30 Ağustos 2015 Pazar

Heye - Misilleme Kurşunkalem



Derya'nın canı sıkılmış.

Sataşacak kimse bulamayınca da Tanrı'ya sataşmış.

Yağmuru katmış, çamaşır iplerinin nasıl irkildiğine odaklanmış,
(neyin kafasıysa artık)

velhasıl kelam(bu böyle mi yazılıyor Erhan?),

kendisini kafesinde şemsiye ile dürtülen keklik gibi hissetmiş.

Ben yazıyı okuyorum.

Yazıyı okumamla Mersin'e yağmur yağması bir oluyor.

Güzel gelen kokuyu ne zaman burnuma çeksem, yaşadığım ikilemi tekrarlıyorum.

Çünkü birileri ona "yağmur sonrası gelen toprak kokusu" olarak biliyor,

oysa ben bunun topraktaki Agregatın, agregatlaşmanın yarattığı bakteri kokusu olduğunu biliyorum.
(Açılın ben Ziraat Mühendisiyim)

En azından böyle hatırlıyorum. Ya da bunun gibi bir şey emin de olamıyorum.
(Çok açılmayın o kadar da Ziraat Mühendisi değilim)

Kafamızdaki plakçalarlarda genelde aynı parça çalıyor.

En fazla saniye oynuyor arasında.

En azından Erhan, "bunu da dinleyelim, ama bende bunu çağrıştırdı" diye ortama laaaapslamadığı sürece.

Yazıyı daha okumadan şirkin kokusuna geliyorum.

Köpeğin kemiği gömdüğü yeri eşelemesi gibi eşeliyorum sayfayı, buluyorum yazıyı, yalarcasına okuyorum, dişlerimle de kavrayarak.

Tam o anda birisi yanıma geldi sanıyorum, bakıyorum sağıma kimse yok.

Acaba böyle durumlarda başka boyutlarda yaşayan canlıların enerjisini mi hissediyorum derken,

kafamı bu kez soluma çeviriyorum ve yanıtlıyorum kendimi:

"Yok be oluuum, Maman gelmiş içeri"

Bir adet her durumda kek yapmaya müsait Maman,

gözlüğü,
kakülü
ve iç dünyasının cıvıltılarını her daim anlatan mesajlı kostümü.

Tam o anda hissetmiş gibi uf be ne cümle kurmuş ya diyor,

yazımda bahsettiğim yazıdan bahsederken yazıdan beslendiğim yazının içine aktif olarak girerek:

"Ve kim bilir, belki de keyiflenirdi Tanrı, insanların ordan oraya telaşla koşturduğunu gördükçe.Belki de bize ölümcül gelen kederler onun çayının yanında bisküviydi.."


Ooo şirk diyorum.
(ManılManılManılManılManılManıl)
(ŞaşkınManılBakışı
ŞaşkınManılBakışıŞaşkınManılBakışıŞaşkınManılBakışıPanikManılBakışıŞaşkınManılBakışı)

Aynen diyor.

Öbür tarafta bize özel yer ayıracaklar diyorum.

Bize özel oda açacaklar dediğinde o odanın kapısında hayal ediyorum kendimi ve cümleye giriyorum:

"Sen bize n'aap biliyor musun..."

Şarkıda dediği gibi
şarkıda dediğini yazıda diyenin dediği gibi
Şarkıda diyeni dinleyenin yazdığı yazıdan esinlenen kişinin şu an yazısında altınızı çizdiği gibi:

"Unuttu bizi,
unuttu bizi,
iyilerimizi
kötülerimizi"


Sonrasında şarkıyı değiştiriyorum iki plakçalarda da aynı anda:

"Bir hayatı seninle yaşamak dedi / İstanbulda kedi olmak gibi / bir yanın beni hep besledi / bir yanın ölmemi istedi

-Dedim olur.
Böyle günler olur"


Kim?
-O
Kime?
-O'na-
Kim gibi?
"Köpeğinin cenazesine giden biri
gibi"

Yağmur biter, yazı biter,
sonra bilinmez, ne olur.


Misilleme Kurşunkalem
30 Ağustos 2015

28 Ağustos 2015 Cuma

Durun! Siz kardeşsiniz!



Can Dündar Cumhuriyeti'nin feysbuk sayfası saldırıya uğramış.

Saldıranların iletisini görünce neden saldırdıklarını anlamadım. Çünkü bazı yazarları zaten bu düşünceleri birebir paylaşıyor.

Hatta daha tehlikelisi, yayın yönetmenleri bu düşünceleri daha üstü kapalı "gri propaganda" yöntemi ile savunuyor.

Yer yer o "gri", "kara"ya dönüyor.

Sonrasında gazete açıklama yapmış:

"Facebook sayfamız hacker saldırısına uğramıştır. Kısa bir süre nefretle kınadığımız uygunsuz içerikler paylaşılmıştır. Durum kontrol altına alınmıştır. Okurlarımızdan, özür dileriz. 90 yıldır olduğu gibi Cumhuriyet gazetesi ardı arkası kesilmeyen saldırılara karşı boyun eğmeyecek, gerçeğin, doğrunun halkın sesi olmaya devam edecektir."

Artık "Ne istediniz de vermedik" demek, Can Dündar'ın da hakkı...

Ayrıca sanırım "nefretle kınadıkları" şey, saldıranların düşünce yapısı değil, olsa olsa saldırmış olmasıdır gibi duruyor, şu zamana kadar yaptıkları ve yazdıklarına bakılırsa.

Teröre imtiyazın imtiyaz getireceğini anlamak açısından bu da önemli bir örnek.

Aslında Can Dündar açısından bakılacak olursa tepki gösterilecek de bir şey yok:

Çünkü adamlar, kendi görüşlerinin hakim olduğu yerde "özyönetim" ilan etmeye çalışmış bir nevi.

Neden "nefretle" falan kınayıp da "katliamcı" ve "faşist" bir tavır takınıyorsunuz ki?

Çağdaş BAYRAKTAR
28 Ağustos 2015


26 Ağustos 2015 Çarşamba

Yol Ayrımı...


Eski alışkanlıklarla ve eski kalıplarla olaylara bakmayan insanlar, MHP ile ilgili bir durumu görür.

Bir çok faktörün de etkisiyle, MHP tabanı, diğer partilerden daha farklı bir tabana sahip.

Daha çok eskiler ve belli yaşın üstünde olanların olduğu İslamcı kesim.

Bir de -daha çok gençlerden oluşan- daha sosyal, modern bir yaşam süren Türkçü kesim.

Ayrım bazı noktalarda inanılmaz keskin.

Bu ikinci kesim isteyerek ya da istemeyerek de olsa bir durumu fark etti:

"Laikleşmezsen, giderek AKP seçmenine dönüşürsün, gericileşirsin."

Türkçü kesim, Gezi'de zafer ve yumruk işaretlerine bozkurt işareti ile karşılık veren ve Gezi'de bulunan kesimdi.
Daha çok Ege ve Akdeniz'deki kent seçmeni.
Bu seçmenlerle CHP seçmenlerinin bir çok konuda tavrı ayrı.
(Hatta bu değişimin mantığını anlamayan insanlar, değişen dengelere sabit yorumlar getirmeye çalışanlar bu durumu gözlemleyemeyebiliyor)

Fakat İç Anadolu seçmeni ise (daha çok kırsaldaki MHP seçmeni), AKP seçmenine çok yakın.

21 Mart'taki kurultayda Bahçeli, ikinci seçmene daha çok oynayan şeyler söyledi.

"Irkçılığa karşı olmak, kültürel milliyetçilik, anti-emperyalizm- başkanlık ve totaliter sistemlere karşı olmak."

Oysa bunlar, Alparslan Türkeş'in düşünceleri ile zıtlık içeren yaklaşımlar.

MHP Genel Merkezi, bir tercih yapmadığı sürece her zaman "faydalanılabilir" bir kaynak olacak başka partiler için.

Bugün AKP'nin "bakanlık" hamlesinde bu kadar zaiyat vermelerinin temel sebebi bu.

Partilerin sistem kontrolünde olduğundan burada önemsenmesi gereken seçmenin düşünsel tavrı.

Bu yol ayrımında bir karar vermek zorunda. Karar vermediği sürece her zaman zarar gören ve güvenilir olmayan bir tavır seçecek.

Ya Türk-İslam sentezini seçecek.(Ki bir sentez varsa ortada ve bunun bir ayağı inançsa zamanla inanç diğer ayağın üzerinde etki kurar ve onun içini boşaltır) Böylece AKP'lileşme süreci tamamlanacak. Farkında olmadan kendi milli değerlerinin de içini boşaltacak.(Bu tercih aynı zamanda emperyalizmin de istediği ve uzun yıllardır kullandığı bir seçenektir)

Ya da ırkçılık esasına dayanmayan bir Türkçülük anlayışı ile Laiklik'e sahip çıkacak. Kolay olmayacak ama Türkeş anlayışını reddedecek. Dini inançların siyasi ortamda "malzeme" olmasına en azından kendi adına izin vermeyecek

Bunlar olmadığı sürece MHP'nin oyunu ve kitlesini kendisi değil, başka partilerin hamleleri belirler.

Meclis başkanlığı seçiminde HDP'nin, Bakanlık tercihinde AKP'nin belirlediği gibi.

Ve asla "kararlı", "net" bir duruş sergileyemez.

Çağdaş BAYRAKTAR
26 Ağustos 2015

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Yarbay... - Çağdaş Bayraktar




Şehit abisi Yarbay Mehmet Alkan'ın tepkisi tüm ülkeyi salladı.

Çünkü haklıydı, samimiydi ve hislere tercümandı.

Haber metinlerinde olmasına rağmen açıklamalarının bir kısmı nedense hiç görüntü olarak paylaşılmadı.

Paylaşılan kısım,

“Sırça saraylarda 30 tane korumayla gezip, zırhlı arabalara binip ‘Şehit olmak istiyorum’ diye bir şey yok. Git o zaman ol! Git oraya!” dediği kısımdı. Oysa sonrasında sözlerine devam etmiş ve eklemişti Yarbay Mehmet Alkan:

"PKK kahrolsun!
Peki ona yardım ve yataklık edenler?
Onlar da kahrolsun!
Onlar da kahrolsun!"


***

Birileri için mesele sadece AKP'ye vurmak olduğundan,
birileri için de mesele teröre ve terör örgütüne meşru zemin yaratma çabası olduğundan herkes bir yerinden kesip biçip, "bütün"den farklı bir tablo çıkarmak istiyor ortaya.

Yani doğruları çarpıtıyor.

Örneğin bu kısmı görmeyen bazı kişiler, PKK'lı ilan edebiliyor Yarbay'ı.

PKK'ya yakın olan kaynaklar, sadece "saray" eleştirisini alıp kendine yontuyor bir isyanı.

Birileri cemaatçi ilan etmeye çalışıyor.

Oysa aynı Yarbay, Yüzbaşı iken, bugün çıkışını ballandıra ballandıra "kısmi" paylaşan dönemin kumpas gazetelerinde yargısız infaz ediliyordu?

Hatırlamak için: http://arsiv.taraf.com.tr/haber-pasam-hatayda-rant-buyuk-14437/

Öte yandan bazı insanlar da yargısız infaz etmeye, adaleti kendileri belirlemeye alışmış olduklarından olsa gerek, Yarbay hakkındaki suçlama dosyasını deşifre ediyor.

Bu dosyanın nasıl ele geçirildiği ve servis edildiği ayrı bir tartışma konusu.

Ama bunu ortaya atanlar, süreç sonucunu söylemiyorlar.

Çünkü AYM davada Mehmet Alkan'ı haklı buluyor ve kendisine 5000 TL tazminat ödenmesini hükmediyor.

Karar metni için:
http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/BireyselKarar/Content/7439af4b-4d96-444f-a8d4-850f6b7204d0?wordsOnly=False

Bir doğrunun sadece bir kısmını alarak, o kısımdan ibaret saymak, doğrudan yanlış yaratmaktır.

Bir ulusun feryadını birilerinin algı operasyonlarına asla meze yaptırmayacağız.

Çağdaş BAYRAKTAR
24 AĞUSTOS 2015

23 Ağustos 2015 Pazar

Anlayamamayı anlamak



Büyük zavallısın Can Dündar.
Bir yandan da hak veriyorum, bazı şeyleri anlayamazsın.
Çünkü senin fiziksel olmasa da düşünsel ataların;
işgal ettiğinde bu toprakları,
işgal edip öldürmeye kalktıkları askerlerden gördüğünde ilk yardımı, şefkati, insanlığı,
uzun süre onlar da anlamadı.
Zaten anlayanı da,
bayrağına pozisyonuna bakmadan,
her 10 Kasım'da 9:05'te ayağa kalktı.
Hatta yetmedi, Ulu Önder'i Nobel'e aday gösterdi.
Hiç istemediğin bir tepki
hiç istemediğin yerden geldi.
Ve sen şimdi
şaşkınlık sosu vererek niyetine,
gündemden ne koparırız, nasıl kendi tarafımıza çekeriz'in derdindesin.
Mesela o askerin şehit olan kardeşi için dediği "vatanına bile doyamadan" kavramını anlayamazsın.
Anlayamadığın gibi vurgulatmazsın çöplüğünde.
Çünkü bu topraklarda olan şey,
senin için ne yürek,
ne ayakların.
Belki olsa olsa
makam odan
ve
banka hesapların.
Onlar da değilse hesabına yatırılanları aldığın
şubeleri
bankalarının.
Terör örgütüne "gerilla" derken gözüne batmaz hiçbir şey,
fakat tepki gelince ummadığın yerden
"militer gidiş" diye sayıklarsın.
Oysa hiç işine gelmez bilmek ama yine de zikretmeli:
12 Eylül'ü, 12 Mart'ı yapan ordunun
ele geçirilmemiş,
bozulmamış halidir bu halk
ve o bozulmamış halkın elinde yükselmiştir "Tam bağımsızlık" meşalesi
Türkiye Cumhuriyeti.
Senin için "militarizm"dir "Mustafa Kemal'in askeri".
Oysa 100 yıl önce,
namussuzu denize döken,
anasını bacısını tecavüzden kurtarandır o asker,
yani anaların tabiriyle "Kemal'in Askerleri".
Dünyada her ülkede devletin askeri vardır,
Oysa bu topraklarda askerin devletidir.
Çünkü asker halktır,
Düşmanla savaşta elinde silah,
Cehaletle savaşta elinde kalem.
Rütbesini YAŞ değil, halk belirler Türk Askerinin.
Yeri geldiğinde paşa yapar
gerektiğinde de söker rütbesini
sen yine anlayamazsın.
Çağdaş BAYRAKTAR
24 Ağustos 2015

Korkuyorsun ve bu her şeye değer! - Çağdaş Bayraktar




Korkuyorsun.

Biliyorsun, yaptıklarını, çaldıklarını, öldür(ttür)düklerini, kandırdıklarını,

ayrıca yine biliyorsun

"Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanın korkusu";

biliyorsun.

Menfaatten oluşan zincirlerle sana bağlı olan ekibin
de
korkuyor.

Korkuyorsunuz topluca.
çaresizce.

O yüzden, açılan her ağız sizin için tehlike.

O yüzden adamlarınız

her daim tetikte..

Ölsek hepimiz
sorun kalmayacak
sizin için.

Ama sıra sıra ölmeye başlasak
da
hepimiz,

ölmeyince
hep birden;
topluca,

daha doğrusu
hepimiz birden
ölemeyince,

korkuyorsunuz,

Ya birileri ölürken ölmeyen birileri dile gelirse,

isyan ederse,

isyan isyanı,
yürek yüreği tetiklerse
-domino taşları misali-
diye,
birileri hep tetikte.

Şehit cenazelerini görüyor musunuz?

Birileri hep acılı.
diğer tarafta onların içlerinden olan birileri,
bu halkın içinden asla olamamış ve olamayacak olan birileri;
"Bir katil olay yerine mutlaka geri döner" anlayışına sadık.

 Ve o birilerinden birileri
yanan canın dile gelmesi ihtimalinin tedirginliğinde.
O yüzden bazıları
yürüyen,
nefes alan
bir
"olay yeri müdahale".

Çünkü konuşulduğu an atlamalı.
Şehit cenazesindeyse ağzını kapamalı
Soma'daysa tekme atmalı,
Silivri'de gazlamalı
Gezi'de fişek sıkmalı.

Hiç kimse konuşmamalı.

Farkında mısınız isyan eden kişilerin son cümlelerini
ve o cümlelerin zaman içinde evrildiği yeri:

"Bu dediklerim yayınlanır değil mi?"
"Bunu mutlaka yayınlayın Allah rızası için"
"Yayınlayabilecek misiniz bu dediklerimi?"
"Yayınlamazsanız, size de hakkımız haram olsun, vebal boynunuza olsun"
"Yayınlayamazsanız, size de lanet olsun e mi?"


Korktukları kadar korkutmaya çalışıyorlar.
Bastırmaya çalışıyorlar kafamızdan yerin dibine.
İmkan olsa
diri diri gömmek istiyorlar
ki bu
yapmadıkları şey mi;
-hatırla-
 Ergenekon, Poyrazköy, Balyoz,
Hasdal, Hadımköy, Maltepe,
Silivri?

İşte onlar bastırdıkça,
genetik kodlarımız giriyor devreye.
Kimisi istemeye istemeye de olsa dönüyor özüne.

Ali Kemaller yine çok.
Sakallı Nurettinler siperde
Sakallı Nurettinlerden imkan bekleyen halk
fokur fokur
patlayacak fırsat bulduğu her yerde.

Ki bu öfke,
gelmeye başladıysa bu seviyeye
başladığında yakmaya,
ne iktidar bırakır
ne de terör örgütü ve sevicileri
kalır geriye.

O yüzden korkuyorlar.
Kimse konuşmasın istiyorlar.
Cennet vatanı cehenneme çevirenlerin
Sahte imamları fetva veriyor,
"Ölenlerin ailesi bağırmasın, yoksa cennete girme şansları olmaz" diye.

Arsızlığın,
yüzsüzlüğün
yalanın
aldatmacanın

bini bin türlü
saçılıyor salyalı ağızlardan
meydanlara, sosyal medyaya,
her yere.

Lakin bu mızrağı sığdıracak çuval yok artık.
Kabullenseler de
kabullenmeseler de.

Vatan'dan yana olanların güler mi yüzü bir gün?
Elbet -devran döner- güler.
Görür müyüz o günü?
Bilinmez.

Fakat bilinen bir gerçek varsa şayet,
eğer;
Bu topraklar
bu toprakları insanlara cehennem edenlere de
cehennemdir artık.

Önemi yok,
neyse ne
ödenir
sonrasında payımıza düşen bedel.

Çünkü sadece
bunu hissetmek
her şeye değer!

Çağdaş Bayraktar
24 Ağustos 2015



21 Ağustos 2015 Cuma

Bi' bitmediniz...





Bu adamın, kendi ülkesinin çıkarlarına ihanet etmekten aldığı hazzı gerçekten merak ediyorum.

Bir de utanmadan demiş ki:

"Ak Parti, muhafazakar bir parti. İktidara geldiği 2002 yılından bu yana Kürt gerillalarına savaşıyor. Kürt sivilleri öldürüyor"

Gerilla?

Savaş?

Ve bir de beyne kan sıçratan ilavesi:

"Daha önce Türk medyasında gerçek kahramanlar vardı. Onlar tutuklandı, hapse atıldı hatta öldürüldü. Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, İlhan Selçuk gibi"

***

Ulan, o kahraman dediğin adamların bırak şimdi hayatta olsa yazacaklarını,
geçmişte yazdıkları bile senin içinden kaç kere geçer?

Ne güzel ya,
AKP üzerinden Kemalist Cumhuriyet'e saldır,
hakaret et,

sonra kendini aklamak için yine kendine öldürülen Kemalist aydınları siper et!
Tabii aynı şekilde şimdi işgalci olarak geldiği gazetenin geçmişi ve itibarından da faydalanmaya çalış!

***

Merak ediyorum,
hevesle koşa koşa ağzında getirip de teslim ettiğin bu "sopa"dan sonra sahiplerin çok okşadılar mı başını?

Birisi NATO'ya gider,
diğeri Fransız basınına gider.

Birileri de bunlardan "aydın" diye bahseder,
"yanındayız" der.

Ama artık yeter!


Çağdaş BAYRAKTAR
22 Ağustos 2015


Haber uzantısı
http://www.haberiyakala.com/2015-08-21-fransiz-gazetesi-liberationa-konusan-can-dundar-devletin-kurt-sivilleri-oldurdugunu-soyledi-dundar-turk-gazetecilerden-utaniyorum-dedi-h30794.haber





20 Ağustos 2015 Perşembe

Yüzleşme'k gerek



Dünyada seçimle geldikten sonra seçimle giden diktatör gördünüz mü?

Adam birinci partinin hükümet kuramadığı yerde ikinci partiye hükümet kurma görevi bile vermiyor.

Eğer oradan inerse, hükümetten düşerlerse 7 sülalesi yargılanacakken demokratik davranacak; hele de CHP-MHP-HDP koalisyonuna "he" diyecek öyle mi?

Şu an asker darbe yapsa -ki ordu cemaatin ordusu cemaat de ABD'nin, yapabilir-,
adam polisini yığar TSK ile çatışır.

Hatırlayın, oğlu evinden alınmaya gelindiğinde ne olmuştu? Gelenler geri çekilmese ne olacaktı?

Öyle ya da böyle, sahte muhalefetten, yetmez ama evetçilerden Allah ile aldatanlara yol açan Atatürk ile aldatanlardan Allah razı olsun, Erdoğan'ı denetleyecek mekanizma kalmadı, kurum bazında. Bir de yetkileri kısıtlanmadan Cumhurbaşkanını halka seçtirerek parlamenter sistemin de içinden geçildi.

Tabutuna son çivi çakıldı.

Çözüm bu 4 partili ortamdan çıkmayacak.

Çözüm ne mi?

Bunun yanıtını arıyoruz.

Daha doğrusu söylüyoruz ama insanlar gündelik ve somut görmek istedikleri için bir şeyleri, elimizde sihirli değnek de olmadığından anlaşamıyoruz henüz.

Ama bir şeyin "olmayacağını" gördüğümüz yerde, aradığımız çözüm size somut gelmiyor diye "olmayacak" şeyi de olacakmış gibi algılamanın, aynı yöntemle farklı sonuç almaya çalışmanın da enerji kaybından başka bir etkisi yok.

Teröristlerin silah bırakması kadar önemli olan,
partizanların partilerini yavaşça yere bırakması,
yani olması gereken yere,
dibe.

Sonra çözüm çok rahat bulunur.

Hatta o kadar rahat bulunur ki "bu muydu ya yıllardır yapmamız gereken" deriz.

Bir deneseniz, öyle seveceksiniz ki..

Ah bir deneseniz...

Çağdaş BAYRAKTAR
20 AĞUSTOS 2015

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Her şeyi, herkesi görüyoruz!



Bitme noktasına gelen PKK'ya hayat veren kimdir?
AKP.



Onlarla masaya otururken, "the süreç"e karşı çıkacak herkesi zindanlarda haksız şekilde çürüten kimdir?
AKP.


AKP sayesinde palazlanan, moral bulan, cephane yedekleyen kimdir?
PKK.



PKK'nın emir erleri kimdir?
HDP.

Bugün terör saldırılarından sonra Erdoğan'ı birinci sorumlu göstermek doğru mudur?
Doğrudur.
Çünkü cemaate olduğu gibi HDPKK'ya da "ne istemişler de vermemiştir".

Peki, terör örgütünün, uzantısı olan belediyelerin iş makinelerinden de faydalanarak pusu kurup asker şehit ettiği, parti üyelerinin "ben de özerklik ilan ederim" resti çekebildiği yerde;

Terör saldırılarından sadece AKP'yi sorumlu tutup da ağzına PKK'yı, HDP'yi alamamak, bu şekilde terörün meşrulaşmasına katkı sağlamak nedir?

Gaflet, delalet, ihanet!

Kahpelik!

****

SORULAR.

Dün, Lice'de 4 şehit verdik.
Askerlerimize kim saldırdı, kim şehit etti?
Teröristler.

Teröristler nereye sızarak pusu kurabildi?
Canlı kalkan olan HDP'lilerin arasına.

Bu yanıtı algı sorunu yaşayanlar için beş kere yazalım:

Teröristler nereye sızarak pusu kurabildi?
Canlı kalkan olan HDP'lilerin arasına.

Teröristler nereye sızarak pusu kurabildi?
Canlı kalkan olan HDP'lilerin arasına

Teröristler nereye sızarak pusu kurabildi?
Canlı kalkan olan HDP'lilerin arasına.

Teröristler nereye sızarak pusu kurabildi?
Canlı kalkan olan HDP'lilerin arasına.

Teröristler nereye sızarak pusu kurabildi?
Canlı kalkan olan HDP'lilerin arasına.

Birilerinin tabiriyle bu teröristler,

o an müdahale edilse,
"sivil halk" olacaktı.

Birileri, ‪#‎LicedeKatliamVar‬ diyecekti.

Müdahale oldu mu?
Olmadı.

Sonra olan kime oldu?
Bu ülkenin askerlerine.

YANİ?
Teröriste saldırırsan;
Sivil halka saldırmış olacaksın.
Terörist tarafından vurulursan,
şehit olup yok sayılmaya çalışılacaksın.

Peki, sözde barıştan yana olan, özerklik ilan eden kişiler, özerklik ilan ettiği alana hakim değiller mi?
Hakimler.

Peki bu durumda önlem almadıkları gibi, olayla ilgili açıklama yaptılar mı?
Hayır.

Başka soruya gerek var mı?


ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
19 AĞUSTOS 2015

Mesele Siyasi Değil, Hala Anlayamadın Mı?


İnsanları uzaktan kumandalı bomba ile öldürebilecek kadar vahşisiniz, katilsiniz.

Kendimizi yırtarcasına anlatıyoruz, anlatmaya da devam edeceğiz.

Terör partilerüstü bir tehlikedir.

Hedefinde "insanlık" vardır.

PKK Terör örgütüdür. HDP bunun uzantısıdır. Takım elbise giydirilmiş ve maaşa bağlanmış halidir, üstelik bizzat hedef aldıkları devlet tarafından.

Siyaseti, etnisiteyi, mezhebi, şunu-bunu geçin.

Düşman gördüğü bir kişiyi uzaktan kumanda ile patlatabilen bir zihniyetle;

arkadaş olmak ister misiniz?

Kardeş olmak ister misiniz?

Eş olmak ister misiniz?

Ve kendince belli olaylarda bu vahşeti "meşru" sayabilen, "tercih edebilen" bir anlayışın yarın başka bir olay için bunu ya da benzeri bir vahşeti tercih etmeyeceğini garanti edebilir misiniz?

***

Anlayın artık:

Sorun partisel değil.

Sorun siyasi değil.

Sorun toplumsal ve sosyolojik.

Hatta psikolojik.

Eğer zaten bu sorulardan birisine bile evet diyebiliyorsanız, yollarımız ayrılmış demektir.

Hatta düşmanız demektir.

Çünkü Ulu Önder'in dediği gibi:
"Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığa düşman olanların düşmanıyız"

Lanet olsun teröre bulaşana da,

kutsayana da,

meşrulaştırana da!

Ulusumuzun başı sağ olsun.

Çağdaş BAYRAKTAR
19 AĞUSTOS 2015

(
Askerlerimizin şehit olması ile ilgili Genelkurmay'ın yaptığı açıklamadaki bir cümle:
"Patlama sonucunda Kahraman sekiz personelimiz şehit olmuştur."
PERSONEL NE ULAN PERSONEL NE!
Yemek şirketi misin sen?
Yoksa kargo mu?)

18 Ağustos 2015 Salı

Başlıksız(1) - Misilleme Kurşunkalem




Nasılsın?
Nasılım?
-Klimalı ortamlarda daha iyiyim.

Gecenin sakinliği.
Sneijder'in golünün yarattığı ince tebessüm.

Defalarca çalan, ama sıkmayan parça...
Kıvamın biraz üstünde hüzün.

Çok büyük hadiselerin yel alamadığı kayadan,
iğne ucunun gözünde yarattığı yaş.
Yarım saniyelik "bu acı hiç geçmeyecek mi?" tepkisi, kaygısı,
korkusu.

Ne kadar kapatırsan kapat yüreğini,
kemiksizdir hüzün,
sızacak bir yer bulur içine.
Tatlı tatlı ölesi gelir insanın,
-Nasıl?
Anlatamazsın ki, zaten anlatılmaya pek de müsait değildir.

İçinden içinden gelen sıcak hava dalgası,
içinde Ortadoğu'yu çağrıştıran yarım kalmışlıkların, geç kalmışlıkların kaygısı.
Uktesi
Belki de ukdesi.
Şu an hangisi olduğuna kafa yoracağımı sanmıyorum.

Ama sessizlik.
İlla ki sessizlik.
Kararında ve belirleyicinin sen olduğu durumda yalnızlık.

Dinlemek,
şarkı
yı,
yormadan, sarsmadan,
bebek gibi.

Yastıkla yatak arasında bir yer belirlemek,
hiç düşünmeden uyuyabilmek,
çok değil, sadece bir gece.
Kabus görmeden,
tavanla bakıştığın ilk anda yığılmak yatağa,
ne çabuk geldik kıvamında uyanmak
da kabulüm.

"Acı bir tebessüm"

görmek.
Acaba nasıl durur bende diye almak
denemek,
aynada gözlemlemek
oldu ya demek.
Ya da olmadıysa bile
yerine geri bırakmaya üşenmek.
-Belki de yılların kararsızlığın yarattığı yılgınlıktan bozma kararlılık-

Şarkıda dediği gibi:
"Haklıyım balık gibi
tutulmuş daha yeni
denizinden uzaklaşmış
kovadayım, kovadayım"


Yaşanmış tüm zafer ve yenilgilerin arasından geçip gitmek istemek.
Huzura talip olup,
karşılığında
 neyin var, yoksa yığmak masaya,
şaşkın bakışlara aldanmadan
"bu fazla oldu" gibi bakarken karşıdan
 "üstü kalsın"
diyebilmek.

Belki de huzuru,
her şeyi istemekte arayıp,
hiçbir şeyinin kalmamasında bulmak,
bulduğu yerde direnmemek,
sahiplenmek
ve
gitmek.

Her daim gitmek.
Gideni yolcu etmek zorunda kalmamak
arkasından bakıp kalmamak
için.
-Belki de bu kez bencilce-

Çünkü terazidir yüreğinde en fazla yer kaplayan.
Ve her defasında daha da biner üst üste biriktirdiğin vedalar.
Taşıyamaz olursun.
Kaldıramaz olsun.

Sonra an gelir
-ki bu an, Attila İlhan'ın ölümünden epey sonradır-
hissedemezsin.

Kalırsın.
Öyle.
Gittim sandığın yerde,
uğurlamaların en ağırını yaptığını
en uzun bakışına daldığını
çok sonra fark ederek.

Öyledir işte.
Böyledir işte.

Misilleme Kurşunkalem
19 Ağustos 2015 - 0332
Pozcu / Mersin

Tesadüf ve Terör



Dün basında yer aldı.

Şenkaya - Göle arasındaki karayolundaki terörist saldırı.

Ve sonraki çatışmada şehit olan köy korucusu.

Saldırının olduğu yer Esendere köyü.

Fakat şehit olan korucunun memleketi, oraya 20 km uzaklıktaki Akşar köyü.

Anne tarafım Akşarlı olduğu için orayı biliyorum.

Çok küçükken duymuştum, dayımı PKK erzak için kaçırmıştı.

Sonra serbest bırakmıştı.

Dedem ve anneannemleri görmek için giderken, bazı dönemler araçların lambaları söndürülür, perdeleri kapatılırdı.

Hatta bizden bir önceki otobüs yakılmıştı, yılını tam hatırlamıyorum.

Geceleyin uyurken -yine küçükken- bahçeden askerler geçmişti, sanırım terörist kovalıyorlardı.

Yazları Mersin sıcak oluyor diye anneannem ve dedem orada şimdi.

Teröristler Akşar'a 20 km uzaklıktaki Esendere civarında Esadaş Turizme ait otobüsü durduruyorlar(Ki Esadaş bizim seyahat ederken kullandığımız otobüstü. Çünkü iki tane iyi firma vardı: Esadaş ve Dadaş).

O sırada başka bir minibüsle teröristleri görüp kaçmaya çalışan Garip Bektaş sırtından vuruluyor. Sonrasında çıkan çatışmada da Köy korucusu Yakup Aktürk şehit oluyor.

Annem gidecekti bu sene oraya, hatta bu dönemde ve aynı yoldan. Dedem gelme deyince gidemedi.

Her neyse...



Şehit olan Yakup Aktürk ile beraber hayatını kaybeden Garip Bektaş, Alevi dedesi.

Bir insanın şiddetten korkması gayet doğal.

Terörün ayrım yapmadan herkesi öldürdüğü de acı bir gerçek.

Ülkede Cumhuriyetin, Kemalist Devrimlerin, özellikle de Laikliğin en önde savunucuları olan Alevilerin üzerine oynarken birileri, HDP ile aynı paydaya getirmeye çalışırken, bu olaydan mutlaka çıkarılması gereken dersler var.

(Ayrıca saldırıda Garip Bektaş'in aynı isme sahip torunu Garip Bektaş da hayatını kaybetti)
Bazı şeyleri anlamamız için bu kadar canımızdan canımız gitmek zorunda mı?

Çağdaş BAYRAKTAR
18 Ağustos 2015

Tarihe Düşülen Notlar - 99 / Çağdaş BAYRAKTAR



"Demirtaş, "Bazı ilçelerde özerklik ilanları yapılıyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz" sorusunu yanıtlarken, Türkiye'de yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yerinden yönetim modellerinin Anayasal güvenceye alınması, yerelde halk inisiyatiflerinin yer aldığı yönetimleri desteklenmesinin parti programlarında olduğuna işaret etti. Demirtaş, şöyle devam etti:
"Ama biz, hiçbir zaman bunun bir çatışmalı ortamla silahla şiddetle olabileceğini düşünmedik. Dolayısıyla herkes bu konuda dikkatli olmalı. Tuzağa çekilmek istenenlere karşı da ben özellikle rica ediyorum, istirham ediyorum, lütfen tuzaklara düşmesinler." [1]
18 Ağustos 2015.

***

"Ama biz, hiçbir zaman bunun bir çatışmalı ortamla silahla şiddetle olabileceğini düşünmedik"

Madem çatışmalı ortamla olacağını düşünmediniz, abin şu an nerede Demirtaş?

Madem çatışmalı ortamla silahla şiddetle olacağını düşünmediniz,

Doğu'da Ortaçağ kafasıyla hendek kazan kim?

Sivilleri öldüren, araçları yakan kim?

Elinde roketatarla pusu kuran kim?

Şehit edilen komiser için "etkisiz hale getirildi" diyen kim?

***
Yaptığın açıklamanın bu kısmından bahsederken suratındaki suçlu ve kaçamak ifade görünmeyecek gibi değil.

Hangi tuzağa düşülmesinden bahsediyorsun Selahattin Demirtaş?

Sonuçta tuzağa dikkat etmesi gerekenler, karşısındakilerin hendekler kazdığı, mayın döşediği, pusu kurduğu Türk askeri.
(Bak buradaki "Türk" kavramı senin algılamak istediğin gibi etnik ya da mezhepsel değil)

Ki zaten o Türk askeri senin umrunda değil?

"Kürdistan'a dikeceğin Apo heykeli" ile mi getireceksin Barışı?

Yoksa "Mustafa Kemal'in itleri" diyen belediye başkanıyla mı?
(Ki yerel yönetimler daha da güçlendirilsin diyorsun. Artık o zaman nasıl zapt edilir, neler yapar belediye başkanların orası da başka bir muamma)

Sahi; kimi kopartıyorsunuz?

Kimi salak yerine koymaya çalışıyorsunuz?

Utanmadan sıkılmadan, HDP ile PKK'nın organik bağı yok diyorsunuz. Üstelik seçim sonrası "emanet oy yoktur" açıklamasını yapanın bile PKK'nin sözde şehir yapılanması KCK'nın başındaki Cemil Bayık olmasına rağmen.

Hadi diyelim organik bağ yok.

Hadi diyelim HDP Türkiye Partisi.

2-3 kez cılız şekilde PKK da saldırmamalı dedin.

Peki yükseltebiliyor musun(uz) sesini(zi)?

Türk askeri için de canlı kalkan olabiliyor musunuz, PKK bizi dinlemiyor biz de samimiyetimizi göstermek için bu eylemi yapıyoruz diyerek?

Hani?

Hadi !?

Çağdaş BAYRAKTAR
18 AĞUSTOS 2015

DİPÇE

Tarihe Düşülen Notlar - 98

"GENEL SEÇİMLE, BAŞKANLIK REFERANDUMU BİRLİKTE YAPALIM'
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 'Türkiye'nin yönetim sistemi değişti' sözlerini de değerlendiren Demirtaş, "Çok net teklifimiz var. Partimizde netleştireceğiz. Meclis'e sunabiliriz. Olası erken seçimde seçmenin önüne referandum pusulası koyabiliriz. Başkanlık sistemini istiyor musunuz diye. Oldu bittilerle sistem değiştirilmez. Halk istiyorsa anayasasını değiştirelim. Kendilerine güveniyorlarsa referandum yapalım. Genel seçimle referandumu birlikte yapalım." şeklinde konuştu." [1]
18 Ağustos 2015.

***
Seni Başkan Yaptırmayacağız sloganını diline dolayan Demirtaş'ın bu açıklamasının o sloganla çeliştiğini görmek isteyen herkes görür.

Ama burada bir de "ufkun ötesi" durumu var.

Herkes, bu açıklamada esas olarak şu kısma dikkat kesilmeli:

"Halk istiyorsa".

Bu bir kapıyı zorlama girişimidir öte yandan.

Eğer o "Halk istiyorsa" kapısı açılırsa,

sonrasında gelecek olanı kestirmek pek de güç değildir.

Batı'yı AKP modeli sermaye sınıfının, Doğu'yu HDP yandaşı feodal, ağa sınıfının "kontrol" ettiği durumda bu tarz seçimlerden ne çıkacağı değişir ama kimin yararına bir sonuç çıkmayacağını kestirmek zor değil.

Başkanlık ve özerklik(akabinde eyalet sistemi) birbirinin doğal tamamlayıcısıdır. Birisi gelirse diğerinin gelmesi de kaçınılmazdır.

"Seni Başkan Yaptırmayacağız" sözü, "Sana ülkeyi böldürtmeyeceğiz", "Ulus-devleti yıktırmayacağız", "Üniter yapıyı bozdurmayacağız" sözleri ile beraber söylendiğinde "ilerici" ve "muhalif" bir anlam taşır.

Gerisi paravan.

Çağdaş BAYRAKTAR
18 Ağustos 2015

DİPÇE 
[1] http://www.aktifhaber.com/demirtastan-baskanlik-referandumu-teklifi-1215827h.htm

Arkadaş Bu Neyin Kafası? - Çağdaş Bayraktar



Sen bir terör örgütü ol. AB ve ABD'nin terör örgütleri listesinde bulun.

Siyasi parti kolun iç-dış destekle barajı geçsin, meclise gir.

Vekillerin ayda yaklaşık 20bin tl alsın.

Ayrıca aldığın oy sayesinde hazineden yüklü miktar ödenek al.

Sonra belediyelerin, iş makinalarıyla hendek kazsın, maaşını aldığın devletin askerine.

Ki askerlik zorunlu ve etnik bir tercih söz konusu değil.



Sen sözde isyan ettiğin devletin en üst düzey yetkilileriyle yıllarca fingirdeş, ama git erlerine pusu kur, çok gerillasın ya(!)



Hiç utanmadan sıkılmadan masum insan öldür, ambulansa saldır, belediye otobüslerine molotof at, eylemlerde çocukları öne sür.

Solculuktan dem vur, başın sıkıştığında NATO'ya el aç, ABD'ye tek bir kötü söz söyleyemediğin gibi aksine "ABD bize ihanet etmez" de,



bunlar da kesmesin, özerklik ilan et, sokaklara kazdığın hendekleri siper et kendine askere saldır.

Ülkenin bölünmez bütünlüğüne kastet, anayasayı ihlal et,

sabahında "TECE YENİLDİ" de, akşamında TSK karşılık verdiğinde "katliam var" de,

"the süreç" ile sözde silahların sustuğu dönemde fazladan ülkeye sokup da depoladığınız 80bin uzun namlulu silaha değinmiyorum bile.



BU DEDİKLERİNİZİN YAPILABİLDİĞİ VE SERT KARŞILIK ALMADIĞI BİR TANE ÜLKE SAYSANIZA BİZLERE?

Paris'e, Münih'e, Londra'ya git, eline roket al, ülkenin askerine polisine sık, bir de belediyenin iş makinalarıyla sokaklara hendek kaz bakalım, o hendeklere ne koyup, o roketleri ne yapıyorlar.

Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır ki birileri bu duruma "meşru" bir zemin oluşturmaya kalkıyor?

***

İnsanların olayları ve durumları birbirinden ayırmayı öğrenmesi gerekiyor.

Başta 12 Eylül olmak üzere darbeler başka bir konudur, bir terör örgütünün bir askeri, polisi temsil ettiği CUMHURİYET yüzünden vurması başka bir konudur.

Sırf bu yanılgıyla, geçmişte darbeci olan askerlere haklı tepkilerinizden ötürü, darbeci zihniyete en fazla karşı olan subayların, Amerikan emperyalizmine en sert tepkiyi veren subayların zindanlara doldurulmasına ses çıkarmadınız hatta inceden memnun oldunuz.

Ve tabi aydınlara, yazarlara...



İşte bu insanların tasfiye edilmesi sayesinde "the süreç" yürüdü.

Erdoğan'a "hayırdır bilader" diyen kimse kalmadı.

Kendilerine tehdit olacak unsurları, unsurların kendi kitlesinde itibarsızlaştırdı.

***

Durum ortada.

Eğer bu yanılgıyla devam ederseniz, -bilmiyorum ne kadar umrunuzda ama- elinizde yerden yere vuracağız bir ülkeniz kalmayacak.

Dün İŞİD'in açıklamalarını izledin(iz). Daha doğrusu tehditlerini.

O zaman ne yapacaksın(ız)?

Gölcük'te deprem olduğunda kimden yardım beklediysen ve aldıysan,

Van depreminde kimden yardım beklediysen ve aldıysan,

eşin doğum yapmak üzereyken kimden helikopter istediysen ve aldıysan,

"Beşinci günün şafağında" yine aynı "doğu"dan medet umacaksın.

Yapıcı tavırla eleştirdiğin şeylerin yıkıcı tavırdaki insanların saldırısına ortam vermesi,

kime yarar,

kime zarar verir?

Bunu ciddi ciddi düşünmekte fayda var,

tabi bunu da abartıp yanlışlara göz yummadan.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
18 AĞUSTOS 2015

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Sıyrılıp gelen, geçmişten... - Çağdaş Bayraktar


Acısıyla, tatlısıyla önemli olayları unutmamamızı sağlayan özel günler, zaman geçtikçe özellikle acılarımızı sadece bir güne hapsetmemize yol açıyor.

Belki de giderek o günün de içini boşaltarak...

O günün dışına çıkmak adına 17 Ağustos'u 18 Ağustos'ta yazmak istedim...

Hayatını kaybeden binlerce yurttaşımız...

Gidenler ve kalanlar...

Hayatın gidene mi kalana mı daha zor olduğu hep çok bilinmeyenli denklem...

Hatta hiç bilinmeyenli bir denklem...

Bundan iki sene önce gittiğim Kocaeli'nde hala iliklerime kadar hissettiğim deprem sonrası kasveti...

Oluşan kaderci atmosferden faydalananlar ve dönüşüm...

***

İnsanları ölümsüz kılan, yaptıkları ve yapmadıklarıdır çoğu zaman. Fakat bunların ölümsüzlüğünü kuşaklara aktaracak olan, bu olayların yazılmasıdır.

...


Balyoz kumpası ile zindanlara atılan, atıldığı zindanlarda ülkesine yapılanları hazmedemeyip, isyanının vücudunda bulduğu karşılık olan parça sonucu aramızdan ayrılan Amiral Cem Aziz Çakmak...

O'nu bir çok askerden ayıran özelliklerini yazmak, bu vesile ile aktarmak,
o özelliklerini görenlerin- duyanların vicdan borcu...

Deprem vakti Binbaşıdır Cem Aziz Çakmak.

Hikayenin ilk kısmını Pelin Çınar - Burak Bilge çiftinin yazdığı "Babamı Beklerken" kitabından aktaralım:

"(...)
Depremin olduğu gece Tuğçe'nin(Cem Çakmak'ın kızı) dedesi ve anneannesi onlarda kalmaya gelmişti. Bu nedenle Tuğçe, diğer akşamlara nazaran daha geç yatmıştı. Gece saat 3'ü gösterdiğinde Tuğçe bir anda yatağından fırlayarak uyandı. Dünyanın sonunun geldiğini sanmıştı. Duvarlar üstüne üstüne geliyor, dolaplar yatağının üstüne yıkılıyordu.  Kelimeyi şehadet getirmeye başladı.  Bir yandan da korkudan ağlıyordu. O sırada içerdeki odadan babasının sesini duydu. O da uyanmış ve "Hangi hain ülke bizi bombalıyor" diye bağırıyordu.
O sırada korkunç bir gürültü duyuldu ve gökyüzü aydınlandı. Salondaki vitrin ve dolaplar da yere yıkılmıştı. Ailenin misafirleri de salonda yatıyordu. Ancak yeni aldıkları çekyat onların hayatını kurtarmıştı. Eğer o çekyat olmasa yerde yatıyor olacaklardı ve muhtemelen yıkılan dolapların altında kalacaklardı.
Babası önce Tuğçe'yi sonra Dilara'yı odasından aldı. Dilara'nın odasında karşılıklı dolap yatağının üzerine yıkılmış ve küçük kız bu iki dolabın arasındaki üçgen alanda kalmıştı.
(...)"


Sonra ne mi oldu?

Cem Çakmak ailesini toparladı, daireden çıkardı. O sırada eşi nöbette olduğu için bebeğiyle yalnız depreme yakalanan üsteğmen eşini de aldı, apartmandan dışarıya çıkardı.

Dışarıya çıktığında gördüğü manzara korkunçtu.

O'nun için her daim önce vatandı.
Belki de taparcasına sevdiği ailesinden bile önce...

Ailesini hemen evin önünde bıraktı. "Benim gitmem lazım" diyerek.

Saat 03:30 civarı.

Donanma'da devir teslim yeni olmuş, Gemi komutanı izinde. Kendisi Binbaşı ve ikinci komutan.

Gemi de tersanede havuzda. Gemi'yi  denize indirmek için yeterli mürettebat yok. Bir avuç subay.

Fakat insanlar an itibariyle depremzede, mağdur.

Ki zaten Cem Çakmak'ı Cem Çakmak yapan, kriz anlarındaki cesareti ve akılcılıktan asla kopmadan sorumluluk alabilmesi. 

2-3 görüşme. "Yapamazsın çok riskli" yanıtını alması.

"Ben yaparım" yanıtını vermesi.

Çünkü yapılması gerektiğini, insanların durumunu görmesi, bilmesi.

Tersaneye gitmesi, gemiyi TÜPRAŞ açıklarında denize indirmesi, sonrasında da Yalova açıklarındaki diğer gemilerin yanına götürmesi.

Bir çok insanın bu gemi sayesinde barınacak yer bulması, karnının doyması.

...

***

Sonrasında eşi Sevgi ablaya sordum, ne zaman geri yanınıza geldi diye, yanıtı inanılır gibi değildi:

"4 gün sonra!"

Cem Çakmak onları bırakıp gidince, onlar da başka bir gemiye binmişler. Geminin komutanı da telsizden Cem Çakmak'a durumu bildirmiş. 4 gün boyunca aralarındaki tek iletişim bu.

***

Peki ya şimdi?

Depremin üzerinden 16 yıl geçti.

O depremde halka kol-kanat geren Donanma, halka kol-kanat gerdiği Gölcük'te kumpasa uğradı.

Genelkurmay bile onlara sahip çıkmadı.

Cem Çakmak tutsak bulunduğu zindanda kanser oldu, sırf "fırsatçılık" sayarlar diye uzun süre hastaneye gitmeyi bile kabul etmedi. Yaklaşık 1,5 yıl direndi. Son günlerinde ateşi yükseldiği için bir çok kıyafetini çıkarması gerektiğinde dahi çıkarmadığı şey ise cevşeniydi.

O depremde o gemiyi denize indirirken Cem Çakmak, ve arkadaşları.

Bunlar birileri onları "dinsiz" ilan ederken oluyordu. Bilen bilirken gerçekleri, bazıları sorabiliyorlardı utanmadan, hala: "7.4 yetmedi mi?"

O subaylar kumpası gördüler ama kaçmadılar.

Sonrasında o subaylara ölüm döşeğinde "kaçma şüphesi var" diye tahliye kararı vermeyenler, bir zamanlar onlara tahsis edilen araçlarından indi, yurtdışına kaçtı.

"Davaların savcısıyım" diyene sorsan, kandırıldı.

Bu arada konu dışı hatırlatma: Deprem vergilerine ne olduğuna dair yetkili birimlerden somut bir yanıt yok. Olası bir deprem durumunda çadırların kurulması için boş bırakılması gereken alanlarsa yandaşa parselli, TOKİ ilaveli.

***

Kıvırmaya gerek yok, dürüst olmalıyız ki geriye kalan sadece acı,
vicdanı olana yer yer pişmanlık.

Bazen cümleler de boğumlanır kağıdın boğazında.

Silerken nemlenen cümleleri çaktırmadan, Amiral'i Amiral'in sözleri ile anmalı, çıktığı en uzun seferinde:

"Belki bir yerlere gelemezsin
ömrünce dinlediğin vicdanının sesiyle.
Belki de çile çekersin,
yaşadığın için mertçe ve dürüstçe.
Lakin rahat uyu yattığın yerde.
Hoş bir seda kalır senden,
hakkında konuşulan her kubbede."



Çağdaş BAYRAKTAR
18 Ağustos 2015

15 Ağustos 2015 Cumartesi

DİKKAT!




Ülkeyi 13 yıldır yöneten zihniyetin, koltuğunu korumak için ülkenin kan gölüne çevrilmesinden rahatsız olmayacağını maalesef biliyoruz.

Birileri olayı sadece Erdoğan'a mal etmeye çalışsa da, terör örgütünün de insan öldürmekten bir an olsun çekinmeyeceğini, bizzat yaşayarak görüyoruz.

Sözde Milli İstihbaratımız zaten evlere şenlik.

Birisi yazmıştı sanırım;
"Eğer ülkede bunlar oluyorsa, MİT işini ya yapamıyor ya da çok iyi yapıyor demektir."

***

Karakollara teröristlerin patlayıcı yüklü araçla girebildikleri, Orduevi bahçesinde bomba patlayabildiği yerde,
teröre karşı tepki için de olsa yürüyüş yapmak ne kadar mantıklı?

Daha önemlisi ne kadar sağlıklı ve güvenli?

Şüphesiz olan bitene bir tepki verilmeli.

Ama doğru olan zaman ve yöntem bu mu?

Ayrıca bu haklı kaygılarından ötürü, normal şartlarda bu tarz yürüyüşlere katılacak bir çok insanın katılmaması, olası katılımın düşük olması, birilerinin "algı yönetimi" için cesaret verici olmayacak mı?

Bir eylem, doğru şartlarda doğru amaçlarla ve yeterli sayıda olursa bir etki yaratabilir.

Yoksa "halk rağbet göstermedi" algısı yaratılabilir.

(Tabi eylem tarzı olarak daha "sembolik" yöntem seçilen Adalet Nöbeti ve Sessiz Çığlıklar bu duruma dahil değil)

Bu durumda bazı soruları sormakta fayda var:

Bu etkinlikleri kim organize ediyor?

Bu etkinlikleri organize edenler, bu sorumluluğu böyle bir ortamda nasıl göze alabiliyor?
Cumhuriyet mitingleri, Milli bayramlar ve kumpas dava duruşmaları için günler öncesinden valiliklere yazılar yollayıp halkın en demokratik hakkını elinden alanlar, bu eylemlerle ilgili ne gibi hamle yaptılar?

Ya da neden yapmadılar?
...
***

Böyle günlerde yapılabilecek en sağlıklı "eylem", şehit cenazelerine katılmaktır. Bu durum, şehit yakınlarına doğrudan destek içeriğinden ötürü daha "faydalı" bir seçenek olacağı gibi, İktidar yetkililerinin de -istemeyerek de olsa- katılacağı için daha güvenli bir ortam olacaktır.

Ayrıca şehit yakınlarının evlerine taziyelere de gidilebilir.

Bunu da yetersiz gören kişiler, şehit cenazelerine katılan yetkililere de ilk ağızdan tepkilerini aktarabilirler.

***

Türkiye'nin vatanseverlerine her dönemden daha çok ihtiyacı var belki de.

O yüzden de her vatansever, adım atarken Ulu Önder'in dediği gibi sadece ufku değil, ufkun ötesini de görebilmeli.

Bazen duyguları onu sürüklemeye kalksa da, iki adım sonrasını da hesaplamalı.

"Tavla değil, Satranç oynamalı"

Çağdaş BAYRAKTAR
16 AĞUSTOS 2015