz) güneşi göstermeye devam edeceğiz.

Çünkü "
Parmak güneşi gösterdiğinde, yalnızca aptallar parmağa bakar.”

Çağdaş BAYRAKTAR
25 Ekim 2015







21 Ekim 2015 Çarşamba

Başlıksız(5) - Misilleme Kurşunkalem


Yaklaşık bir saat oluyor,(Yazı bitip yayına hazırlanırken iki)
-ufak sıyrıklarla da olsa- bir 21 Ekim daha bitti.
(Çok şükür)

Hafiften başımı çevirerek -Hande gibi boynumu döndürmeden- baktığımda gördüklerim:

Kışlalı anıldı,
Podolski gol attı
Zaman makinesinin "ileri" tarihine gelindi.
 


Sena yazdı yazdı
Yazısı okundu
Cem Karaca açıldı
"Bu son olsun" dinlendi.
Bu son olmadı.

Aslında bu kadar kısa tutsam yazıyı, anlamak isteyene yeterli mesajı vermiş olurum. Fakat kendimi Bekir Coşkun gibi hissetmemek adına devam etme taraftarıyım.

Nerede kalmıştım?

Bana ait olmayan bir yerde.
Ve yerin bana ait olmaması gerçeği, kaldığım yerdeki insanın insanlığın meşalesini taşıyor olduğu gerçeğini değiştirmez.

Yasin'in oyundan çıkartılmasına olan öfkemi de dindirmez.

Yutupta açılan parçaların arasına giren reklam, reklamı o araya sokanın görüldüğü yerde dövülmesine sebep olur, benden söylemesi.

Tam da o anda "Tanju Okan kafası nasıldır acaba?" sorusu kallavi şekilde merak edilesi, edilmesi.

Kafamdaki masanın üstünde dururken kafamın içindekiler, birden bir hareketle savrulur elin tersiyle,
yerle yeksan,
(yerle bir),
yerlerden yerlere.

Onların yerine bir pikap konur, pikabın içine de bir plak.

Esin Engin'in sesi inceden inceden sızar yüreğe, derinlere:

Gurbet içimde bir ok her şey bana yabancı 
Hayat öyle bir han ki acı içinde hancı 

Sevmek korkulu rüya yalnızlık büyük acı 

Hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı 

Acı. Buruk bir acı.
Bu sözleri yazan Şennur Sezer çok yakın zamanda ayrıldı aramızdan. Sessiz sedasız gitti, kapıyı bile çarpmadan.

Sözlere müzik yaparak ruh katan Teoman Alpay gideli ise 11 yıl oldu nasıl olduğunu anlamadan.

TSM'ye bir çok eser kazandıran Teoman Alpay, kıymeti anlaşılmadan, ürettiklerinin karşılığını alamadan yalnız biçimde öldü. Hatta ölmeden önce ayağı kesilmek zorunda kaldı -iddiaya göre- içtiği sigaradan.
Yakınları terk etti.

Ne acıdır, bu halet-i ruhiye içinde, halet-i ruhiyesini anlatırcasına yaptı son güftesini:

"
Böyle mi esecekti son günümde bu rüzgar
Bütün kuşlar vefasız mevsim artık sonbahar
Unutmuş ellerimi eşim, dostum, sevdiğim
Kalbim acılarla hep bölünmüş dilim dilim
Bütün kuşlar vefasız mevsim artık sonbahar"

Konu hangi ara nasıl buraya geldi, hiç bilmiyorum.

Normalde bu moda girdiğimde Erkut Taçkın'dan "Beyaz Ev"i dinler, olaysız dağılırdım.

21 Ekim bitti.
Ruhumuzun en güzel parçalarından birisini bıraktık toprağa ki toprak bu konuda pek iştahlı çıktı.

Yazıldı sayfaya cümleler, kitap dosyasından sıçradı,
medyaya sızdı.

Şimdi müsaadenizle,
kaldığımız yerden devam etmeli
insan olmanın en aşağılık özelliğinin ona verdiği yetkiyle unutmaya, uyuşmaya, alışmaya.

Ama soran olursa "İnsanlık"tan dem vur,
fiyakalı nutuklar salla,
Hatta kendi çelişkinden kendi yazına da serp biraz,
elini adaletsiz ve korkak alıştırma!

Misilleme Kurşunkalem
22 Ekim 2015
Ankara 0137


13 Ekim 2015 Salı

Hangi "Milliyetçilik"?


Milli maçlar için Konya'nın seçilmesi kesinlikle tesadüf değil.

Konya'nın seyirci kitlesi, kitlenin siyasi görüşü, öncelikleri ve "milliyetçilik" kavramının içini doldurma şekli (Milliyetçilik sanılan ama özünde ümmetçilik olan yaklaşım), ülkeyi yönetenlerin ülkeye ve dünyaya vermek istedikleri "Yeni Türkiye" mesajının algı sahasının parçaları.
Tekbirin Türklük ile bir bağlantısı olabilir mi?
Daha doğrusu tekbirin Türklük kavramı ya da milli maçla alakalı bir önceliğinin mantıklı izahı olabilir mi?
(1551'den beri Protestan olduğundan tek tanrı inancına sahip olan İzlandalılara Arapça "Tanrı uludur" demenin bir üstünlük olacağına inandıklarından tercih ediyorlarsa da ayrı bir trajedi)
Her maç öncesi ve sonrasında "mehter marşı" çalındığı yerde "10. yıl marşı" duyulabilir mi?

Bir gerçekle yüzleşmekte fayda var:

Bir insan hem ümmetçi hem de milliyetçi(ulusçu) olamaz.

Çünkü bir insan aynı anda hem birey hem kul olamaz.
(Ümmetçiliği savunmak ile müslüman olmak birbirinden farklı şeylerdir. Burada reddedilen kesinlikle bireysel inanç ve özgürlükler değildir.)

Milli maçı sunan spikerler bile enteresan vurgular yapıyor. Sanki 2 yıl önce "Mustafa Kemal'in Askerleriyiz"i sansürleyen, andımızın okunması sırasında seyircinin sesini kısan kendileri değilmiş gibi.

Bu tarz bir "Milli" yorumun, "Milli" algının birleştirici olması söz konusu olamaz. Aksine Ulusal devlete saldıranların ekmeğine yağ sürer.

Bu tarz bir yaklaşım, sadece halkın duygularıyla kontrgerillayı aynı seviyede gören, algılayan ya da algılatmak isteyen, "Şehitler ölmez vatan bölünmez" sloganından güneş görmüş yarasa gibi rahatsız olan yazarımsıların işine gelir.

Neden bu topa girdik?
Neden mi bu topa girmek gerekir?

Çünkü, çünküsünü Uğur Mumcu anlatıyor:
"Sahte milliyetçiler"in elinden bu bayrağı almak, bütün devrimcilerin ortak amacı olmalıdır. Çünkü, "proleter uluslar"ın bağımsızlık bilinci, antiemperyalist kavgadan geçer. Çünkü, özünde ulusallık ve sınıfsallığı taşıyan "gerçek milliyetçilik", anti-emperyalist çizginin odak noktasıdır.
Egemen sınıfların yüzlerindeki "milliyetçilik makyajını" silip atmak, başta işçi sınıfı olmak üzere, yurdunu ve ulusunu seven herkesin görevidir." (13 Nisan 1979)

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
13 EKİM 2015

11 Ekim 2015 Pazar

TERS AÇI




Beyin jimnastiğine başlamadan önce bazı bildiklerimizi yazı sırasında da tekrar hatırlamak için en tepeye yazmakta fayda var.

1- Ülkeyi şuan yönetenler, kendi çıkarları için her şeyi yapabilirler, çoğu zaman yaptılar da.
2- PKK bir terör örgütüdür. Her tür saldırıyı yapmıştır, yapmaya da devam edecektir. Hatta daha kötülerini yapacaklardır.
3- Ülkede olan patlamayı engelleyemeyen MİT, görevi gereği bu olayın birinci dereceden sorumlusudur.

Devam edelim.

AKP'nin her seçim öncesinde kullandığı "taktikler" ve eylemler vardır. Örneğin her seçim öncesinde Doğan grubuna saldırır. Her seçimden önce ayaklar altına aldığı milliyetçiliği kullanmaya kalkar.

Bunlar karşılık buldukça da kullanmaya devam eder.

Örneğin yine MİT- Hükümet destekli olduğu iddia edilen Diyarbakır ve Suruç patlamaları da yine eğer iddialar doğruysa bu kategoriye konabilir.

Bu patlamalar sonrasında HDP oyları artış gösterdi, AKP yerinde saydı.

Yani bu tarz patlamalar, AKP'ye olumlu manada dönmüyor. Mutlaka bu çıkarımı yapan AKP üst düzey yetkilileri olmuştur.

O zaman soralım: Bu durumda Başkentte olan bir patlama, AKP'nin çok fazla işine yarar mı?

Üstelik Başkentte olan bir patlama, ülkeyi yöneten insanların ülke güvenliğini sağlaması konusundaki potansiyelini kendi kitlesinde bile sekteye uğratır.

Bunları yazarken en başta belirtilen 3 seçenek asla akıldan çıkmasın.

Şimdi olaya daha farklı bir açıdan bakmak için tersten soralım bazı soruları:

Haklı eleştirilerin içinde patlama ile ilgili "MİT'in neredeyse arka bahçesinde patladı bombalar" dendi.

Peki, bir bombanın, Hem Saray'a, hem MİT'in binasına hem de Emniyet'e çok fazla uzak olmaması -hatta Genelkurmay'a da-,

Erdoğan'a bir mesaj, gözdağı olabilir mi?

Rusya'nın da sahaya aktif olarak inmesinden sonra birileri, "Rusya seçeneğini aklından bile geçirme, sana senin şah damarından yakınız, bunu gör" demek istemiş olabilir mi?

Hatta bu aşamada Hakan Fidan ya da Efkan Ala gibi en yakınlarından birileri de kendisi gibi devredışı bırakılıp, bunlardan bir tanesi de bizzat "Amerikan bağlılığını göstermek" adına olayın içinde olabilir mi?

Böyle bir durum olduysa şunu da hesaba katmakta fayda var:

Böyle bir zaafiyeti asla itiraf edemez Erdoğan. Çünkü bu itiraf, kendi yumuşak karnını gösterir, kendisine olacak saldırılara direnç kazandırır.

Buna kafa yorunca akla Davutoğlu'nun yaptığı açıklamadaki "Terörün her türlüsüne karşıyız" tarzı daha çok kendilerine yönelik kullanılan bir söylemi kullanması, normalde hiç bir şekilde ilan edilmeyen "ulusal yas"ın ilan edilmesi, bu ihtimallerle alakalı mıdır, değil midir soruları geliyor.

İlk aklımıza gelenler üzerinden olaylar hakkında fikir yürütmek en kolay olanıdır. Bizi yanlışa daha kolay yönlendirir.

Bu sorulara nefretimizi ya da sevgimizi bir kenara koyarak yanıt ararsak, belki kukladan ziyade kuklacıyı görebiliriz.

Çağdaş BAYRAKTAR
11 EKİM 2015

Kitle aşağılamanın dayanılmaz hafifliği




"O arkandaki inek gibi oy çoğunluğu anlasa da anlamasa da" dedin ve aydın oldun değil mi Bekir Coşkun?

Televizyon izlerken insanın ağzından istemsiz dökülen kelimelerin benzerlerini alt alta koyduğun zaman yazı oluyor değil mi?

Ama önemli değil, yıllarca yazıp da yazılarında bir kez olsun "çözüm" üretmemen, sistemi eleştiriyormuş gibi yapıp da sistemin başka seçenek ve tavırlarına gülücükler saçan da sendin oysa?

Hem "Ermenilerden özür diliyorum" kampanyasına imza atarak destek verip, sonrasında HDP'ye oy verin diyebilip, daha sonra da Atatürk'ü ağzına alabildin her seferde.

Sen ve senin gibiler inek, koyun desin, birileri de bunları duyup kendinden geçsin. Çünkü böylece kendi sorumluluklarını başkalarına sorumsuzluk olarak paslayabilsin.

Çünkü senin için AKP'ye oy vermek koyun olmak iken, "Yoksa AKP'nin ekmeğine yağ mı süreceksin" dayatmasıyla sözde muhalif partilere oy vermek, vatanseverliği ve sorumluluk sahibi olmayı emperyalist ülkelerin 7/24 saha çalışması yaptığı ülkede 4 yılda bir oy vermeye indirgemek de en büyük dahilik değil mi?

Sen ve senin gibilerin ve sen ve senin gibilerin yazılarında keyfe gelenlerin yaratacağı etki sosyal medyada 10 dakikadır.

Okunursun,
keyif verirsin
ve unutulursun.
Çünkü kalıcı bir şey bırakmak, üretmek gerektirir.
Sen, senin gibiler ve yazıların,
bunlardan mahrumsun(uz)

Ve adımız gibi eminiz, 
bu ülke bir gün yeniden ayağa kalkmak için ayaklandığında,
okunmayacak esameniz,
Siz bu kavgada belki karşı taraftan değil gibi yansıtsanız da
halktan taraf da değilsiniz.

Çağdaş BAYRAKTAR
11 EKİM 2015

10 Ekim 2015 Cumartesi

Terörün "Sık kullanılanlar"a eklenmesi




Bir ülkenin başkentinde patlama oluyorsa:
Ya istihbarat teşkilatı bu patlamayı engelleyecek gücünü kaybettiğinden engelleyemiyordur.
Ya istihbarat teşkilatı bu patlamayı engellemek istemiyordur.
Ya da istihbarat örgütü bu patlamanın bizzat "içinde"dir.
Bunu engelleyecek gücün yoksa, miting öncesinde mitingin yapılmaması ile ilgili önlem alırsın. Duyuru yaparsın.
(Gerçi bu saatten sonra yönetenlerin yaptığı duyurunun "toplumsal" kaygı duyacağına inanan kalmış mıdır, bu da başka bir konu.)
Eğer diğer iki seçenekse zaten geçmiş olsun.
Sen, kendi başkentine sahip çıkamıyorsan bu durum, ülkeyi yönetemediğinin göstergesidir.

(Ayrıca patlamanın olduğu yerin MİT merkezine uzaklığının 4,5 km olduğu söyleniyor)

***
Bu saldırı kime yarar, kime yaramaz?
Ayakları ve yürekleri bu topraklara basan insanlara yaramaz.
Ülkenin bölünmez bütünlüğünü savunanlara yaramaz.
Gerçekten barış ve huzur içinde yaşamak isteyenlere yaramaz.
Korkuyla, baskıyla kitleleri susturup, hizaya getirmek isteyenler bu durumun kendilerine yarayacağına inanırlar ama uzun vadede onların da işine yaramaz.
Bir ülkede birden fazla "şiddet" ve "terör"den beslenen, şiddeti ifade dili olarak kullanan "yapılanma" varsa, bu tarz saldırılarda birisinin "hedef" olması diğer(ler)inin "mazlum" olmasını sağlar. Sadece onların işine yarar.
Bir yandan şiddet, bir yandan ülkeyi yönetenlerin bazı yaptırımları uygulamasına "meşru" zemin yaratır. Diğer yandan da ülkenin bütünlüğüne karşı olup, durumdan "faydalanmak" isteyen örgütlere de saldırı için meşru zemin yaratır.
Kaybeden her halükarda Türkiye olur.
Ekranların arkasında durumla ilgili "el ovuşturanlar", ekranlara çıkıp en çok bu olaylara "tepkiliymiş" gibi rol kesecek olanlardır.

"AKP nefretinin HD(P)KK'yı meşrulaştırması" ile "HD(P)KK nefretinin AKP'yi aklaması" ve olayların sadece bu iki algı arasına sıkışarak değerlendirilmesi sadece kaosu ve dayatılan "mekanizma"yı destekler, diri tutar.

Çağdaş BAYRAKTAR
10 Ekim 2015

5 Ekim 2015 Pazartesi

HUKUK DEVLETİ VE TERÖR


"Terörle mücadele eden devlet, eğer gizli bir örgüt kurarsa başında bu işi kaybetmiş demektir. Devlet gizli örgütle terörle uğraşmaz. Yani karşı örgüt kurarak. Devlet yasal güçleri ile uğraşır."
Suikast sonucu aramızdan ayrılan Orgeneral Eşref Bitlis böyle demişti 1992 yılında.
Eşref Paşa'nın sözlerine ilave yapmalıyız: Aynı şekilde devlet, devletin kurumlarında ve yönetiminde "geçici" ama kalıcı gibi davranan hükümet, kolluk kuvvetleri hukuk devletinin temsilcileri olduğunu asla unutamaz.
Devlet yasal güçleri ile "yasal çerçevede" mücadele eder.

Öte yandan da terör kaostan beslenir. Bunun için her şeyi kullanmaya, kendisine göre yontmaya çalışır. Yerine göre kara, yerine göre gri propaganda yöntemleri ile saldırır.

Bu durumda terörle mücadele eden birimlerin en çok dikkat etmesi gereken şeylerin başında şeffaf olmaları ve haklı oldukları mücadeledeki haklılıklarına leke düşürmeyecek şekilde davranma zorunlulukları gelir.

Terörle mücadelenin ulusal ve uluslararası platformlarda saygınlığını, haklılığını sekteye uğratacak davranışlar, sadece terör örgütünün işine gelir.

Hukuk devletine aykırı olarak yapılan uygulamalar, halkı terör örgütünün kucağına iter.

Bir kişinin yaptıklarının yasalarda suç olarak karşılığı varsa, yargılar ve cezasını infaz edersin. Yasayı uygulayacak gücün yoksa da yasayı değiştirirsin.

Hukuk devleti olmak bunu gerektirir.

Bugün, kendi açından ülkenin yararına gördüğün bir "hukuksuzluk", yarın başkalarının kendince ülke yararına gördüğü bir hukuksuzluğa yol açar. Sonra adalet göreceli hale gelir. Kaos kaçınılmaz olur.

***

Terörle sonuna kadar mücadele edersin. Etmek zorundasındır da.

Yeterince mücadele etmeyen, hatta görevini ihmale uğratan kişiler hakkında en ağır cezalandırılması talebinde bulunursun.

Ama sen, adli sürecin dışında kendi adaletini tahsis etmeye kalkamazsın! Keyfi davranamazsın!

Mercimek kadar bile beyni olan birisi, bir terörist cesedinin araba arkasından sürüklenmesinden kimin fayda göreceğini, kimin zarar göreceğini bilir. Kimin propagandasına katkı sağlayacağını bilir.

Eğer bu gibi işlemleri yapanlar, yaşadıkları ortamın yarattığı psikolojik tahribattan ötürü böyle şeyler yapıyorsa, bu kişiler mutlaka psikolojik destek almalı ve cezalandırılmalıdır.

Bu tahribat ortamının yaratılmasına dolaylı dolaysız destek verenler de aynı şekilde ihmalleri doğrultusunda cezalandırılmalıdır.

Mevcut ortamda bu gibi potansiyeli olan görevliler ise derhal bölgeden uzaklaştırılmalı, hava değişimi almalıdır.

Amacı terörle mücadele etmek olan hiçbir kurum ve yetkili, böyle bir hareketin getirisinden çok götürüsü olacağını kestiremiyor olamaz.

Bu gibi olayların olmasında "dış güç" ve "provokasyon" parmağı varsa da yetkililer bu durumu derhal ifşa etmeli ve yaratılacak algı operasyonunu tersine çevirmelidir.

Terörle mücadelede silahla mücadele olmazsa olmazdır.

Ama terörle mücadele de sadece silahlı mücadele ile olmaz.

Psikolojik harbi kaybeden bir devlet teröre karşı başarılı olamaz.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
5 EKİM 2015

Aynen devam(!)

Aferin, çok güzel, böyle devam edin.
Sorulduğu zaman Sosyal Demokratlık taslayın, Milliyetçilik taslayın, Atatürkçülük taslayın, Kemalistlik taslayın.

Ama hiç kendi derdinizden soyutlanıp da etrafınıza bakmayın.

Lafa gelince ümidi gençlikte görün.

Ama o gençlik ne halde hiç kafa yormayın.

Üniversiteler açıldı, devlet yurtları AKP kampları gibi, oraya giremeyenler ise cemaatin hedefi.

Zaten kurmuşlar düzeneği, çağırmalarına bile gerek yok.

Cemaate, uç sol örgütlere, AKP'ye ya da terör örgütüne sırtını yaslamayan ve üniversite kazanan çocukların neredeyse tamamının barınma ve burs sorunu var.

Gidin Kredi Yurtlar Kurumu binalarının önüne.

İnsanlar hala sıra bekliyor. Bir çoğu "Devlet yurdu olmazsa burada kalamam, okuyamam" durumunda.

Ama siz yaralı parmağa işemeyin.

Bir gün dışarı çıkıp da harcayacağınız "çerez" parasından feragat edip de bir çocuğa karınca kararınca yardım edeyim demeyin.

Böyle devam edin.

Sonra "ülke neden bu halde" deyin.

Sosyal medyadan ahkam kesin. Ha bir de bu kaygıları duyan ve kendini paralayan insanlara saldırmayı "siyasi duruş" zanneden haysiyet, onur ve insanlık yoksunları var.

Onları kasteden cümle kurarak "var" saymak bile hata belki de.

***



Hiç kafanıza takmayın, bu çocuklar ne yapar, ne eder, ne yer ne içerler, nerelerde kalırlar.

Muhalefet partilerinin zaten umrunda değil. Çünkü seçim var değil mi?

Şimdi aklıma geldi 2010 yılıydı sanırım, mecliste bir ziyaret sırasında dönemin CHP vekili bizi sözde misafir etmişti. Masaya oturduk. Yüzümüze bakma gereği duymadı, biz O'na sordukça özel kalemi sorularımızı yanıtladı. O zaman da dedik: "Sayın vekilim, eğer günü değil de geleceği kurtarmak istiyorsanız mutlaka yurt yapmanız lazım. Başka türlü çocukları ellerinden kurtaramayız. Siz yurt olayını hallederseniz bizler arkadaşlarımızla gönüllü olarak her kademesinde de çalışırız".

Aldığımız yanıt: "CHP'nin parası yok" oldu.

Sonrasında da başka bir vekil girince meclis lokantasına, masasında oturduğumuz vekil, vekil arkadaşına seslendi:

"Görüyor musun, Adana'dan gençlerimiz geldi".

O zaman daha iyi anladık, "vekilim" kelimesindeki "im"den vazgeçmemiz gerektiğini.

O vekillerin biz"im" olmadığını.

Bize faydalarının olmayacağını.

Sivil toplum örgütleri de muhalefet partilerinden farksız. Lütfen kimse elimden ne gelir ki demesin. Mesele "paylaşma kültürü"dür, 1'e 5'e bakmaz. Bu çocuklar sahipsiz ve sahiplenilmeye ihtiyaçları var. Sadece maddi değil, aynı zamanda manevi.

Bugün bunu yapmadığınız her çocuk, yarın karşınızda, karşınıza çıkacak.

Ama siz canınızı sıkmayın.

Bu kafa ve tepkisizlikle Türkiye Cumhuriyeti'nin topu topu 2-3 senesi kaldı.

Atatürk'ün dediği gibi: "Eğer bu Millet parçalanacak olursa genel şerefsizliğin enkazı altında onun bunun şahsi şerefi de paramparça olur".

Biraz daha sabredin, ülke tamamen paramparça olsun, beraberinde de şahsi şereflerimiz. Sonra birbirimize şerefsiz diye hitap eder, bir yere siner, sürüngenler gibi hayatımıza devam ederiz.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
5 EKİM 2015