31 Temmuz 2015 Cuma

NEREDEYDİNİZ?

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, geçen yıl 6-8 Ekim'de yaşanan olaylarla ilgili HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında soruşturma başlattı.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 'Anayasa’nın siyasi partilerle ilgili maddelerine aykırılık' gerekçesiyle HDP ile ilgili inceleme başlattı.

"Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Bürosu’nun, HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın “Biz sırtımızı YPG’ye, YPJ’ye ve PYD’ye yaslıyoruz. Bunu söylemekte, bunu savunmakta hiçbir sakınca görmüyoruz”, Selahattin Demirtaş’ın, “Halkımız, siyasi kurumlarımız, sivil toplum örgütleri, belediyeler, meslek örgütleri gibi bütün toplumsal yapılar kendi güvenlik tedbirlerini de geliştirmelidir” açıklamaları ile HDP Milletvekili Faysal Sarıyıldız’ın PKK kuryesini Ceylanpınar’a götürdüğü görüntüleri incelemeye aldığı öğrenildi."

***

Cumhuriyetin "Savcıları",
Cumhuriyetin "Yargıtay"ı,
eğer ki bu kişilerin bu söylemleri suç teşkil ediyorsa -ki bence ediyor-,
12 YILDIR NEREDEYDİNİZ?



Son dönemde değişen "yaklaşım" üzerine AKP'ye ateş püsküren HDP-PKK-YPG-KCK;
12 YILDIR İSTEDİĞİNİZ VERİLİRKEN SESİNİZ ÇIKMIYORDU HİÇ?
Sizin bir isteğin iki edilmezken hukukun ırzına geçildi, ne kadar aydın subay varsa zindanlarda çürütüldü,
o zaman NEREDEYDİNİZ?



Ses çıkarabildiniz mi Ergenekon'a, Balyoz'a, Askeri Casusluk davasına?
Yoksa işinize geldiğinden el mi ovuşturdunuz, askere düşmanlık sizde ata sporu olduğundan?

*** 


Terörü birden keşfeden(!) AKP şurekası,
yıllarca siz kendi ellerinizle besleyip büyütmediniz mi terörü?



Ben de dağa çıkardım demedi mi Bülent Arınç?
Habur'da kırmızı halı sermediniz mi teröristlerin ayağına?
Apo'dan "siyasi önder" yaratmadınız mı, allaya pullaya?

İçinde bulunduğumuz hafta içinde şehit olan askerlerin birliğine bağlı olan bir asker şunları demişti siz terörü keşfetmeden, dizinizde oynatıp, gazını alırken:

"Canon dürbünle bakıyoruz adamlar gözümüzün önünde silah taşıyor, silah gömüyor, Doçkaları yerleştiriyor, ellerini kollarını sallaya sallaya PKK lılar geziyor ancak biz hiç bir şey yapmıyoruz. Biz adamlara Canon ile bakıyoruz teröristlerde bizi dürbünle izliyor. Bizi kışlalara kapattılar."
Şimdi o askerler, hiç uyumadan günlerdir operasyonda olduğunu söylüyor, sadece şehit olan arkadaşlarına tören yapmak için kışlaya döndüğünü söylüyor.
O askerlerin morali mi? İşte bak o da sizin eseriniz, yanıtını ilk ağızdan nakledelim:
"Onu hiç sorma kardeşim askerin morali çok bozuk buradaki asker her şeyin farkında. Teröristler gözümüzün önünde güçlendi hiç bir şey yaptırmadılar, ot biçtik tümende şimdi o gömdükleri silahlarla bize saldırıyorlar. Burada durum çok kötü, neyin nereden geleceği belli değil''

***


Hükümet yandaşı yayın organları,

şimdi "SABAH" "AKŞAM" yanlış insanlar olarak "doğru"ları dile getiriyorsunuz. Siz de terörü keşfediyorsunuz!



O şehitlerin vücutlarında, sizin sustuğunuz, görmediğiniz, aksine güzellediğiniz terör örgütünün AMERİKAN MALI mermileri var.
Hani tek laf diyemediğiniz Amerika.Ki O Amerika'nın İncirlik Üssü'nden YPG'ye yardım edeceğini açıkladı üstelik sizin terörü keşfettiğiniz şu günlerde de gıkınızı çıkaramadınız?
Hala tek boyutlu ve çıkar odaklı "milli" kaygılarınız!

*** 


Peki ya ekranlarını şehit yakını feryatlarına açan Cemaat ve onun medyası?
17-25 Aralık sürecinden beri neredeyse her gün verdiğim paraya söve söve sizin yayın organlarınızı alıyorum. Hükümetle aranızda en ufak bir düşünsel fark var mıdır diye.
Ama yok,
Sizin için de Said Nursi Said Nursi, "the süreç" "Demokratik süreç", sizin için de Kamışlı Rojava, Ayn el Arab Kobanê?
Tek farkınız, Erdoğan "usta" değil, Fetullah Gülen "hocaefendi".
Daha bir saat önce kanallarınızın birinde kalemlerinizden birisi, "13 yıldır PKK hiç durmadı, silah bırakmadı" diyorsunuz.
Siz 12 yıldır neredeydiniz, bu cümleleri kaç kere kurdunuz?
Yoksa bunun yerine gazete yazarlarınız "Erdoğan'a hayır, Demirtaş'a evet" mi dedi?



***

Bir ülkenin başarılı ve vatansever neredeyse tüm yetkililerine, ülkenin kurucu tüm değerlerine topyekün saldırılırken,
"ULAN HEPİNİZ ORADAYDINIZ BE".

Şimdi ortak sahibiniz, saldırdığınız odaklar bitince kontroldan çıkan birinizi diğerlerinize yok ettirmek istiyor.

Siz bu durumu örtmek için buna "siyasi" mana yüklemeye çalışabilirsiniz
ama biz YEMEYİZ!

Bu 13 yılda yapılan "saldırı"da, biriniz silahtınız, biriniz mermi, biriniz "bizzat emri veren"di, aynı zamanda hepiniz de tetikçi.

Ayrıca, sormakta fayda var:
TERÖRÜN ASLA VERİLENLE YETİNMEYECEĞİ, TERÖRLE MÜCADELE DEĞİL DE MÜZAKERE OLDUĞU SÜRECE İMTİYAZIN İMTİYAZ GETİRECEĞİNİ anlamak için daha ne olması gerekiyor?

Yangının ve tehdidin büyüklüğünü görmek için,
illa düştüğü yeri yakan ateş,
her eve mi düşmeli?
Bu mudur yani?

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
31 Temmuz 2015

30 Temmuz 2015 Perşembe

Denge...



Eğer hem AKP hem HDP'ye karşıysan, o zaman buna göre bir strateji belirlersin.

Eğer birbiriyle -özünde düşünsel farklılık olmasa da- farklı tavır gösteren iki düşmanın varsa, tek yönlü adım atamazsın.

Bir yanı artı diğer yanı eksi olan bir doğru parçasının tam ortasında, "nötr" noktada durmak gibidir bu.

Artı olmadığın yerde artıdan daha uzak olayım kaygısı, seni eksiye yaklaştırır. Tıpkı tam tersi olduğunda artıya yaklaştıracağı gibi.
İşte MHP söylem bazında kendisini, bir yanında AKP bir yanında HDP olan bir doğru parçasının 0 noktasında konumlamak istediğini dile getiriyor(du).
Bu durumda ya ikisine de aynı anda tepki vermek, ya da ikisine de çekimser kalmak gerekir.

Diyelim ki HDP var diye komisyon kurulmasına destek vermedin. Fakat sırf HDP evet dedi diye hayır demeye kalkarsan, AKP'nin yancısı durumuna düşersin.

Fakat görünen çok açık ki, MHP bu denge siyasetini başaramıyor, belki de başarmak işine gelmiyor.

8 Haziran'dan beri MHP'nin stratejisi, "the süreç"e olumlu bakan 3 partinin olduğu, bu 3 partinin koalisyon oluşturması, bu şekilde de herkesin "the süreç"in iç yüzünü görmesi şeklindeydi. Bu sayede dışarıda kalarak ganimeti toplayacaktı.

Fakat MHP, HDP karşıtlığı yapayım derken farkında olmadan HDP'nin yaklaşımlarına göre yönlenmeye başladı. Yaklaşımları "tepkisel"e, karşıtlık eksenine indirgendi.
(Bu durumun tam tersi de CHP'de var. Tam anlamıyla akılcı eylemlere dönüşmeyen HDP karşıtlığı nasıl MHP'yi AKP'nin safına itiyorsa, fütursuz "sadece" AKP karşıtlığı da CHP'yi HDP safına itiyor. Bunun bedeli de ağır olur, olacak).

Bir partinin, kendisine mevcut potansiyelinden fazla gelen oyu doğru okuması önemliydi.
MHP, kendisini çözüm sürecine karşı olanların tepki oylarının geldiğini fark etti, buna göre strateji dile getirdi, ama özellikle kritik anlarda bunu uygulamaya geçir(e)medi.

Şimdi artık söylemlerinin değil, eylemlerinin yarattığı bambaşka bir pozisyonun açmazında kalacak.

***

AÇMAZ..

CHP Genel Merkezinin kendi tabanında oluşan tepkisi olmasa, çoktan AKP ile koalisyonu kurmuştu. Çünkü bu sayede seçim hezimetini de perdelemiş olacaktı.

Fakat son komisyon tartışmaları, tabanları yine daha fazla karşı karşıya getirdi.

Öte yandan Erdoğan, çözüm sürecinin bittiğini söyledi.

Fakat burada olan şey, "siyasi bir değişim" ya da "milli bir duruş" değil.

Erdoğan cemaate de, HDP'ye de neoliberal tayfaya da savaş açtı. Bunun sebebi, bir zamanlar "beraber yürüyün bu yollarda" diyen efendilerinin, şimdi "beraber Erdoğan'ın üzerine yürüyün" demiş olması. Ona açılan savaşa savaşla karşılık verme çabası.
Yani herkes kendi celladının farkında, ölmeden öldürme derdinde. Yoksa zerre kadar düşünsel/ideolojik bir ayrışım söz konusu değil.

Bu olan bitene ideolojik mana yüklemek, yapılacak en büyük hata olur.

Erdoğan'ın bu açıklamaları, komisyondaki MHP'nin tavrıyla da birleşince AKP-MHP koalisyonu ihtimalli kuvvetlendi.

Burada da şöyle bir açmaz var;
Ne niyetle olursa olsun, kendi çıkarlarından dolayı da olsa ülkedeki siyasete hakim ve belirleyici olan dış güçler, iki tane çözüm karşıtı partinin koalisyonuna sıcak bakmaz.

AYRIŞMA...

Peki bu durumda ne olur?
Bu durumda esas kırılma noktası, hatta hep söylenen kırılma noktası AKP'de şimdi yaşanır.
AKP'nin içinde olup da AKP'nin "siyasi proje olduğunu" bilmeyen vekil olamaz.
Bu vekillerin bir çoğu, çözüm süreci karşıtlığının küresel güçleri karşısına almak olduğunu bilir, bunu da göze alamaz.
Bu aşamada ciddi bir Davutoğlu-Erdoğan ayrışması yaşanacaktır.

Davutoğlu ve çevresi, Erdoğan'ın çözüm karşıtlığı ve ABD tepkisi almaya başladığı yerde, fırsattan istifade isyan bayrağı çekebilir, Gül de bu duruma hemen entegre olabilir.

Zaten çözüm süreci ile ilgili Beşir Atalay ve Davutoğlu'nun sözleri, Erdoğan'ın sözleri ile çelişmekte.

AKP "the süreç"e net bir tavrı parti olarak koymaz, koyamaz. MHP ile de en fazla kısa süreli yürür, sonra ayrışır.

Ki büyük ihtimal bu noktaya bile varılamaz.

***

Vekillerin kıblesinin vatan değil de menfaat olduğu yerde bu mecliste her şey değişir.

Burada bilinmesi ve asla unutulmaması gereken, bu meclisten toplumsal fayda beklenmemesi gerektiğidir.

Zaten biz bunları yazarken dahi bir çoğu 1 Ekim'e kadar sürecek tatile kaldığı yerden devam etmeye başlamıştır bile!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
30 Temmuz 2015

28 Temmuz 2015 Salı

"Can Dündar Cumhuriyeti"nde sıradan bir gün yine(!) - Çağdaş Bayraktar


Ülke yangın yeri.

Kimin eli kimin cebinde belli değil.

Çözüm süreci ile terörü ve uzantılarını kendi elleriyle besleyenler, şimdi kendi canlarını kurtarma derdinde.

Milli pozların içi ne kadar menfaat ne kadar samimiyet dolu, görmek isteyen için durum gayet açık aslında.

İşte böyle günlerden birisi; 28 Temmuz 2015.

Daha dün, alçakça bir pusuya kurban vermişiz Binbaşı Arslan Kulaksız'ı.

Bugün, 
piyade astsubay Ziya Sarpkaya yine kalleşçe sivilde şehit edilmiş, acımız sürekli taze.

Peki bunlar olup biterken, Can Dündar Cumhuriyeti'nde durum ne?

Beraber görelim.

Cumhuriyet gazetesinin sitesinde 20 haberlik manşet vardır.

15:30 itibariyle 1 numaralı manşet şu şekilde:



Kendileri de dahil, hatta en çok kendileri dahil, HDP ve Selahattin Demirtaş güzellemesi yapılmamış gibi, Doğan medyasında bile bağlamasıyla ekran karşısına çık(artıl)mamış gibi,
manşetin üst kısmında yazan cümle şu şekilde:

"TV'LERİN SANSÜRLEDİĞİ DEMİRTAŞ'TAN ÇARPICI AÇIKLAMALAR" [1]

İnsan, bu kötü bir şaka olmalı diyor ama değil. Çünkü devam ediyor.

Aynı manşetin 7. başlığında şu haber var:


"Silahlı saldırıya uğrayan jandarma komutanı şehit oldu" [2]

Bu iki başlığın aralarındaki uyuşmazlık bile yeterli aslında ama yetmemiş gazete için.

7. başlıkta şehit haberini veren site, 18. başlıkta yazarının yazısını manşete taşıyor:

"PKK 'şimdilik' savaşmak istemiyor, devlet yeniden "barışı" arayacak"[3]


İşin yine enteresan tarafı, saat 15:30'da 18. sırada olan bu başlığın saat 16:01'de 10. sırada yayınlanması. Yani daha fazla öne çıkartılması.





***

İşte PKK'nın "savaş" ve "barış" anlayışı.

İşte Demirtaş'ın "sansürlenmiş" hali.

Daha yere dökülen kanı gerçek anlamda kurumayan şehitlerimiz,

Ve Can Dündar Cumhuriyeti'nin olaylara bakış tarzı, konumlandığı ve olayları yorumladığı yer.

Cumhuriyet'in nereden nereye geldiğini anlamak açısından,

aynı gazetenin sembol yazarlarından olan ve yine bir terör saldırısı ile aramızdan ayrılan Uğur Mumcu'nun gazetede bundan 25 sene önce yazdığı bir yazının son kısmını anımsayalım.

Bu kısım, haberi ve yazarın haberi nasıl yorumlayıp, nerede konumlandığını görmek açısından önemli:

"Ünlü astronot James B. Irwin, Fedaral Alman "Rotel Tours the Rolling Hotel" adlı bir turizm şirketiyle Türkiye'ye gelmiş.

Irwin'in organize ettiği gezi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini kapsıyor. Irwin'in amacı Ağrı Dağında olduğu söylenen "Nuh'un gemisini" bulmakmış.

İyi hoş da bu Irwin'in katıldığı gezi programlarında Doğu Anadolu bölgesindeki "Kürdistan'ın yaban toprakları" ve "Ermeni başkentleri"nden söz ediliyor, İstanbul'dan da "Constantiple"olarak!

Astronot James Irwin, herhalde Ay'dan Türkiye'yi böyle görmedi. Öyleyse bu Irwin ne yapmak istiyor? Nuh'un gemisini mi arıyor, yoksa başka bir şeyler mi?

BU ASTRONOTA TÜRKİYE'NİN SAHİPSİZ OLMADIĞINI KİM HATIRLATACAK?"
[4]

***


Her insan elbette ölecek. Bundan hiçbirimiz kaçamayız. Fakat en azından toprağın bizi daha kolay kabul edeceği şekilde yaşamaya çalışmalı..

İnsanın arkasından olumlu sözler söylenmeli ki "rahat" yatacak yeri olmalı.

Tabi bunun için de insan yaşamı boyunca net ve sağlam bir duruş inşa etmeli, kendisinden sonra da yıkılmamalı.

Çağdaş Bayraktar
28 Temmuz 2015



DİPÇE

[1] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/332469/Demirtas__Tek_sucumuz_yuzde_13_oy_almak.html
[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/331963/Silahli_saldiriya_ugrayan_jandarma_komutani_sehit_oldu.html
[3] http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/331989/PKK__simdilik__savasmak_istemiyor._Devlet_yeniden__barisi__arayacak.html
[4] Uğur Mumcu / Boru... - 5 Ağustos 1990, Cumhuriyet 

Sorular...



Askerlerin sivilde saldırıya uğraması, askerlerimizin uzun süre izlendiğini, hatta fişlendiğini gösteriyor.

MİT her yere hakim olduğunu söyleyebiliyorsa, bu durumu biliyor demektir.

(MİT Biliyorsa Başbakan ve Cumhurbaşkanı da biliyor demektir)

Sözde Kürdistan olarak gördükleri yerde devleti kabul etmeyenler de, bulundukları bölgeye hakim olduklarını iddia etmiyorlar mı her seferde?

O zaman "the süreç" te askerin namlusuna parmak tıkarken birileri, terör örgütünün bölgedeki "parselleme" ve "hakimiyet" çalışmalarına da uygun alan verdi?

Böylece rahatsız olmadan çalıştılar?

Şimdi de kendilerince misilleme yapıyorlar, aynı dönemde sağladıkları "bilgi akışı" ve "palazlanma" sayesinde.

Ve de başka bir detay;

Bölgeye çok hakim olduğunu sürekli iddia eden, hatta bölgede kendince sözde kurumlar tahsis ettiğini dahi saklama gereği duymayan HDPKKCKYPGH,
askerlerin "anlık hareketlerinden" haberdar olan HDPKKCKYPGH,

Suruç'taki patlamadan habersiz olabilir miydi?

Peki ya bölgedeki "yabancı unsur"lardan?

Hem de kendisine tehdit olan?,
Tabii ki hayır.

Bölgede olan her şey,
MİT'in de, HDP'nin de b-ilgisi dahilinde.

...

***

Suçu, suçluyu ve çözümü arayacaksak, bunları kabul ederek başlamalı işe.
Yoksa hep döneriz başladığımız yere.

Çağdaş BAYRAKTAR
28 Temmuz 2015

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Katilin Adı Çok...




Kahpesiniz.

Hainsiniz.

Pusuya yatan korkaksınız.

Bir insana hangi gerekçe ile olursa olsun, böyle pusu kurup canice katleden bir kişi, başka bir konu ve ortamda ne kadar sağlıklı ve insancıl davranabilir?

Her türlü terörün kökü kazınmadan "demokratik açılım" o-la-maz!

Binbaşı Arslan Kulaksız, kızının ve eşinin önünde tarandı, şehit edildi.

Eşi de yaralı.

***

Birileri, biraz da Arslan Kulaksız'ın babasının katlini gören kızı hakkında konuşmak isterler mi?

Onun psikolojisine kafa yormak isterler mi?

O kızın da bu ülkenin geleceği olduğunu vurgularlar mı?

Hayır.

Çünkü başka bir saldırıda "Katil TECE" demek kolay,

fakat böyle durumlarda teröriste terörist demek bile olay!

***

Bilinçaltımız ihanetle,

doldu, taştı.

Sabrımız,

duyduklarımıza, gördüklerimize parçaladığı kaçıncı taştı?

Dönmezse keser sap, dönmez olsun yalan dünya,

Can'dan akan kan,

gözden akan yaştı,

durmaz oldu,
taştı.

***

Başımız sağ olsun.

Çağdaş BAYRAKTAR
27 Temmuz 2015


26 Temmuz 2015 Pazar

Yeter

Bizim için iyi terör örgütü, kötü terör örgütü yoktur.

Terör vardır, terörist vardır.

DHKP-C Silahlı Terör örgütüdür.

Polisin tavrını da Gezi'den yakinen biliyoruz. Kişi kişi savunacak değiliz.

Fakat saldırılan üniformaya sırf "Türkiye Cumhuriyeti"ni temsil ediyor diye saldırılıyorsa, o zaman orada hedef aynı zamanda biz olduğumuz için bakışımız farklı olur.

Saldırının da saldıranın da karşısında dururuz.

Ancak konu bu değil.

Eğer sen "yaratılanı severiz yaradandan" ötürü diyorsan, "bizim dinimiz anlayış, hoşgörü dini" diyorsan,
"Camiiye ayakkabılarıyla girdiler" diye provokasyon yapıyorsan,

Cemevlerine de saygı duymak, ona göre davranmak zorundasın!

Buram buram mezhepçilik kokan anlayışınız aynı zamanda kan ve nefret kokuyor.

Etnik ayrışma temelli yaklaşımınız kesmiyor, bir de mezhep temelli ayrışmaları tetikliyorsunuz.

Gerçi size göre sadece sizin inancınız doğru ve kutsal!

Kendiniz gibi olmayanları sevmiyorsunuz, biliyoruz.

Saygı duymuyorsunuz, bunu da biliyoruz, görüyoruz.

Ama saygı duymuyorsanız bile bulaşmayın artık insanların ibadet yerlerine.

İnsanların yaşam alanlarını daraltmaktan vazgeçin!

Gündelik ve sadece kendinizi kurtarmaya yönelik planlarınız için insanların değerlerinde tahribat yaratmayın artık.

Beslendiğiniz kaosun faturası ağır.

Bu vebal ağırdır, taşıyamazsınız!


Çağdaş BAYRAKTAR
27 Temmuz 2015


24 Temmuz 2015 Cuma

Acının Tutulan Dili




"Acının dili, dini, ırkı olmaz" paravanıyla kendine yakın gördüğü kişi ve oluşumlarla ilgili "duygudaşlık gösterilerinde" karşılaşabileceği tepkilere "siper" alan bazı kişiler için bu kare,
"Ne yazıyor isminde, haa Polis mi, amaan ne üzüleceğim" denip üstünden atlanılacak karelerdendir,
maalesef biliyoruz.


Yaşayarak gördük.

Yine de bilmek isteyenler olur.

Fotoğrafta, şehit polis Tansu Aydın'ın tabutunun yanında yatan kişi, şehidimizin eşi Vu Yhuy Tuanvi.

Kendisi Tayvanlı.

Durumun izahını yapabilecek cümleler var mıdır bilmiyorum,

benim bildiğim, benim cümle haznemin bu kadar geniş olmadığı.

***

Sadece aklıma takılıyor;

O kadın bu durumu nasıl anlayacak, birisi nasıl anlatabilecek de O da kabullenecek?

Zor.

Üstelik en az iki konuda bulunduğu konum itibariyle "kaybeden".

Birincisi eşi, şehit olduğu için,
İkincisi "Kadın haklarından faydalanma ve kadın haklarını savunan sözde oluşumlar tarafından sahiplenme ihtimali".
Malum,
kendisi,
Kendisi -afedersiniz- Al bayraklı tabuta sarılmış bir şehit eşi.
...
***

Kareyi görünce insanın aklına "Vatan sağ olsun" demek geliyor. Tam başlarken cümleye, telaffuz ederken "vatan"ı,

sözde vatanı temsil edenleri görünce de birden sapıyor cümle yolundan,

Nazım'ın dizeleri geliyor akla;

"Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla..."
...
Bugün yine çok öldük.
Dün de,
ders alınmazsa ve birlik olunmazsa,
korkarım,
yarın da.


****

(Şu an Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil eden kurumlar işgal altında olabilir.
Ve bu sebeple ben polisi hatta askeri bile sevmeyebilirim.
Fakat her şeyden önce ben Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşıysam,
ve birilerinin polisi ve askeri hedef alma sebebi, onları "Türkiye Cumhuriyeti" olarak görmesinden kaynaklıysa,
orada hedef sadece vurulan, yaralanan, şehit edilen kişi değildir.
Çünkü hedef benimdir,
hedef biziz,
hedef Türk ulusudur.
Sonuna kadar dururum terörün karşısında.
Bunu ayırmakta fayda var sanırım...)
Çağdaş Bayraktar
24 Temmuz 2015

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Maskeli Balo



Suruç'ta katledilen çocuklar için üzgün.
Ki üzgün de olmalı insan, ülkesinde gençler bombalarla patlatılıyorsa.

Üzgünlüğünü vurgulamak için acının dili dini ırkı olmaz diyor ama eklemeye devam ediyor, "Türkü-Kürdü", "Alevisi-Sunnisi"...

Çünkü eğer bu vurgular yapılmazsa fazladan, ayrımcılığa karşı olmak, ırk ve mezhep ismi vermeden yapılmazsa, o zaman ileti yapıcı olur. Ayırıcı olmaz.

O yüzden illa vurgulamalı mezhep, etnisite isimlerini. Bunun da aslında eleştirdiği yaklaşımı beslediği ile yüzleşmemeli.

***

Sonrasında bir asker şehit olur. Genç bir çocuk. Ama onun adını ağzına alamaz. Az önce dilinden duygu dolu sözcükler dökülen kişi birden sus-pus olur.

Çünkü kendisi insanlıktan dem vurur, ama şehit olan asker onun için asker değil, "üniformadır".

O üniformaya haklı ya da haksız nefreti vardır.

Sonra o nefretten, o nefreti en son hak eden kişi(ler) pay alır.

Evet, o 20 yaşındaki asker suçludur. Sonuçta 71 ve 80 darbelerini o yapmıştır.

80'de işkenceleri o yapmıştır.

90'lardan kafasına göre gözaltıları, terör örgütü ile uyuşturucu pazarlıklarını kendi çıkarları için ülkesini satarak yapan subaylardan birisi odur.

Zaten askerlik de zorunlu değildir, o genç kendi isteğiyle gitmiştir askere. O yüzden ona saldırmak, şehit etmek ve üzülmemek doğrudur.

Ama acının dili, dini, ırkı yoktu hani?

***

-Gerçekten samimi bir şekilde adil davrananları ayırmakla beraber-, kendinize yakın gördüğünüz kişi ve oluşumları savunabilmek adına "acının dili, dini, ırkı olmaz" paravanına sığınmaktan vazgeçin artık.

Çünkü salak değiliz, görüyoruz, en çok da sizin için acının dili, dini, ırkı var.

İnsanlar sizin için insandan önce "kimlik".

Etnik, mezhepsel ya da dini.

Ağızlarınıza aldığınız her kavramın böyle boşaldı içi.

Barış, özgürlük, demokrasi, adalet...

Savunuyoruz diye savurduğunuz şeyler, toplumun değer kasasından eksiliyor.

Siz kullanıp atıyorsunuz. Sonra geriye sizlerin yarattığı önyargıları temizlemek kalıyor bizlere.

Dürüst olun, indirin maskeleri de bitsin bu maskeli balo. Herkes açık oynasın kartlarını.

Her şeyi herkes net görsün, ortam zaten yeterince puslu ve kasvetli.

Çağdaş BAYRAKTAR
22 Temmuz 2015

21 Temmuz 2015 Salı

Anlayamadığım Şeyler



Son 5 ayda yaklaşık 6000 çocuk, çocuklarına maddi açıdan bakacak duruma sahip olmayan aileler tarafından Çocuk Esirgeme Kurumu'na bırakılmış.

Şans eseri bu haberi izlerken çocuğunu bırakmak zorunda olan bir annenin açıklamalarına denk geldim.
Kadın bodrum katında yaşıyor. Karanlıktan ötürü gündüz bile ışıklarını açmak zorunda kalıyor.
Sonrasında dolabını açıp, yiyeceklerini bile komşuların verdiğini, bu şekilde çocuğunun yaşama şansının olmadığını, Esirgeme Kurumu sayesinde en azından çocuğunun bir yaşama ihtimalinin olduğunu söylüyor.

Tabi bunları söylerken ki çığlıkları, gözyaşları yürek dağlıyor.

Sonra aklıma geçen Kış geldi.

Yaşadığımız bodrum katında iki çocuğuyla yaşayan bir kadın vardı. O dönem Adana'yı sel basınca, su seviyesi evinde öyle bir yükselmişti ki, çocuklar boğulma tehlikesi yaşamıştı.

İçeri girip kovalarla su çıkarırken su seviyesi dizlerimizin üstüne kadar geliyordu.

***

Ve böyle yığınla örnek...

***

Benim için terörün her türlüsü aynıdır. İyi terörist kötü terörist ayrımı yoktur. Ayrıca silahsız ve savunmasız insanları bomba ile katletmek insani değildir. Bir insan suçluysa ve burası hukuk devleti ise, o kişi hakkında kararı adil mahkeme verir, vermelidir Bunlar başka bir konu.

Ben şu kısımdayım.

Etrafında bu kadar sorun ve yoksulluk varken, tutup da "Kobani"yi inşa etmeyi "öncelikli" görmek, hatta bunun için bedel ödemeyi göze almak, nasıl bir "ayakların, yüreklerin bu topraklara basamaması, ait olamaması" sorunudur?

Geçmişte birileri kıblelerini Almanya yapmıştı.

Birileri Sovyet Rusya.

Sonra dengeler değişince, kıbleler Amerika'da sabitlendi uzun süre.

Şimdilerde yine değişmeye başlayınca dengeler, herkes en güvenilirinden yeni kıble belirmek istiyor kendisine.

Kimine ABD, kimine Rusya, kimisine Mezopotamya, kimisine Çin.

Bir insanın kalbinin kendi vatanında atması neden bu kadar zor?

Bir insanın kendi değerlerini, kendi ülkesini kalbinin merkezine koyması çok mu zor?

***

Ben şimdi evimden çıkacağım, etrafta durumu olmayan sokak çocuklarını göreceğim, komşumun aç olduğunu bileceğim. Arkadaşımın parası olmadığı için evden çıkamadığını bileceğim. Soma'da sadece hayatında başka hiçbir şansı kalmayan insanların girebileceği maden ocaklarına halen girmek zorunda olan insanları bileceğim.
Ama bunları görmezden gelip, "Kobane'yi yeniden kurmak" adına elime oyuncak alıp, yola çıkmak için yanıp tutuşacağım, öyle mi?
...

Türkiye'deki aydın ya da aydın adaylarının ciddi bir "yaşadığı toprakları algılayamama, içselleştirememe" sorunu var. Bu sebepten ötürü de bu topraklarla bağ kuramıyorlar, bağ kuranları da anlayamıyorlar.

Çağdaş BAYRAKTAR
21 Temmuz 2015

14 Temmuz 2015 Salı

Varlığın Yok Oluşu - Çağdaş Bayraktar




Yoğun isteğe rağmen henüz Türkiyelileştiremediklerimizden Selahattin Demirtaş, PKK ile HDP'nin organik hiçbir bağı olmadığını söylemiş.

O zaman arkadaşa birisi sorabilir mi;

Madem öyle,
kendisi geçen sene yaz ayında PKK'nın şehir yapılanması olan KCK'nın kurduğu sözde mahkemede yargılandı mı, yargılanmadı mı, tıpkı Osman Baydemir gibi?

***

Sen süt içmeyi seviyorsun diyelim, adam sütüne su katıyor, sen de bunu fark ediyorsun, suyu karıştıran da fark ettiğini fark ediyor. Sonra sen buna rağmen, paranla satın aldığın süte su karıştırılmasına ses çıkarmıyorsun. Çünkü kendi içindeki terazinin bir yanına sulandırılmış süt içmeyi, diğer tarafa ise bu duruma itiraz edip, gerekirse mücadele etmeyi koyuyorsun. Sonra aydın-ilerici görünümlü kimliğinin içi neoliberal yaklaşımlarla dolup taştığından, seni az "yoracak" olanı seçiyorsun, kendince.

Sonra ne oluyor biliyor musun?

Belki ilk başta kendi içinde hesapladığından daha az bir bedelle tepkini koyduğunda yaptığını anlayıp, korkarak hatasını düzeltecek olan kişi(ler), giderek daha fazla cesaret buluyor.

Böyle giderse sen önce, satın aldığın sütteki su oranının artışına şahit olacaksın. Sonrasında da sütünün tamamen suya dönüşmesini yaşayacaksın. Bunu belli bir süre kabul etmeyeceksin. Biraz homurdanacak olduğunda "höt" diye(bile)cek karşı taraf, homurdanmadığın dönemlerdeki sessizliğinden güç alarak, sonrasında senin yine "tatlı" gelecek canın -çünkü sadece sen akıllısın ve sadece senin canın kıymetli-, su içiyoruz ya en azından diyeceksin. Suyun faydalarından falan bahsedecek, hatta bulabilirsen sütün zararlarını söyleyeceksin. Sonuçta duruma meşru bir zemin yaratmak parayla değil.

Sonra sana parasını ver diyecek,
sen vereceksin.
Sonra sana su da vermeyecek,
parasını verdiğin halde,
o zaman isyan edeceksin ama iş işten geçmiş olacak.

Sonrasında bir sen kalacaksın, içinde "değer"e dair hiçbir değer unsur kalmayan.

Ve ne sütün olacak,
ne suyun,
ne satın alabilecek paran,
ne de paranın hakkını savunabilecek cesaretin.

Yani?

Yanisi;

sen kurtardım sanıp da erteliyorsun bugün -biraz emekle ödeyebileceğin- borcunu,
borcuna ekleniyor faizi,
daha da zorlaşıyor ödeme durumun,
ödeyemediğin zamanda da
daha da ağır olacak bedeli.

Daha rahat yaşamak için bu-günü
öldürüyorsun yarınını, dününü.
Bilesin.

Çağdaş Bayraktar
15 Temmuz 2015

12 Temmuz 2015 Pazar

Kalbe Değil, Akla Hitap Etmek - Çağdaş Bayraktar



Bazen bir şeyleri hisseder, sezersiniz. Fakat bunu dillendirmek için "delil" bulmanız gerekir. Aksi halde hislerinizde haklı olsanız da bu çok sağlıklı bir yaklaşım olmaz.
Yakın çevrem bu konudaki sezgilerimi bilir. Bu konuda somut örnek görmeden kesin bir yargıda bulunmayacağımı da.
Bundan yaklaşık 1-2 sene önceydi. Ve -kim olduğunu hatırlamıyorum- birisine Yusuf Halaçoğlu'nu bazı konularda severim ama MHP içinde truva atı gibi geliyor bana demiştim. Truva atı olmasa bile, sanki Genel Başkan'a yakın olmak için, kendisine rakip olabilecek kişileri temizlenmeye çalışıyor ya da temizlenme sürecine katkı sunuyor demiştim. Şaşırmıştı karşımdaki kişi, onu hatırlıyorum.
Sonra Sinan Oğan ve Engin Alan'ın aday yapılmama sürecinde yine garip açıklamalar yapmıştı. Bu açıklamalar, bu kişilerin verebileceği tepkilerden önce bir "ön alma" gibiydi.
Ve işin enteresan yanı, temelsiz ve şüphe uyandırır nitelikteydi bu açıklamaları. (Şimdi aynı şeyleri Celal Adan ile hissediyorum ama henüz elimde bir veri yok. Yanılma payım da en az yanılmama payım kadar, sadece sezgilerden konu açılmışken söyleyeyim dedim). Örneğin Engin Alan'ın vekil olma süreciyle alakalı Alan'ın belgelerinin yetişmediği için aday yapılmadığı söylemişti Halaçoğlu. Bu açıklamanın üzerinden bir gün bile geçmeden Engin Alan'ın kızı Tülin Alan bu iddiayı belgeleriyle yalanlamıştı.
Öteki ihtimal da Yusuf Halaçoğlu'nun partideki "kötü polis" olması durumuydu.

***

Yusuf Halaçoğlu'nun geçen haftaki açıklamasındaki sığlık ise, ne bir tartışma gerektirir, ne de bir savunma ile aklanabilir.
Bilinçaltındaki art niyetin, bağnazlığın dışa vurumudur aynı zamanda.
Bilimsel bir yaklaşımla ise kesinlikle bağdaşmaz.
Bilimsel yaklaşım demişken bir noktaya daha değinmekte fayda var. Bazı kişiler Halaçoğlu'nun açıklamalarını "Akademik ünvanına yakışmadı" diyerek eleştirdiler.
Bu konu hakkında sadece bu açıdan eleştiri yapan insanlar, Türkiye'deki eğitim sistemindeki çarpıklığı ve akademik ortamdaki sığlığı göremeyen ya da bilmeyen insanlardır.
Kişilerin saygınlığı, gücü kişiliklerinin içinde değil de adının başına ekleyecekleri sıfat ve ünvanlarda aradıkları sürece bu tarz sıfatlar sadece menfaat için "tedarik" edilmesi gereken "araçlar" olacaktır.
Ve toplumsal hiçbir karşılıkları olmayacaktır.

***

Bir de bu tarz olaylara sadece "partizan refleksler" ile yaklaşanlar var.
Bunu MHP'de Halaçoğlu'nda gördüğümüz gibi CHP'de özellikle Sezgin Tanrıkulu, Vatan Partisi'nde İsmail Hakkı Pekin açıklamaları sonrasında görüyoruz.

Neymiş; bu kişilerin görüşleri partiyi bağlamazmış.

O zaman sormak lazım:

Bu adamlar partilerinde üst düzey yetkili değiller mi?
Yetkililer.

Bu partilerin bir tüzüğü yok mu?
Var.

Tüzüğe uyulup uyulmamasını denetlemek için Disiplin Kurulları yok mu?
Var.

Herkes saçmalama ve kendini ifade hakkına sahiptir.

Ama parti Genel Başkanlarının, Genel Merkezlerinin, Disiplin Kurullarının bir şey yapmadığı(böylece onayladığı) durumda o kişilerin açıklamaları partiyi BAĞLAR.
***
Kimse kimseyi kandırmasın.

Seçime kadar CHP seçmenine ve yönetimine gayet "sıcak" davranan MHP'nin birden "beliren" CHP öfkesi bazı konularla alakalı olarak haklılık içerebilir ama kesinlikle tutarlı değildir. Öncelikli tepki verilmesi gereken hiç değildir.

MHP ya bu sistemde meclisteki diğer 3 parti gibi gaflet, delalet ve ihanet içindedir, ya da düşüncelerini aktarmada ciddi bir vizyon sorunu yaşamaktadır. (MHP'yi diğer 3 partiye göre bir tık geride tutan tek husus, ülkenin parçalanması anlamına gelen bölünme sürecine net tavır koyması, Erol Manisalı hocamızın da dediği gibi CHP'nin yapması gerekeni yapmasıdır.)

Tabi bir de CHP'deki ihanete, HDP'deki "meşrulaştırmaya" göz yumup da MHP konu olduğunda yaygara kopartmak vardır ki bunun açıklaması, insanların geçmiş anılarını "siyasi düşünce" olarak algılamaya devam edip, değişen dengelerde tabanlardaki değişimleri irdeleyememe, gerçeklerle değil, duygularla hareket etme sorunudur.

Değişen doğrulara(konumlara) kalıcı yanlışlar yapmak...

Yazıyı bitirirken, Halaçoğlu'nun açıklamasını ilk duyduğum anda aklıma yine Halaçoğlu hakkında takılan soruyu yinelemek istiyorum:

Bir dönem Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yapmış Yusuf Halaçoğlu'nun, Atatürk'ün Nutuk'ta "soysuzlaşmış" dediği Vahdettin hakkında düşünceleri neydi?
O'nun için Vahdettin hain miydi, değil miydi?
Belki bu konuda alacağımız yanıt, kimin ne niyetle konuşup, ne niyetle sustuğunu anlamamızı sağlar..

Çağdaş BAYRAKTAR
12 Temmuz 2015

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Adalet Bakanlığı'na Çağrı - Çağdaş Bayraktar



Kumpas davalarda haklarında tutuklama kararı çıkan bir çok subay, onbinlerce km öteden ülkelerine gelmişlerdi.

Ki onların bir çoğuna, "gitme" telkininde bulunan, hatta yaşayabilecekleri başka yer öneren bir çok kişinin varlığını da ilk ağızdan duymuştum.

Fakat subayların hepsi geldi, teslim oldu.

Special Pasha TSK'sı
nın bakışları arasında zindanlara girdi bir çok subay.

Kendi ayaklarıyla gelince subaylar, kumpası kuranlar fazladan bir çaba sarfetmek zorunda kalmadı. Kendi ayakları ile içeri girenlerin üstüne kapıları kapadı sadece.

Sonra, kumpaslarda delil olarak kabul edilen dijital verilerin sahte ve tahrif edilmiş oldukları 20'den fazla kurum tarafından tespit edildi.

Bunun üzerine tabii ki hemen tahliyeler gerçekleşmedi.

Sonrasında -birileri Silivri'yi, Hasdal'ı yıktığını zannedebilir ama öyle bir dünya yok- Cemaat ve Hükümet arasındaki paylaşım savaşı oldu da insanlar özgür kalabildi.

Sonra yine aynı paylaşım savaşında birbirini yıpratmak hatta ortadan kaldırmak isteyen güçlerin kavgası sayesinde bazı davalar açılabildi.

İşte o davalardan birisi de, sahte delil hazırlamak suçundan Tahsin Türköz, Erdem Alparslan ve Hayrettin Bahşi'ye açıldı.

Ama tesadüfe bakın ki, sanıkların yurtdışına kaçtığı tespit edildi.

Bu kişiler için kaçma şüphesine yönelik yurtdışı yasağı bile koymayan küresel maşalar, yakın zamanda kaybettiğimiz Amiral Cem Çakmak için bile "Toplum için tehlike oluşturmadığına dair" tutanak istemişlerdi, üstelik Cem Çakmak ağır hastayken, kanser teşhisi koymuşken.

Sadece bu tutanak yüzünden 3 gün geç tahliye edilmişti Cem Amiral. Ve bunun gibi onlarca örnek de vardı.

Konuyu çok uzatmaya gerek yok.

Arkadaşlarımızla çağrımız Adalet Bakanlığı'na;

Çarşamba'nın gelişi Salı'dan belli.

Kumpas davalarının yetkili görünümlü tetikçileri Ömer Diken, Ali Efendi Peksak, Murat Üründü, Aytekin Özanlı ve Davut Bedir'i yurtdışına kaçmasını şimdiden engelleyecek çapa, yetkiye ve daha önemlisi yüreğe sahip değilseniz, bize haber verin, bizler gayet seve seve bu kişileri Misak-ı Milli sınırları içerisinde tutarız.

Hem Bakanlığınız da böyle "ayak" işleriyle uğraşmamış olur.

Ne dersiniz?

Çağdaş BAYRAKTAR
11 Temmuz 2015