27 Eylül 2015 Pazar

Başlıksız(3)

Ah şu sebepli ağlama isteklerimize "sebepsiz" diye perde çekişlerimiz...

***

Acı yazıyı farz kılıyor.


Yazıyı farz kıldıran acı, arka planda hep aynı şarkıyı çaldırıyor, içinde ve dışında.

Dışarıda o çalıyor, eve geldiğinde içeride o karşılıyor.

Bu arada epeydir ortada olmayan sarı kedi geri geliyor.

Kenelerinden kurtulmuş ama hala rahatsızlığı var.

Sevginden çok sertliğine ihtiyacı var, garip.

Yaşadıkların, senin için sorunu da çözümü de değiştiriyor.

Hafif dokunarak sevmektense "tatlı-sert" dürtercesine dokunmak zorunda kalıyorsun onun için, ona.

Kalıyor öyle.

Dün ona sorsan sevgiden mayışmak derdi, normal şartlarında olsa ilgisizlikten sıkılırdı.

Bugün ise "müdahale" ile normalleşmeye duacı, acısızlıktan mayışıyor.

Ruhların bu dünyadan göçüp gitmediğini anladığın dönemdesin. "Devri daim olsun" sözünün cümleden ibaret olmadığını idrak ediyorsun.

Sonra sadece üstünü örttüğün acın depreşiyor.

Daha üç ay bile olmamış, doğal.

Beşiktaşlı değilsin ama kazanmasına seviniyorsun. Çünkü biliyorsun ki Amiralin de seviniyor.

Maç sırasında nasıl heyecanlanmış, gerilmiş sonrasında da nasıl sevinmiş, rahatlamıştır diyorsun kendi kendine.

Mezarlığı kabullenmemek sevdaya dahil.

Ne niyetle olursa olsun gömülenin üzerine tahtalar çakmak isyana dahil, inançtan hariç.

Aynı şarkı ince ince yararak geçiyor içinden.

Giderek seyreliyor için.

Sonra şarjın bitiyor yine.

Midendeki asit seviyesinden kaynaklı sorun yaşadığında, sorun ne kadar büyürse ilacın adı ve dozajı o kadar artar. Bazı ilaçlar vardır, kesin çözüm sağlar kısa süreli ama midem gereğinden fazla hassaslaşır sonrasında.

Dün yediğinde dokunmayan yemeğin bugün kokusu mideni bulandırır.

Hayat da biraz öyledir işte.

Uzun vadeli mutluluklar için kısa vadeli acılar çekmek yerine kısa vadeli mutluluklarla teslim edersin gelecek huzurunu gelmeyecek bir yere, birilerine...

Sonra miden kaldırmaz olur hiçbir şeyi.

Her şeyi hissetmek, hiçbir şey hissetmemene yol açar.

Taa ki acın "Hey ben buradayım, unuttun mu yoksa" der de, sen de kabullenemez ve memnuniyetsiz biçimde "Yok canım hiç unutur muyum seni, n'aber nasılsın" dersin, ölü bir ses tonuyla.

Sarı kedi evin önünde uzanıp seni bekler.
Sen belli süreden sonra gitmek zorunda kalırsın.
Şarkı çalmaya devam eder.
Canın da yanmaya.
Çünkü en uzun seferine çıkmıştır Amiral,
artık sen de yarımsın.


Misilleme Kurşunkalem
27 Eylül 2015
Mersin 2252

Gidenlerin ardından yitenler



"Bir yiğit cidasın almış eline
Başın koymuş yiğitliğin yoluna"


Cümleler yarım kalıyor.
Kağıdın boğazında düğümleniyor kelimeler de kelamın boynu bükülüyor.

Kahraman yetiştiriyor Anadolu'nun bağrı,
Anadolu bakmaya kıyamıyor da
birileri
hiç düşünmeden
koparabiliyor
onları
-akıl almıyor-.

Belki kahpece saldırmadan önce dursa,
baksa yüzüne,
insanlık tokat olacak
belki de.

Belki de fark etmeyecek hiçbir şey.
Çünkü o,
ilk anda vazgeçmiş
insanlığından
duygularından
kaygılarından
alınca silahı eline.

Yaş bitti kan kaldı gözlerden akan.
Şen gönderenler yaşlı kaldı
yaslı kaldı,
yerdeki şehit kanının ardından.

Birileri için kötü devam ediyor belki hayat.
Ama bazıları için bu şans bile yok.
Çünkü durdu, duruyor zaman.

Ve yutkunmak,
bakmak bir fotoğrafa,
acıyla
öfkeyle
mahcubiyetle

sadece bakabilmek
bakakalmak
bir yiğidin ardından.

İşte bu da bizim cehennemimiz.
Her gün yapmadıklarımızla biriktirdiğimiz
Bugün sustuğumuzdan
Yarın daha ağır altında ezileceğimiz.

...

Çağdaş BAYRAKTAR
27 EYLÜL 2015


(Şehit Binbaşı Yavuz Sonat Güzel'e ithaf edilmiştir)

25 Eylül 2015 Cuma

KİM SUÇSUZ?


Genelkurmay "haber ajansı(!)"nın açıklaması:
"TARİH : 25 Eylül 2015
SAAT : 11:50
NO : BA-67 / 15
Bölücü Terör Örgütü mensuplarınca, Beytüşşebap / Şırnak'ta Güvenlik Güçlerine 24 Eylül 2015 saat 23.00'da ve 25 Eylül 2015 saat 05.40'ta iki saldırı düzenlenmiştir. Her iki saldırıda da teröristlerce açılan ilk ateş esnasında iki Kahraman silah arkadaşımız şehit olmuş; biri Geçici Köy Korucusu olmak üzere dokuz Kahraman silah arkadaşımız ise hayati tehlike arz etmeyecek şekilde yaralanmışlardır. Yaralı personelin tedavilerine Şırnak Asker Hastanesi'nde devam edilmektedir.
Terörist saldırısına maruz kalan birliklerimiz tarafından derhal karşılık verilerek teröristlere önemli ölçüde zayiat verdirilmiştir. Bilahare insansız hava aracı, hava kuvvetleri ve helikopterler desteğinde uzman personelden oluşan birliklerimiz tarafından yapılan koordineli operasyonlar sonucunda, şu ana kadar bir DOÇKA mevzii ve toplam 34 terörist silah ve malzemeleri ile birlikte etkisiz hale getirilmiştir. Bölgede devam eden operasyonlar kapsamında, etkisiz hale getirilen terörist sayısında artış olacağı değerlendirilmektedir.
Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu menfur saldırılarda hayatını kaybeden aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, şehitlerimizin değerli ailelerine, yakınlarına, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarımıza ve Yüce Türk Milletine başsağlığı ve sabır, saldırıda yaralanan Kahraman silah arkadaşlarımıza ve Geçici Köy Korucumuza acil şifalar temenni ediyoruz.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur."

***

Dağlıca "istisnasını"(!) saymazsak TSK yeniden saldırılar ile ilgili saat hatta dakika belirtmeye devam ediyor.

Ülkeyi yönetenlerin herhangi bir etkinliğine denk gelmediği sürece de zaman belirtmekte sıkıntı yaşamayacak gibi duruyor TSK.

Fakat asıl mesele bu değil.

Ne deniyor ilk paragrafta?
"Bölücü Terör Örgütü mensuplarınca, Beytüşşebap / Şırnak'ta Güvenlik Güçlerine 24 Eylül 2015 saat 23.00'da ve 25 Eylül 2015 saat 05.40'ta iki saldırı düzenlenmiştir. Her iki saldırıda da teröristlerce açılan ilk ateş esnasında iki Kahraman silah arkadaşımız şehit olmuş; biri Geçici Köy Korucusu olmak üzere dokuz Kahraman silah arkadaşımız ise hayati tehlike arz etmeyecek şekilde yaralanmışlardır."
TSK'nın PKK dememesine söylenecek laf yok artık.

Biraz daha yakınlaştıralım fotoğrafı:
"Güvenlik Güçlerine 24 Eylül 2015 saat 23.00'da ve 25 Eylül 2015 saat 05.40'ta iki saldırı düzenlenmiştir. Her iki saldırıda da teröristlerce açılan ilk ateş esnasında iki Kahraman silah arkadaşımız şehit olmuş"
Yani diyor ki:
Operasyon izni verilmediği için, "the süreç" döneminde palazlanan hatta yeri bilinen, hatta daha da abartarak askere el sallayarak karakolların önünden geçen teröristler, kendileri ateş etmeden kendilerine saldırılmayacağını bildiklerinden, istedikleri gibi saldırıp askerlerimizi şehit ediyorlar.
"Kim suçlu" demekten ziyade "kim suçsuz" diyelim bu sefer:

Sadece şehitlere başsağlığı dileyen ama askerlerin "canlı hedef" olmasına kamuoyu oluşturmayan CHP ve MHP suçsuz mu?
(Gerçi Sezgin Tanrıkulu'nun derdi çok daha başka. Ona kalsa askerlerin saldırılar sırasında elleri kolları da bağlanmalı. Malum Türk askeri, ne yapacağı belli olmaz(!))

Askere vur emri verilmediği halde, operasyon izini verilmediği halde sanki TSK PKK'ya operasyon yapıyormuş gibi algı yaratan ve son 1 ayda Sabah ve Star gazeteleriyle neredeyse aynı başlıkları atan yayın organının en tepesinde olan Perinçek suçsuz mu?

HDP zaten teröristin takım elbise giyip, saldırdığı devletten maaş alan hali.

Peki çözüm sürecini sanki kuzeni yapmış gibi algı yaratan AKP, o suçsuz mu?

Üstelik kendisine bağlı valileri izin vermezken operasyona?

Ve esas soru Hulusi Akar'a:
Paşa, olayın mutfağındasın. Askerin canlı hedef ve bir bir katlediliyor.

Diyebilirsin ki "Valiler, bakanlık onay vermezse ben ne yapabilirim?"

Ölüyorsun paşa. Askerinle birlikte ölen senin saygınlığın, üniformanın ağırlığı ve güvenilirliği.

Neden çıkıp da diyebileceklerini yüksek sesle dillendirip de elini kolunu bağlayanı "ifşa" etmiyorsun?

Bunu yapma hakkın varken yapmadıktan sonra PAŞA, 
mevcut durum seni AKlamaya yeter mi?

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
25 EYLÜL 2015

24 Eylül 2015 Perşembe

TERÖR CEHENNEMİ


TERÖR CEHENNEMİ

Terör siyaset üstü bir tehlikedir diyoruz.

O yüzden de "HD(P)KK partilerüstü bir tehdittir" diyoruz.

Teröre prim vermek, şiddete prim vermek, şiddete meşrululuk kazandırarak teşvik etmektir diyoruz.

2 gün önce Kurtalan'da yapılan Kurtalanspor - Karşıyaka maçında olanları Karşıyaka'lı futbolcu Necati Ateş bakın nasıl anlatıyor:

“Çok üzücü bir durum. Maçtan önce her şey çok güzeldi. Bizi çok iyi karşıladılar. Ancak sonrasında İstiklal Marşımız okunmadı. Biz bekledik ama okunmadan maç başladı. Her şeyi geçtim, en çok bana bu dokundu. Kendi ülkemizde milli marşımızı okuyamadık. Taraftarlar, ‘Yaşasın Apo’, ‘Yaşasın Kürdistan’ diye bağırdılar. Taha’nın golü sonrasında verdiği asker selamı da gayet normal. Kendi ülkemizde asker selamı veremeyecek miyiz? Kulüp zaten maçın burada oynanmaması için başvuru yapmıştı ama kabul edilmedi.

 Buraya futbol oynamak için geldik. Bizim siyasetle ya da politikayla işimiz olamaz. Sadece protesto olmadı, maç sırasında kaya parçaları atıldı. Bazıları futbolculara, hatta hakeme geldi. Ancak hakem de doğal olarak korktuğu için maçı tatil edemedi. Buralarda bu ortamda maç oynatılmaması gerekiyor. Taş ve küfürü daha önce de gördük. Ancak dediğim gibi İstiklal Marşı’nı okutmadılar. Bu bana çok koydu. Maç sonunda sahaya daldılar. Allah’tan polis gaz bombası attı, yoksa çıkamazdık. Türk polisi ve Türk askerine teşekkür ediyoruz. 10 dakikada stadı boşalttılar ve bizi güvenle stattan çıkardılar.”




***

SORU:

"Kulüp zaten maçın burada oynanmaması için başvuru yapmıştı ama kabul edilmedi"

Bu başvuruyu kabul etmeyen irade, hangi irade?

a) Elinde bayrakla bir hafta önce milliyetçi pozlarla oy kasan irade

b) Çözüm sürecinde terör örgütü ile masaya oturan irade

c) Son bir yılda TSK'nın 290 operasyon talebinin sadece 8'ine onay veren irade

d) Kendisine saldırılmadığı sürece ordusuna ateş etme emri vermeyen irade

e) Hepsi

"Sadece protesto olmadı, maç sırasında kaya parçaları atıldı. Bazıları futbolculara, hatta hakeme geldi. Ancak hakem de doğal olarak korktuğu için maçı tatil edemedi."

İlk cümle, şiddeti ifade biçimi haline getiren zihniyetin istemediği durumlarda neler yapabileceğinin basit bir göstergesi, örneğidir.

Devamındaki cümleler için SORU:

Hakemi korkutan ortam belliyken hakemi savunmasız ve güçsüz bırakan irade hangisidir?

Şıklar yine yukarıdaki gibi.

***

Bunlar daha iyi günlerimiz.

Terörün ne olduğunu insanlar kendi başına gelmeden idrak edemezse, 

en az 5 tane daha bayrak çıkar dökülen kandan,

bayrağının temsil ettiği vatan toprağının parçalanmasından bahsetmiyoruz bile.


ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR

24 EYLÜL 2015

İNSAN OLMAK YA DA OLMAMAK




23 Eylül 2015.

Arefe günü.

Memleketi Osmaniye'ye gitmeden önce bayram alışverişi için sivil halde dışarıya çıkan Uzman Çavuş Mehmet Ali Sarak,

Diyarbakır Silvan'da PKK'lı teröristlerin saldırısı sonucu şehit oldu.

***

Bu haberi görmeyenler oldu.

Gördüğünde görmezden gelenler oldu.

Sanki ortada terör örgütü yokmuş gibi her şeyi sadece "saray"a bağlayan insanlar oldu.

...

Bir asker, sivil halde PKK'lı teröristler tarafından arefe gününde şehit ediliyor.

Bunu yapan insanların herhangi bir dini kaygısının, hassasiyetinin, saygısının olması söz konusu olabilir mi?

Bunu yapan insanların insanlıkla yakından-uzaktan ilişkisi olabilir mi?

Hadi diyelim bölücüsünüz.

Hadi diyelim ayrı bir devlet istiyorsunuz.

Ve bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti'ne savaş açıyorsunuz.

Bir devlete savaş açan örgüt için hedef, o devletin üst düzey yetkilileri mi olur yoksa o ülkenin masum erleri, çavuşları mı?

Buradan kesinlikle gidin o zaman yetkililere saldırın mesajı çıkmasın.

Mesele sadece tutarsızlığa ve kahpeliğe dikkat çekmek.

Eğer sen, kendince haklı gördüğün dava için ambulansa saldırıyorsan, rütbesiz erlere saldırıyorsan, sivil çavuşlara pusu kuruyorsan, 

senin davan falan olamaz.

Daha önemlisi:

SEN İNSAN O-LA-MAZ-SIN.

Çünkü sen ruhen hastasındır. Her sorunu çözmek için "şiddet" kullanma hakkını kendinde görüyorsun demektir.

Ve senin için şiddet/terörizm, artık kendini ifade ediş, karşındakilerle iletişim biçimidir.

***

Oturduğu yerden ellerinden kayıp giden ülkesi için "sadece" oy kullanmayı çözüm gören, çünkü her şeyin değişmesini hiçbir şey yapmadan çözmek isteyen "sistem sigortası",

yani ulusun yurttaşı olmak yerine seçmen görünümlü ümmetin kulu olmayı içselleştiren kişiler için yaşananlar bir "an", yazılanlar ise cümle sarfiyatıdır.

Öylelerine de bu konu hakkında tek soru sorulabilir:

HDP'yi meşrulaştırmanızı, Selahattin Demirtaş'ı sempatik bulmanızı geçtik.

SİVİL BİR ASKERE PUSU KURUP, ELİNİZE SİLAH ALIP ONU ÖLDÜREBİLİR MİSİNİZ?


Eğer bunu yaparım diyorsanız, eyvallah.


Ama eğer asla yapamam deyip de yine de vazifeyi ihmale sürükleyecek "merhamet"inize devam edecekseniz,

kaçamayacağız bir gerçek var:

Bedeninizin olmasa da ruhunuzun parmak izi o tetiktedir artık.

Bunun hesabını kendi vicdanınıza veremezsiniz.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
24 EYLÜL 2015

23 Eylül 2015 Çarşamba

Bu "kim"in kafası?


Sözcü gazetesinin manşetlerini takip ettikçe insanın aklına tek bir soru takılıyor:
Sözcü gazetesinde "Ulus-devlet" ve "Türklük" kavramını anlayan kimse mi yok?

***

Daha yakın zamanda Necati Doğru'nun kurucu iradenin "yurttaşların eşitliği"ne atıf yapayım derken tam tersi "eşit yurttaşlık" kavramını kullanmasına tanık olmuştuk ki bugün bu duruma bir yenisi eklendi.
23 Eylül 2015 tarihinde yayınlanan sayısında gazete, sözüm ona manşetinden Erdoğan'ın "Yerli ve Milli" aday açıklamasına atıf yapmaya kalkmış.
Özelleştirilen ve yabancılara satılan şirketleri vurgulamasına lafımız yok. Ama sonrasında yazılanlar tam anlamıyla felaket.
Çünkü Sözcü gazetesi yazının devamında resmen "kan falına" bakmış, hatta modern bir şekilde "kafatası" ölçmüş!
AKP'li bakan ve vekillerin etnik veya mezhepsel kökenini incelemiş ve bunu da kötü bir şeymiş gibi ifşa etmiş.
Bilinçli ya da bilinçsiz bu gibi paylaşımlar yapıldığı sürece açıklamaya devam edeceğiz:
Etnisitesi, mezhebi ne olursa olsun, "Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan Türkiye Halkına Türk Milleti/Ulusu denir."

***

Bir kişiyi yerli ya da yabancı yapan etnisitesi, mezhebi değildir.

Eğer ki vurgulanmak istenen, kişilerin yabancılara olan "bağımlılığı" ise, bunun yolu da bu değildir.

Aksine bu yaklaşım tamamen sağlıksız ve getirisinden çok götürüsü olacak bir yaklaşım tarzıdır.

Gazete olarak Erdoğan'ın yerliden, milliden ne anladığını sorgulayabilirsin.

Bu söylemin gerçeklerle çeliştiğini de vurgulayabilirsin.

Ama en başında bilmelisin ki "Türklük" kavramı, "Kültürel" milliyetçiliği esas alır öncelikle.

O yüzden Ulu Önder "Ne mutlu Türküm diyene" demiştir, "Ne mutlu Türk doğana" demek yerine.

Bugünün şartlarında sana normal gelebilir ama "ırk kutsanmasının" zirve yaptığı Hitler, Mussolini dönemlerinde bu söylemin mesajı açık ve derindir.
(Tabii işine gelmezse anlayamazsın)

Hadi diyelim ki tam tersini anlayıp da kan falına bakarak çözüm arayıp kişilere "kimlik" biçmeye kalktın,
o zaman Türkmen kökenli Sırrı Süreyya Önder'i nereye koyacaksın?

***

Ülkenin adım adım bölünmeye götürüldüğü günlerde bu tarz bir manşet ve yaklaşım, etnik ve mezhep kökenine bakılmaksızın yurttaşlara yapılmış bir saygısızlıktır.

Farkında olmadan yapılıyorsa gaflet, delalet, cehalet, bilinçli yapılıyorsa da bölücülük ve ihanettir.

Çağdaş BAYRAKTAR
23 EYLÜL 2015

19 Eylül 2015 Cumartesi

Kavram Muhalifliği


Oturduğunuz yerden "muhalif gazeteci" ayağına, keyfinizi bozmadan sözde "muhalif" gazetelerinizin yıpranmamış köşelerinden yazılar yazıyorsunuz.

Tamam, illa ki hepiniz hain ya da işbirlikçi değilsiniz ama bir zahmet iki kitap okuyup da kavramların ne anlama geldiğini anlasanız?

***

19 Eylül 2015
.

Sözcü gazetesi,

Necati Doğru'nun yazısından bir kısım:

"Çoğunluğun Ankara’da bayrak çekmesine ve “Kardeşiz” diye yürümesine ihtiyaç kalmamalıydı. Eşit vatandaşlık, eşit haklar, eşit fırsatlar yükselmeliydi.
Çözüm: Eşit vatandaşlıktır."

***

Eşit Vatandaşlık, eşit yurttaşlık ile yurttaşların eşitliği kavramsal olarak FARKLI şeylerdir.

Eşit vatandaşlık/yurttaşlık, kişilerin etnik ve mezhepsel kimlikleri üzerinden eşitlenmesi yani ayrışması, sonrasında kotalanması daha sonrasında da bölünmesidir.

Yurttaşların eşitliği ise, kişilerin etnik kökeni, mezhebi ne olursa olsun, yurttaş olarak her konuda eşit haklara sahip olmasıdır ki Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin "ulus-devlet", "ulusal devlet" anlayışı ve bu anlayış doğrultusunda "Türklük" anlayışı, ırk ve mezhep esasına dayanmaz.

Kavramların bu kadar içinin boşaltıldığı çarpıtıldığı yerde böyle BARİZ bir hata yapılırsa, yazının geri kalanında PKK'ya sallasan da pek bir anlam ifade etmez.

Çünkü bu haliyle ancak eleştirdiğin zihniyetin ekmeğine yağ sürersin.

Sizlerden Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı olmanızı beklemiyoruz zaten.

Ama en azından ya bazı kavramların anlamını bilin, ya da her topa girmeyin!

Ne bileyim, "Bu halktan bir şey olmaz" deyin, evcil hayvanlardan bahsedin.
Ama n'olursunuz mevcut donanımınızın "hata" vereceği konulara girmeyin, varsın eksik kalsın!

Sistem muhalifliğiniz zaten devede kulak iken bari kavram muhalifliğine soyunmayın,
eğer ki "vazifeli kavram mühendisi" değilseniz..

Çağdaş BAYRAKTAR
19 Eylül 2015

18 Eylül 2015 Cuma

Tarihe Düşülen Notlar - 100 / Çağdaş Bayraktar


Sistem partilerinin gerçek yüzleri, her şekilde ifşa edilmeli.

Kişisel hırslarını ülke çıkarlarının önüne koyarak karar veren insanlar da topluma gösterilmeli.

Fakat bunu yaparken, sistemin kan emicilerine prim yaptırmak, eleştirilen unsurların köklerini beslemekten başka bir şey değildir.

***



Tarih 1 Eylül 2012.

Haber metni aynen şu şekilde:

TBMM Başkanvekili ve MHP İstanbul Milletvekili Meral Akşener'in oğlu Fatih Akşener ile Işıl Abeş, Beylerbeyi Sarayı'nda düzenlenen törenle evlendi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın kıydığı nikahta TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, eski bakanlardan Necmettin Cevheri, işadamı İnan Kıraç, işadamı Zeynel Abidin Erdem şahitlik yaptı.

Beylerbeyi Sarayı'nın bahçesindeki nikaha, siyaset, iş, sanat ve spor dünyasından bini aşkın davetlinin yanı sıra çok sayıda gazeteci katıldı. Törene, Ciner Medya Grup Başkanı Kenan Tekdağ da eşiyle birlikte katıldı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan da törene katılırken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Gül ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu çelenk gönderdi.

Nikah öncesinde çevrede geniş güvenlik önlemleri alındı. Gelen çelenkler bomba imha uzmanları tarafından arandı. [1]

***

MHP'yi eleştirin, Devlet Bahçeli'yi yerden yere vurun, hiç sorun değil. Hatta yapılması gereken bu.

Ama tutup da buradan cemaatin işine gelecek bir "mağduriyet" çıkarmak, Meral Akşener üzerinden cemaatin gücüne katkı sağlamak, ülkenin altına bir dinamit daha ilave etmek demektir.

Çağdaş BAYRAKTAR
18 Eylül 2015


DİPÇE
[1] 
http://www.haberturk.com/gundem/haber/772921-meral-aksener-oglunu-evlendirdi

1 Eylül 2015 Salı

Terör...



Defalarca anlattık, anlatmaktan da yorulmayacağız:
Terör bir insanlık suçudur. Terörizm insanlığa karşıdır. O yüzden terörün hedefinde insanlık vardır.
Bu sebeple terörün dini, dili, ırkı olmaz. Yine aynı sebeple saldırdığı kişilerin dili, dini, ırkına da bakmaz.

***

Dün bir doktor katledildi.
Adı Abdullah Biroğul.
Barış gününü kutlayan terör yanlıları, "gölge etmesini" istemediklerinden olsa gerek paravanlarına,
kınayamadılar bile.
Hatta Türk(?) Tabipler Birliği, PKK diyemedi, terör diyemedi, kolayına kaçtı, faturayı "sadece" KaçAKsaray'a kesti.

(Tabi böyle olmayan oluşumlar da var. Örneğin İzmir Tabip Odası açıklamasının bir kısmı:
"Kulp İlçesi Toplum Sağlığı Merkezi Sorumlu Hekimi Meslektaşımız Dr.Abdullah Biroğul'un ayrılıkçı terör örgütü PKK militanları tarafından öldürüldüğünü öğrenmiş bulunuyoruz.
(...)
Ülkemizin bağımsızlığı,birliği ve kardeşliği için etnik ayrılıkçı teröre karşı mücadeleye devam edeceğimize olan inancımızı tekrarlamayı görev biliyoruz.")

Bakın, katledilen doktor şöyle bir ileti yazmış zamanında:

"Tarihi bir gün. ŞiwanPerwer, İbrahimTatlıses, MesudBarzani, RecepTayyipErdoğan... Barışın temeli Amed'de, Diyarbakırdan dünyaya selamlar..."

Şimdi dışarıdan bakınca, HD(P)KK'nın bu kişiyi öncelikli hedefine almaması gerekir değil mi?

Ama aldı.
Çünkü adı üstünde: Terör.

Teröristler için onlara biat eden ve etmeyen, istediğini veren ve vermeyen var.

Bir de terörün asla doyurulamayacak olan taviz açlığı.

Bu yüzden müzakere yerine mücadelenin hayati önemi, kaçınılmazlığı.

***

Bir de teröre siyasi, hatta sınıfsal mana yükleyenler var.

O zaman terör örgütü PKK tarafından katledilen doktorun düşünsel yanını bir tarafa bırakıp, çocukluk arkadaşından hayatını dinleyelim, bu sayede sosyal pozisyonunu anlayalım:

"Dün katledildiğini öğrendiğim çocukluk arkadaşım. Size kendisi hakkında bir kaç şey söyleyeyim. İnanılmaz bir resim kabiliyeti vardı. Okulun en başarılı öğrencisiydi. Bin türlü serseriliğe bulaşan biz ona sigara içirtmeyi bile başaramadık. Babası marangozdu, 5 ya da 6 kardeştiler ve hiç bir şeyleri yoktu. 5. sınıfta, dönemin Diyarbakır Valisi Nafiz Kayalı ara dönem karnemizi dağıtmaya geldiğinde bir yanlış anlamadan ötürü bana bir yağmurluk, mont ve çizme vermişti. Vali'ye durumu izah edip bunları arkadaşıma vermek istediğimi söyledim. yağmura aldırış etmeden Abdullahların evine koştum. Dışarı çağırdım ve Valinin verdiklerini, almak istemese de ona verdim. Bayram için aldığı lacivert fitilli takım elbiseyi ortaokul bitene kadar giydi. Yokluk içinde liseyi bitirdi. Sonra tekrar görüştük ki Cerrahpaşa Tıp kazanmış. Arada görüşüp eski günlerden konuşuyorduk. Kısık sesli, saygılı, tanıdığım en efendi çocuktu. Yeni doktor sayılır, tercihini memleketi Diyarbakır'a yaptı ve Kulp ilçesine hizmet etmeye gitti."

"Yani neymiş?" diyerek kabak gibi ortada olanı izah etmeye daha fazla gerek var mı?

Terör, herhangi bir konuda haklı olan bir tepkiyi, beklentiyi bile kana bulayacak, haksızlaştıracaktır. Bunun başka bir ihtimali yok.

Çağdaş BAYRAKTAR
1 EYLÜL 2015