17 Ekim 2017 Salı

BEN BU DİNE KARŞIYIM! - MİSİLLEME KURŞUNKALEM




Evet, geri geldim, geri geldim ama başka bir konuyla ilgili geldim. Taciz ateşimi yapıp geri çekileceğim.

Bazı gelişmeler güzel gelse de kulağa, onu sağlam temellere oturamadığında inceden bir tedirginlik yaşarsın. En azından ben, böyle durumlarda sadece olumlu gelişme "dışavurumu" ya da sunumuna odaklanabilenlerden değilim. Bu eksende Orta Doğu denklemlerine yeni denklemler ve soru işareti katarken masum ve kocagözlü bir dostumda gördüğüm detay, uzun süredir dolduğum bir konuda patlamama yol açtı. O arkadaşımın benim eleştirdiğim şekilde bir kaygıyla hareket etmediğini bildiğimden önce onu güvenli ve üstüne kan sıçramayacak bir yere çektim.

Sonra kurşun kalemimi kontrol ettim ve tetiği ezdim.
Ne mi derdim, Starbaks bardağı!

Aslında burada bardak bir put, pardon bir sembol. Ve eleştirinin konusu da sembollere tapınarak kutsanacağını düşünen yeni bir dinin mensupları. Tanrısı Neoliberalizm olan din ve kutsanmanın tekabülü saygınlık göreceğine inanmak, "tanın(an)mak".

Önce sosyal medyada şunu yazdım:

"
Neoliberalizm bir ülke olsaydı, bayrağındaki sembol starbaks bardağı olurdu, Dolar yeşili zemin üzerine."

Sonra kesmedi, ekledim:

"Pardon, siz starbaks bardağısınız değil mi? Ben sizin hayranınızım, sizinle bir fotoğraf çekilebilir miyiz? Çok teşekkür ederim..."

Sonra bir daha:

"Ben Starbaks olsam Starbaks Bardağı diye sosyal medya hesapları açarım, insanlar da etiketler..."

Artık duramıyordum:

"Starbaks bardağ-ı şerifi.."

***

İnsanlar kendi içlerinde eksik olan öz saygıyı "saygın" olduklarına inandıkları ünvan, kurum, marka ile kapatmaya çalışıyorlar bilinçli ya da bilinçaltı...

Fakat işin içine Neoliberalizm girdiğinde olay popülizm cehennemine dönüşüyor ve daha da vıcık vıcık bir bataklık halini alıyor hâl.

Ben bu sebeple "Vahabi" kültürünün dayatmasından meydana getirilen "din"e ne kadar karşıysam bu Neoliberal dine de o kadar karşıyım.

Ki bu dinin Türkiye'deki önemli ve "saygın" "din adamlarından" birisinin, tamamen kendi sorumsuzluğu yüzünden üç cana mal olduktan kaçıp, sonra köşeye sıkışında hep vurguladığı delikanlılık ve samimiyetin aksine edebiyatı kendisine silah yaptığını gördük. (Mesela burada din adamı dendiğinde adam kavramı üzerinde feminizm kasıp "Kadınlar beni görünce olewleniyor" diyen bebek katili APO'yu kutsayan ve onun bu tavrını görmezden gelenlerin önemli bir kısmı da bu dinin mensupları arasında yer alıyor, tarihin huzurunda insanlığın meczupları olarak.)

Baştaki balıklardan birisinin gizlenmeye yok sayılmaya çalışılan kokusuydu bu.

Fakat buna rağmen durumu "kazanıma" çevirmeye çalışan müritler oldu.

Bu doğal mı?

Tabi ki doğal.

Çünkü bu "inanış"ta doğal olmayan her şey doğal ve bu dinin belirlgin özellikleri de "samimiyetsizlik" ve "yüzeysellik".

Herkes en samimi samimiyetsiz. Ya da en samimiyetsiz samimi. Herkes en derin yüzeysel. Ya da en yüzeysel derin.

Nasıl yorumlamak istersen.

O yüzden bu arkadaşlar için fazla sıkıcı ve yüzleştirici etkisiyle caydırıcı olan yazıya onların dini inancına, hayata bakışlarına uygun bir final yapalım, çünkü mavi huy da olsa yüzeysellik ve samimiyetsizlik urdur bunlarda ve Starbaks bardağı yabancı değil o varken de sevişebiliriz hadi Murat, göğe bakalım.

Ama bu tarz sözlerin "edebi takdir" görmesi için etnikçilik, mezhepçilik yapıp anahtar kelimeler olan "tece", "roboski", "rojava", "dersim"den en az birisini kullanmak gerekiyordu değil mi?

Ama ben, ben olduğumdan beri böyle şeyleri hiç yanıma almamışım?

O zaman ben, bu etnikçi yaklaşımla neoliberalizmi birleştiren insan denen canlıyı yavşaklaştıran "glokal" kavşağa hiç yaklaşmadan baretimi takarak uzaklaşayım, akabinde gelecek yaftalardan yaralanmamak için.

Şimdiden hayatınızın geri kalan farkındalık görünümlü basit yaşamınızda hayırlı melankoliler!
Bu kapsamda da yaşasın tüketim kültürü ibadeti!
En sevdiğim bölüm mü, tabi ki Slogan Dili ve Edebiyatı!
Olmazsa da Demagoji ve Halkla (yüzeysel-basit) İlişkiler...
Ve dans!

 Ve tabi ki modern çağ putlarına saldırmanın dayanılmaz hafifliği...


MİSİLLEME KURŞUNKALEM
17 EKİM 2017




14 Ekim 2017 Cumartesi

VEJETERYAN ORAL'ET - MİSİLLEME KISAÇÖP




"Hiç bekleme, dönemem, dönemem belki de, hasretin, bir ince..."


***

Evet yine ben, Misilleme Kısaçöp. ÇB'yi ya da Misilleme Kurşunkalem'i bekle(r)diniz biliyorum ama ben, elinizde tek kalanım bu üçlemeden, en azından siyasetin dışındaki durumlarda.

Aslında dikkatli ve yakın'dan olanlar yazının girişindeki Manuş Baba alıntısından durumu anlayabilirler. Çünkü ÇB, Manuş Baba dinlemez, Misilleme Kurşunkalem ise o parçayı dinlese bile o kısmı alıntılamaz.

Ulus Atay
 mı nerede? 14. Alay anılarını anlatıyor o hâlâ. Yok sürülmüş de sorgulanmış da, çok zor anlar geçirmiş de, hikaye. ÇB'ye sorsan ise ülke kurtaracak, çünkü dünyaya vatanı için bir şeyler yapma göreviyle yollandığını, görevlendirildiğini düşünüyor.  Kurşunkalem ise girdiğin yerden çıkacak gibi değil. Bu kez sadece tatlı dil de kesmeyecek, belli. Belki de hiçbir şey. Konuya hakim değilim.

Yine bana kaldı tozlanmaya yüz tutmuş sahne. Tozlanmaya yüz tutması onlardan ziyade Senâ'nın olmamasından ötürü gibi duruyor ama neyse.

Cumartesi sıkıntısı nedir bilir misiniz siz?

Haftada en sıkılınmaması gereken günün akşamında ummadığın yerden gelen -gülücük değil- sıkıntıdır. (Bakma ve sanma! Buralardan ekmek çıkmaz sana, bu durumda. Ve bu durumda hiçbir zamanda.)

Ben bunu anlattım, mimikleri ile kendini ifade eden bir arkadaş kendince görüyorum ve artıyorum dedi, "kına gecesi sıkılması." Bence o sıkılmanın da özünde Cumartesi akşamı sıkıntısının payı var. Kına da o gece yapıldığı için o sıkıntının kaynağını başka bir yerde arıyor belki de.

Emin olamayız!


Kısaçöp olarak kalem-kelam tedirginliğini atmış gibiyim, değil mi üstümden?

Bazen, yazmanın sana iyi geleceğine inanan insanlar olur, onların yönlendirmesiyle geçersiniz kağıt kalem ya da ekran başına.

Bir de Cumartesi akşamı hiç ummadığınız yerden çalarsa "Canım Kardeşim" filminin müziği, karşınızda belirirse Kahraman'ın hüzün kokan suratı, "Ooo sen bunları izlersen ağlarsın bir de."

Kağıt kazan kalem kepçe, bu gecenin uzay boşluğuyla büyüklük olarak yarışacak sıkılganlığı içerisinde yol almaya çalışıyoruz. Allah bilir akıl-yürek denklemini kurabilen canlılardan kaç ışık yılı uzaktayız. Ve kaç milyon yıl sürecek anlaşılmamız.

Son cümlenin içindeki ağlaklığa ne çok ayar olurdu ÇB ve Kurşunkalem. Ama onlar yok ve piyasa bende. Bu yüzden istediğim kadar Manuş Baba dinleyebilirim, hehe.

Kendimi, saklanmış şekerleri bulmuş ve yiyor gibi hissediyorum. Şeker sanmamış olsam ilacı da akşama doğru olmasa bir sancı.

Bilimin en uzun geceyi sadece bilimsel gerekçelerle belirleyip sabitlemiş olmasını samimi bulmuyorum. Çünkü bir insanın en uzun gecesini, gecelerini sadece o insan bilebilir, bir de o insanın yanında olan-lar, bilim değil. (Özellikle İsviçre bilim insanlarının yerlerini bilmelerinde fayda var.)

Dur dur, kimse yokken ben, cebimde bizimkilerden sakladığım melankoli ile Can Güngör'den Yalnız Ölmek ısmarlayayım kendime, hem de akustik. Hehe.(2)

Ortaya çıksın diye tahrik etmeme rağmen gelmiyor Kurşunkalem. Demek ki bu doğru bir yol değil. Aramızda kalsın ama ben onu hiç böyle görmemiştim, hiç öyle de görmediğim gibi. Ve bu böyle ile öyle arasındaki fark tek bir harf fazlalığı ile anlatılabilecek türden değil. Güzel fotoğraflara şiir okumanın çok tercih edilesi ve keyifli olmadığı gibi.

İnsanın kötü sonla biten kitapların son sayfalarını yırtası gelir, sonunu daha iyi yazabileceğini bildiğinden.

Hem sahi, acı mı daha fazla dünyada yoksa insanlığın üzerinde narkoz etkisi yapan acının tarifi mi? Acıları derinleştirip de insanları bataklıklaştıran?

Bu öz ve bey'lik sorular diye cümleye başlayacaktım ama feministler gö'mer dedim beni, ve, mesaj karşı tarafa ulaştığında mavi tik oluyordu değil mi?

Sanırım.

Sizi bilmem ama ben çok sıkılıyorum onlar olmadan. Onlara ait olan bir karargahta kazanılan zaferler bile zafer tadında değil. Sanırım bu durumda "Ordusunun başına geçmeyecek artık o eski muzafer" deki zaferden yoksun muz gibi ortada kalan benim ki bilirsiniz -Umut Sarıkaya okuyanlar daha iyi bilir-, muz, ömrü en kısa buzdolabı canlısıdır.

ÇB küçüktü, teyzesi ile top oynarken onun suratına şut çekip güldü ve kaçtı, teyzesi de iyi vururdu topa ve ona doğru şut çekti, tam o sırada yerdeki muz kabuğuna bastı ÇB, dengesini toparlamaya çalışırken arkadan çarpan top ile yere kapaklandı. Öyle şeyler filmlerde olmaz mıydı diyenler, film tadında bir hayatın seyircisi olmamış kişilerdir. Çünkü bahsettiğim kişinin hayatında en uç şeylerin bile şaşırmadan normalleştirilmesi 1-2 güne bakar.

İnsanın bazen, kendisini buraya bakarlar denen yerde olup da bakıldığı halde görülmemiş gibi hissettiği anlar vardır.

Bu anların bu anla bir alakası var mıdır?

Ben bu sorunun muhatabı değilim.

Muhatabı olanlar, muhatabı olmayanlar ve muhatabını yiyerek beslenenler yanıtlasın, ben değil.

Kurşunkalem yazılarına göre fazla sert ve alışılmadık bir final değil mi?

Evet, çünkü ben, gerçekten o değilim.

MİSİLLEME KISAÇÖP
14 EKİM 2017 2302

1 Ekim 2017 Pazar

*"BİR EL VE DAĞ BUSESİ" - MİSİLLEME KISAÇÖP




"Kovadayım, kovadayım."

***

Bir dost doğrudan sordu:

"Çağdaş, kitap yazmak için daha ne bekliyorsun?"


Çağdaş deyince Çağdaş üstüne alındı, fakat yanıtlama aşaması sırasında "Sen önceden daha farklı yazıları daha çok yazıyordun. İçinden gelenleri olduğu gibi yazdığın, şimdi tamamen siyasi bir karakter gibi oldun, onları ihmal etme, kalıplarını kır, eskiye dön. Edebi şeyler yaz. Hatta sen geçen başkası iyi yazar demişsin ama aslında sen çok iyi roman yazarsın" deyince Misilleme Kurşunkalem bir dakika dedi, konu senle değil benle ilgili.

Yanıtladı'm, yazıyorum aslında o yazılardan. Hatta hayatta hayatımda olmadığı kadar çok siyaset dışı yazılar yazıyorum. Önceden daha çok paylaşıyordum, bir gün birisi, kinayeli bir şekilde aferin dedi, bunları kitaplaştırmak yerine buraya koy da herkes nemalansın, kullansın. Bunu diyen kişi haklıydı, ama tuhaf olan, bunu diyen kişi aslında yoktu. Mecazi değil, gerçekten yoktu, yokmuş yani. O ad soyadla yaşamıyormuş hayatı. O ad soyadla yaşayan birisi varsa da o kişi o değilmiş. Hale bak diyesi geliyor insanın da sonra boş ver diyor.

Ha ne diyordum, evet, hiç yazmadığım kadar çok yazdım ama şimdi o yazdıklarımın çıktısını alıp hayatın olağan akışında bir daha açılmayacak şekilde paketleyip, hiç okunmayacak bir yere kaldırıyorum. Belki de bir süre sonra yakarım.

Pazar günü sucu kapalı olduğu için su siparişi veremediğin yerde demir kalmak da istemiyorsan ve demir ancak suyla çelik olabiliyorsa, bu durumda elinde kalan tek seçenek gözyaşlarındır. Ağlarsın bu sebeple, belki de hiç olmadığı kadar. Saatlerce, günlerce. Şarkıda dediği gibi biraz, "Kimse bilmez." Çok ağlamaktan başka seçeneğin yoktur, çünkü zordur yerini tutmak, damacananın.

Ama bu duruma rağmen yapılan tetkikler, hiçbir hücrede umutsuzluğa rastlamaz.

Bir sevgi çemberi var, hayatın veresiye defterinde ummadığın anda fark ediyorsun ki, alacağın var.

Yine deftere bile yazılmamış alacakların varlığını da sana geri verildiği anda fark ediyorsun, az birazını da verileceğini hissettiğin anda. Görüyorsun çünkü, el kalbe yöneliyor, bir şey çıkarıp verecek gibi. Ama sadece bu kadar. Bir yandan da korkuyorsun, o el hep o kalpte kalacak da dışarıya çıkmayacak, içinde kalacak gibi.

Evet, Misilleme Kurşunkalem bir süre olmayacak hayatın olağan akışında.

ÇB siyaset yazacak, Misilleme Kurşunkalem yayımlamayacak olsa da yazmayacak. Ben Misilleme Kısaçöp, önemli bir konuşma için kitle toplanmışken konuşması gereken kişinin yerine konuşmak zorunda kalmanın yadırganmışlığı ve tedirginliği ile yazıyorum bunları.

Yazan ÇB ile yazmayan Misilleme Kurşunkalem'i gözlemleyen birisi olarak arada ifade etmeye çalışacağım durumu, gördüklerimi.

Tabi ki benim de temennim, ilk fırsatta bana gerek kalmaması, Ulus Atay'ın yanına geçsem, çıksam kapsama alanının dışına, yine olayları ve hissedilenleri ilk ağızdan dinlemeniz.

Hayatın olağan akışında ÇB yazmaya devam edecek. Olağanüstü akışta da bu durum değişmeyecek. Çünkü onun görevi "yaşamak yangın yerinde, yaşamak insan kalarak." Meselenin duygu sözcüsü Misilleme Kurşunkalem ise hayatın olağan akışında uzun bir süre bir şeyler yazmayacak. Hani bir anlık boşluğuna gelip de yazdı diyelim, asla kimseyle paylaşmayacak. Belki de bir daha hiç yazmayacak.

Ne hissederse hissetsin, ne düşünürse düşünsün, bunları aktarmayacak. Kimse bilmeyecek.

Neden mi?

Çünkü böyle istemiyor.

Neden mi?

Çünkü böyle hissediyor, belki de hissetmeye zorlanıyor, bunu da tam açıklamıyor.

Soruyorsun, susuyor.

Merhaba, ben Misilleme Kısaçöp.

Misilleme Kurşunkalem'in de ÇB'nin de uzun çöpten hakkını alacağına inanan kişi'lik.

Her şeyin er ya da geç güzel olacağına inanan'lardan.

Bunu kamuoyunu bilgilendirme olarak da değerlendirebilirsiniz.

Ya da başka bir şey. Nasıl olsa neden de sonuç da değişmeyecek.

Satır aralarında gördükleriniz, Misilleme Kurşunkalem'in yazdıklarından farklı olarak oraya özenle yerleştirilenler değil, içinde oluşan boşlukların hayat tarafından kendince doldurulması, en alelade biçimiyle.

Başka bir şey
de
değil.
Umur'da da.

Ve umur sanılarak vurmaya kalktılar umudu, umut ve umut ne mi durumda?

Muamma.

"Amenna."

MİSİLLEME KISAÇÖP   
1 EKİM 2017
Ankara.


* Yazının başlığı Saian'ın parçalarından birisinin adıdır.

26 Eylül 2017 Salı

CUMHURİYET TURNUSOLU (HER DAİM ETKİLİ)




Cumhuriyet hakkındaki düşüncelerimizi dile getirdiğimizde birileri de "Aman, bu dönemde birlik olmamız lazım, sonra sıra sana gelir" diyor. Hatta geçen bir avukat manidar biçimde, "Cumhuriyet davası biter Üçüncü Yol davası başlar." dedi, başlasın dedim.

Birisi "inadına bir arada olmalıyız" dedi. Başka birisi "bu kötülerin kavgası değil yanılıyorsun, mecburen bir tarafta olmalıyız" dedi.

Orada söylediğimi burada da söylüyorum:

AKP'nin vitrini olan, AKP'yi uzun süre topluma sevimli gösteren, sonra AKP tarafından kullanım ömürleri bitip de dışlandıklarında "muhalifliği" keşfeden fakat ideolojik olarak halen Atatürk, Kemalizm, Cumhuriyet kazanımları karşıtlığı konusunda AKP ile doğal (ve de gerici) müttefik olanlarla aynı yerde olmayacağım, olmayacağız.

Hiçbir yerde "inadına" ya da mecburen durmayacağız. Neymiş, Brecht demiş ki "Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında birleşir." (Bu da ne bitmez geyikmiş arkadaş...Hayatı Brecht okumakla geçen kişilere bir tane sosyal medya alıntısı ile duyar kasmalarına, entelektüel görünme çabalarına girmiyorum bile.)

Birleşsin anasını satayım. Kendi değerlerime küfür gibi yaşayan kişilerle ancak orada birleşiriz biz. Birleşmemizle de ayrışmamız bir olur ama, biz bir olamayız.

Şu ayrımı anımsatalım; bizler, yanlış düşünen, yönlendirilen bu ülkenin dürüst kendince vatansever ve durumun farkına varan samimi tüm yurttaşları bir araya geliriz. Geleceğiz de zaten. Ama müfredatı protesto ederken bile "Kemalist Diktatörlük" diyebilenle, milli irade ayağına şeriat savunuculuğu yapanla elbette birleşmeyeceğiz.

Buradan da söylüyorum, olur da içeri falan alırlarsa beni, bu tipitipler hukuk herkes için ayağına beni savunmaya kalkarsa dışlayın bunları.

İçeride yatmak, bedel ödemek değil de bunlara el açmak zorunda kalmış gibi algılanmak bitirir beni, benim gibileri. Birisi o zaman adımı ağzına alıp da cümleyi "...'a özgürlük" diyecek olursa ağzına kürekle falan vurun. Cümleyi bitiremesin.

Evet, bu dönemde birlik olmak zorundayız.

Ama bu dönemde kimlerle birlikte olmamız gerektiğini de bilmek zorundayız.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
25 EYLÜL 2017

"ESKİ TÜRKİYE"NİN SANATÇISI - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR




22 Eylül 2001.

Tam 16 yıl olmuş. 

Yine yaşım gereği büyüklüğünü yaşadığı dönemde tam idrak edemediğim kişilerden.

Mustafa Kemal ile kavga etmek yerine onun büyüklüğünü anlayan,

"İkinci cumhuriyetçileri hiç sevmiyorum. İlkinin cılkı mı çıktı, 70 senelik taptaze bir Mustafa Kemal hálá dimdik ayakta. Hiç Mustafa Kemal'in yanıldığını gördün mü? Çevremiz duman olmuş, dipdiri bir Türkiye ayakta duruyor. Altyapısı taş gibi sağlam duran bu cumhuriyeti bırakacağım, ikinci cumhuriyetçi olacağım, hadi canım sen de." diyen ama kendisini de "Marksistten öte komünist" diye nitelendiren büyük sanatçı Fikret Kızılok... Nesli tükenen "solcu"lardan amiyane tabirle...

Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti ordusu olduğu sürece bu ülkede şeriat olmaz." da diyebilen... Ne kadar tuhaf geliyor 2017 şartlarında değil mi?

Fikret Kızılok deyince akla "Gönül" gelir,"Bu kalp seni unutur mu?" gelir, "Ama babacığım" gelir, "Haberin var mı?" gelir... Benim için de "Yalan"ın yeri farklıdır ama siz onu yad etmek için çok bilinmeyen "Bir Devrimcinin Güncesi: Mustafa Kemal" albümünü dinleyin, olmaz mı?

Ah bir de yayımlasaydı da İlhan Selçuk için yaptığı albümü de dinleyebilseydik, Uğur Mumcu için yaptığı albümü dinlediğimiz gibi...

Son söz yine onda:

"Ben 16-17-18 yaşlarında ilk şarkımı yaptım. Yanlış yaptım. Çünkü başkalarının lafını kullanmıştım. Meşhur olduğum vakit de yine başkasının yazısından çıktım. Ben besteledim. Sonra bunun yanlış olduğunu anladım. Kendim yazdım kendim söyledim.Düşüncelerimi yapmaya başladım. O zamandan beri kendimi yeterli sayıyorum. Aynaya daha rahat bakabiliyorum. Ama felsefi açıdan bakarsanız tutarlılık gösterdiğimi zannediyorum. Müzikal açıdan bakarsanız kendi akorlarımı yaptım. Kendi sınırlarımı bulmaya çalıştım hep. Fakat hep kötü stüdyolarda iş yaptım. Ufak, "home" stüdyo dediğimiz yerlerde bunu yapabildim. Çünkü hiçbir zaman para kazanamadım müzikten. Bana kimse stüdyo imkanlarını vermedi. Sistem buna müsait değildi. Taviz vermek istemedim. Halkıma uyutacak şeyleri layık görmedim. Daha devrimci demeyeyim de daha ilerici bir tavır koydum kendi kendime. Bilmiyorum, kendimi erdemli hissediyorum ve böyle bir tavırda gidiyorum."

Anlam,
farkındalık,
besleyicilik,
nitelik
ve özlem.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
22 EYLÜL 2017

MUSTAFA ÖNSEL'İN YENİ ÇIKACAK KİTABINA DAİR... - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR





Geçen bir paylaşımla duyurmuştum Mustafa Önsel'in yeni bir kitap yazdığını ve editörlüğünü yapacağım bu kitapla ilgili Önsel Komutan'ın benden önce -editöryalden ziyade- okuyucu olarak bu çalışmayı incelememi istediğini. 

Kitabın "ilk okuması" az önce bitti. İnanılmaz bir kitap geliyor... İçindeki metaforları, bilgileri ve hiç tahmin edilmeyecek sonuç kısmı ile farklı tarzda kitapların karışımı, kimyasal tepkimesi gibi. Öyle ki bu kitaba kapak tasarlamak da isim belirlemek de kitabı yazmak kadar zor, içeriğin hakkını vermek açısından. Hala kitabın yarattığı etkiden çıkamadım 

Böyle bir kitabı yazmaya yeltenmek de yazabilmek de her babayiğidin harcı değil. Bu kitabı Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel değil, kumpas mağduru Mustafa Önsel değil Türk Aydını ve kanaat önderi Mustafa Önsel yazmış. Herkesin cesaret edemediği konulara girmiş. Kesimlerin sabit fikirli olanlarının sinir uçlarında gezinmiş.

Çözümü yazmış.

Okuduğunuz zaman bu dediklerimin abartı olmadığını göreceksiniz.

Ve iddiamı yineliyorum: Bu kitap büyük tartışmalar yaratır. Her daim hakikati arayan bir yazarın kitabı da tartışma yaratmalı zaten. Insan, ezberini bozacak ve kendisini düşünmeye sevk edecek kitaplar okumalı.

Mustafa Önsel'in bana düşünsel olarak güvenip kitabın yayımlanmasından önce benimle fikir tartışması yapmak istemesi, kitabın her kısmı ile ilgili fikrimi sorması ve önemsemesi benim için büyük onur. Kendisine bir de buradan teşekkür ederim.

Kitabın okuyucuya ulaşması için sabırsızlanıyorum, sanki kendi kitabımmış gibi. Bu kitap, aynı kategoride olmasa da Avcıoğlu'nun kitaplarının sağladığı türden bir katkıyı sağlayacak Türk aydınlanma tarihine. Onu besleyecek.

16 Eylül 2017 Cumartesi

HUDEY HUDEY HUDEY NEM NEM NEM NEM :( - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



Ağustos'tu. Ben Mersin'e gittim. Ayın altında da kağnılar yürümüyor Akşehir üstünden Afyon'a doğru, yürüyorlarsa da Mersin'den belli olmuyorlardı... Mersin'de yazı bitirmek ve sonbaharın kurdelasını kesmek için uğraştım, didindim ama sanırım iktidar yanlısı olmadığım için açılışı bana yaptırmadılar.

Sanırım başkasına da açılışı yaptırmadılar. Sonra ben Adana'ya geçecektim ama geçemedim, sanırım Adana ve sıcağı bu durumda çok içlenmiş, Ankara'ya bir geldim, Adana ve sıcağı salonda oturuyordu. Dedim biraz oturur kalkarlar yok. Tam şarkıda dediği gibi yaptı Adana'nın sıcağı:

"Bir arkadaşa bakıp çıkacaktınız ya lan siz, üç gün oldu kimse gitmiyor?"


19:40 görünümlü 20:20 uçağına -tabi ki Pegasus-, bindiğimde pilotun Ankara'da şu an hava sıcaklığı 26 derece dediğinde bir ne oluyor lan olmuştum zaten.

Etrafımızın bir an gözümüzü kaçırsak ülkeyi yüz yerinden satacak insanlar tarafından kuşatılmış olması yetmiyormuş gibi bir de Ankara'da Adana sıcağı geldi yatıya. Sanki Mecnun olup kendi çölümü kendim aylardır getirtmemişim gibi.

Tamam, çok uzun boylu birisi değilim bu yüzden de çok bol giyip sünnet çocuğu gibi gezmem mantıklı değil. Ama ben de dar kesim göğüs kafesi ile nefes almakta ve hayal kurmakta sıkıntı yaşıyorum, ne yapayım?

Topluma örnek olacağız, öfkelenip karşı tarafa sakin ol dedirtmek yerine toplumu öfkelendirip harekete geçireceğiz diye -tabi bir de örnek olma meselesi var sonuçta bir Neyzen değiliz, Can Yücel de- küfür edemeyince ağzımın içi cümlelerle doluyken dişime kaçan bir şeyi dilimle çıkarmaya çalışmak gibi yorucu ve meşakkatli oluyor edepli cümleler kurmak. Ruhum nasıl yoruluyor bir bilseniz.

Amaaaan, bilseniz ne olacak? Hiç.

Döne dolaşa yine "işte bunlar hep nem" noktasına gelmek gerçekten de hüzünçlü. İnsan düşünmüyor değil hiç üzülmüyor değil ama benim de hatam YOK.

Fikstür ne kadar değişirse değişsin bir şey değişmiyor çünkü kendi evimizde deplasmanda olmak durumu değişmiyor. Evet Yüzyüzeyken Konuşuruz diyorum, hı hı evet, onu sen keşfettin, kimse dinlemezken dinliyordun. Lütfen hanımefendiyi şampanya ile yıkayın ve plaketini verin. (Alkışlar.)

Acaba bundan sonra sadece Misilleme Kurşunkalem olarak mı yaşasam diyordum ki aklıma geldi, Ulus Atay şimdi ne yapıyordur?

Peki ya sırf bir nebze Çağdaş Bayraktar'ın direksiyonuna geçmek zorunda kaldı diye aldığı sorumluluktan ötürü tebrik edileceği yerde tevkif edilircesine silinen Ulus Atay, silindiği kadar ÇB değil miydi bir yönüyle?

Bu sefer tüm satır aralarını iyice temizliyorum, kimseye besin çıkmasın diye. 3 senedir leş gibi Selçuk İnan izliyorum, hak verin, dolaylamalardan, yan paslardan, geriye oynamalardan yoruldum, yorulanlar da varsa benim gibi, dikine oynamak isteyen orta saha misali, konum atabilirim. Çünkü ben artık dikine oynuyorum. Ki genelde insanların bıraktığı yerdeyim, lakin insanların bıraktığını ve hep kalacağımı sandığı anda yerimi yadırgarım.

"Gün olur, alır başımı giderim" parçasını çok severim, Zülfü'nün başkanlık sistemini ilk öven olduğu gerçeğini bir parçalığına göğsüme basar, sineme çekerim.

"Beni sorarsanız bazen cennet yeri / bazen cehennemin dibi evim gibi." demiş Adamlar, sahi, Adamlar grubuna ismi yüzünden saldıran olmadı mı hala?

Sonuçta bebek katilinin "kadınlar beni görünce olewleniyor"unu sineye çekip Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlanacak bağlanamayacak her şeyi kadıncılık üzerinden fatura etmeye çalışanlara da sol deniyor bazı yerlerde, piyasa mekanlarda bardaklarının üzerine isim yerine de sol yazıyor ve birbirlerine sol diye hitap ediyorlar, sanırım öyle olunca kendi yalanlarına inanmak daha kolay oluyordur muhtemelen. Bunu merak etmiyorum.

Kendimi kaçakçılıkta kullanılan katır gibi hissediyorum. Eşek desen değilim, at desen değilim. Kaçakçı desen de bu iddia yine yüküm gibi ağır gelecek cinsten. Sırrı Süreyya'nın önderliğine öz eleştirimi mi yapsam ama hayallerimdeki gibi: "Tamam Sırrı, ne istiyorsan yanıtlayacağım ama neyin var neden konuşamıyorsun kuzum, boynun neden bükük ve hareketsiz, bir dakika ne yazıyor senin üzerinde, İstiklal mı Mahkemeleri 3, bence de Allah'ın hakkı üç. İhaneti bu topraklardan kireç basmadan temizlemek de anlayışla karşılarsın ki güç."

Eminim Merdo beni Estonya'dan izliyor, vatansızlıktan değil de henüz yerleşim sorunu yaşadığı için üşüyordur Estonya soğuğunda ya da sorun tamamen iklimseldir. Ya da kansızlıktan, hakaret olan değil, Folik asit B-12 ve müzikal anlamda da D-12 eksikliğinden kaynaklanan türden.

Neyse, birbirine giren tüm konuları birden kapatarak başladığım soruna başladığım soruma dönmek ve evine gelen misafiri psikolojik harplerle püskürten ev sahiplerine seslenmek istiyorum:

Ben bu Adana sıcağını salonumdan nasıl gönderebilirim?

"Kulelere tırmanmıştım / oradan size tükürmüştüm / sonra aşağıya inip durmuşken / niyeyse başım acık ıslaktı."

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
17 EYLÜL 2017 0036