26 Mayıs 2017 Cuma

DÜN, BUGÜN, GEÇMİŞ, GELECEK


Böyle yıpratıcı günlerin ertesinde değerli aydınların, liderlerin geçmişte yazdıklarını okumak, fırtınada sığınılacak liman gibi...
Örneğin Ahmet Taner Kışlalı o dönem(1998), Baykal'a parti içinde muhalif olanlar için şu öneride bulunmuş:
"Kemalist Alparslan Işıklı ile Kemalistlere "faşist" diye saldıran Zülfü Livaneli'yi listelerinde yan yana koyma mantıksızlığından kurtulursa...
Parti içi demokrasinin bir amaç değil bir araç olduğunu unutmazlarsa...
Baykal'a karşı olanlar karması olmaktan çıkarlarsa...
Ve "CHP tarihsel kimliğini yitirmiştir, biz bunun kavgasını veriyoruz" diyerek Kemalizmi bayrak yaparlarsa savaşımları bir anlam kazanır ve ağırlık kazanır..."
***
Kişiler değişiyor, yıllar değişiyor ama düzen de sorun da hep aynı...
Aynı cümleleri isimleri değiştirerek koyalım desek;
partide öyle kapsamlı bir tasfiye oldu ki Kemalist deyince aklına isim getirmekte zorlanıyor insan...
İlk akla gelen Birgül Ayman Güler...
O zaman şöyle diyebiliriz, Ahmet Taner Kışlalı aynı bakış açısıyla bugünü nasıl yazar ne öneride bulunurdu sorusuna yanıt olarak:
Kemalist Birgül Ayman Güler ile Kemalistlere "faşist" diye saldıran Sezgin Tanrıkulu'nu(Burada isim seçeneğimiz sonsuza yakın) listelerinde yan yana koyma mantıksızlığından kurtulursa...
Parti içi demokrasinin bir amaç değil bir araç olduğunu unutmazlarsa...
Kemal Kılıçdaroğlu'na karşı olanlar karması olmaktan çıkarlarsa...
Ve "CHP tarihsel kimliğini yitirmiştir, biz bunun kavgasını veriyoruz" diyerek Kemalizmi bayrak yaparlarsa savaşımları bir anlam kazanır ve ağırlık kazanır...
***
Aklı başında olan ve CHP seçmeninin kaygılarını, hassasiyetlerini gören kim buna hayır diyebilir ki?
Ve finalde tarihi uyarı yine Kışlalı Hoca'mızdan:
"Kemalizmi geçmişin bekçiliği sananlar, "geleceğin öncüleri" olma fırsatını değerlendiremezler"
ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
17 NİSAN 2017

19 Mayıs 2017 Cuma

ÖLÜMÜN, ÖLÜMSÜZLÜĞÜN İZİNDEN GİDERKEN






19 Mayıs 2017. Ellerimle göz göze gelmek, defalarca, dakikalarca.
Ellerimde toprak…

Cem Aziz Çakmak toprağı, vatan toprağı…



4 Temmuz 2015.

Ben buraya gelmiştim ilk kez. Hayatımda ilk kez bir cenaze defin işlemine tanık olmuştum. Hayat o zamana kadar ölümle sınamadığından bu konudaki dini ritüellerim eksik kalmış(tı)

Teğmen Çelebi (30 Ağustos 2014 benim için nasıl büyük bir kırılma anıdır, bunu tam 3 yıl sonra anladım. Ki bu kırılma anı, yaşanmışlıklar değil de yaşanmamışlıklarla alakalıdır.) bana uzattı küreği, toprak attım mezara. Sonra başkasına verdim küreği. Ben o toprağı Cem Amiral’in üstüne attığımı bilmiyordum ki… Tahtaların dizildiğini görmüştüm. Bir kişinin üzerine neden tahtalar konur diye isyan etmiştim… Sanki olur da yeniden nefes alırsa çıkamasın diye. Belki de bazı şeyleri Cem Amiral’e konduramamanın yarattığı akıl tutulması.

Kötüydü.

Sonra, hep aklımda olsa da gelemedim onun huzuruna. Ne dese haklı. Vefasızlık yaptım. Belki de dara düşünce geldim onun huzuruna. Ona gelip ona anlatmaktan başka bir çare bulamadıysam…

19 Mayıs 2017. İnce bir yoldan yürüyoruz, onun mezarına yaklaştıkça geçmiş yapışıyor yakama da o hiç yakışmıyor hala buraya…

4 Temmuz 2015’e (Yine bu tarih de ne büyük bir başka kırılma noktasıdır, aynı şekilde 2 sene sonra anlaşılan. Üçüncü tarih henüz gelmedi, aksilik çıkmasın diye o tarihi yazmayacağım.) dönüyorum mezarının önüne gelince. Elimi uzatıyorum mezar taşına, sonra incinecekmişçesine çekiyorum elimi geri. (Ben bu kıyamamayı bir kızın saçlarında hissetmiştim sadece. Çünkü “Semazen eteklerine benzetirdim saçlarını, melakelerden aldığın kokunla dinlenirdim.”) 

Elimizde çiçekler, ekmek için yeltenecek olduğumuzda mezar yetkililerinden birisi uyarıyor, “Şu an ekili çiçeklerin mevsimi geçti, onları sökmeniz lazım.” Toprağa dokunuyorum, o kadar bol o kadar yumuşacık ki. Merak edip yan mezarlıklardaki toprağa dokunuyorum, hayır, hiçbiri bu kadar yumuşacık değil, bol değil. Toprağın bol olsun sözünün anlamını tam da o anda kavrıyorum.

Aklımı toplayamıyorum. Çiçekleri ekerken yine uyarıyor görevli, “Keşke başka çiçek seçseydiniz, bunlar çabuk kurur.” Belki de haklı ama yanılıyor. Çünkü Cem Aziz Çakmak’ı da onun enerjisini de direncini de bilmiyorlar. Normalde 10 gün yaşayacak çiçeği onun enerjisinin aylarca yaşatacağını… Çiçekleri ektikten sonra “Can suyu vermemiz lazım abi.” dedi Sena. Ekilen çiçeklerin ilk suyuydu can suyu. “O çiçeklerin can suyu da Cem abi.” dedi Sena. Haklıydı ama eksikti. O hala bizim de can suyumuzdu.

Mutlu olmak istiyorum ben abi dedim. Ben ne zaman mutlu olsam hep korkarım, benim mutluluklarım hiç uzun sürmez ki. Sonrasında bir aksilik olur, bozulur bir şeyler. Ben ki üniversiteyi bitirdiğimde bile aylarca aynı rüyayı gördüm. Okuldan arıyorlar, size bir derste yanlış not verilmiş, diplomanızı teslim etmeniz gerekiyor. Savunduğum değerlerle ilgili ne kadar net ve güçlüysem, kendi iç dünyamdaki bazı konularda bu kadar olumsuza yorabiliyorum bir şeyleri. Mutluluk denen “görüntü”, geldi ve gitti. Televizyon da değil ki kafasına vurunca düzelsin, geri gelsin.

Eminim, dinliyor beni. Ben yine ona sığınıyorum.

İlklerimde hep sen vardın abi diyorum. İlk cenaze törenim… İlk definim… İlk kitabımda yaptığım denizcilik atıfımda… Belki diyorum abi, hatta söz diyorum abi, eğer bir gün bir şeyler güzel olursa yine ilk sana geleceğim, mümkünse tek değil. (Bazen beklemekten başka insanın elinden bir şey gelmez.)(Bazen beklemek, en ağır işkencenin topluma şirin gösterilmesidir.)

Anlatıyorum, saatlerce. Sena şahit, Sena kızgın, fazla umutsuz konuştuğumu düşünüyor, Cem abinin de buna kızdığını…

“Köprüüstü müsaade” deyip çıkıyoruz mezardan… Kendimizden kalan parçaları toplayabildiğimiz kadarıyla…

Sonra bir yat. Boğazın ortasında bir tur. Gözlerim hala ellerimde, ellerimde toprak, vatan, Cem Aziz Çakmak. Kız Kulesi'ni görüyorum, sonra o’nu gören çay bahçelerini, kiviyi, oraleti ve her defasında, manzarasında unutulan çayı.

Boğaz turuyla daha da hissediyorum etrafımın İstanbul tarafından sarıldığını. Tüm güzellikleri karşısında, şeker görünümlü zehir gibi.

İstanbul diyorum, asla diyorum.

Aklıma Murat Menteş’in bir cümlesi geliyor (Murat Menteş’in bazı cümleleri “Korkma Ben Varım” gibi her zaman aklımın üstünde çakılı duramıyor.): “Bir şeyi asla yapmam demekle başlar, sonunda o asla yapmam dediğin şeyi yapacağın süreç.”

Belki de Hikmet Benol haklıdır, kelimeler bazı anlamlara gelmiyordur.

Fakat bildiğim bir anlam varsa, Cem Aziz Çakmak, hala kutup yıldızı, hem de sadece donanmanın değil, hepimizin.

İnsan, kendi içinde kaybolduğunda yönünü bulmak için bile ona bakıyor.

Bir bulsa insan, aradığı yön’ünü, emin ol sonrasında “devrim” tetikte bekliyor.

Ve devrimi,
devrinin daim olduğunu gördüğün adam’a anlatıyor yine insan.

Uğur Mumcu anımsatıyor bir hususu tam da zamanında:

Kimi ölüler bize ne kadar yakın. Yaşayanların birçoğu ne kadar da ölü.”
19 Mayıs 2017’den bildiriyorum ve ummak istiyorum, soysuzlaşan sadece padişah ve saray ahalisi olmasın.

Amiralim, ne olur yine tut elimden, yine yardım et, kardeşin yıllarca kapandığı dehlizlere tekrar dönmek zorunda kalmasın. 

Misilleme Kurşunkalem
19 Mayıs 2017 / İstanbul


27 Aralık 2016 Salı

DOSTUN ACI SÖYLEDİĞİ


Ülke bu haldeyken ve azımsanmayacak bir kitle rahatsızlıklarına ses olacak biri ya da birilerini beklerken,
kaç kişinin aklına çare olarak ADD geliyor?

Gerçekçi olmak gerekirse neredeyse hiç kimsenin aklına gelmediği gibi bazı insanlarda "bir ADD vardı değil mi" tepkisi yaratıyor.

Kurulduğu dönemde dalga dalga heyecan yaratan, Cumhuriyet mitinglerinde milyonların meydanlara inmesinde azımsanmayacak ölçüde pay sahibi olan ADD'nin;
Gündem belirleme, denetleme mekanizması yaratma ve yönlendirme özelliğini yitirmesiyle ilgili hesap vermesi gereken kimlerdir?

Başta Tansel Çölaşan olmak üzere ADD Genel Merkezinin halkta heyecan yaratmaktan uzak ve genel anlamda başarısız olduğuna ikna olmaları için daha ne olması gerekmektedir, eğer bu kadro da zaten bu amaçla görevlendirilmiş "vazifeliler" değilse?

Kemalistlerin mecliste olduğu kadar meclis dışında da partilerüstü oluşumlara ihtiyacı var. Hem de hiç vakit kaybetmeden.

Çözüm olamayanlar, çözüm yaratamayanlar çözümün önünde engel olmaktan, yer ve yetki işgalinden vazgeçmeliler, 
tarihin kendilerinden başka türlü bahsetmesini istemiyorlarsa şayet.


ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
21 ARALIK 2016

CAN'IM BENİM

Mesela ben o patlamada şehit olan askerlerin patlamadan önceki saatlerinin nasıl geçtiğini, neler yaptıklarını tahmin edebiliyorum. Duygularını hissedebiliyorum.
Önce cuma akşamı yat içtimasını aldı nöbetçi subay. Koğuşta alındı içtima (yoklama). Komutan koğuşa girince "dikkat!" diye bağırdı kapıya en yakın olan er. Belki de onbaşı ya da çavuş. Yataklarının başında hazır ola geçtiler. Komutan kontrol etti yoklamayı. Belki de "sol baştan saymaya başlayın" dedi mehmetçiklerine. Belki de bazılarına son kez.
Sonra "istirahat et!" dedi komutan. Ya da "iyi akşamlar". Erler de "sağol!" dedi gür bir sesle.
Çarşı iznine genelde cumartesi ya da pazar çıkılır. Genelde kişi sayısı ikiye bölünür, bir kısmı cumartesi diğer kısmı pazar çıkar. Çünkü içeride birilerinin kalması, "nöbetin dönmesi" gerekir. Yazıcılar ona göre yazar. Her erin çarşıya çıkarken yanına "can dostu" olan er yazılır. Birbirlerine emanet olsunlar, vukuat olursa müdahale etsinler diye.
Cuma "yat içtiması"nda ertesi günkü sabah içtimasının saatini söyler nöbetçi komutan. Bazen erler saatte düzeltme talebinde bulunur. "Sabah içtiması saat 8'de." der komutan, erler "Komutanım 7.30 olsa?" derler. Hele başka komutan başka saatte yaptıysa geçen hafta hemen eklerler: "Komutanım, geçen hafta da 7.30'da çıkmıştık."
Komutanlar genelde ikna olmaya meyilli olduklarından "tamam" derler. Arada çok nadir çıkar insan olduğunu unutan komutan-lar.
Sabah, nöbetini sabah içtiması ile gündüz devriyesine devredecek olan gece devriyesi uyandırır koğuşları.
Traş olunur, parfüm kokuları kaplar koğuşu.
Siviller çekilir, ayakkabılar silinir. Koğuş aynasının önünde birisi ve aynanın ekranında üstünü değişen kişinin kadrajına giren başkaları belirir.
Sabah çarşı defterleri imzalanır. Koşarcasına giderler içtima alanından nizamiye kapısına. Oradan nizamiye komutanına da çarşı izinlerini işletirler. Kuyruk olur o sırada.
Önceden yapılabilir çarşıda neler yapılacağının planı. Nizamiye kapısından çıkışta da plan yapılabilir, plan değişebilir.
Neşe doludur o çarşı minibüsü.
Kimisinde kulaklık, kimisinde -az da olsa- kitap; çoğunluğu keyifle muhabbet halindedir.
Bugün benim de izin günüm.
Ve biliyorum:
Araçta şehit olanların büyük çoğunluğu da araca saldıran teröristler de açtı.
Çünkü çarşıya çıkacak asker güzel bir kahvaltı yapmanın hayaliyle kışlada kahvaltı yapmaz. Dışarıda yapar.
Teröristler de açtır, çünkü onlar kanla, ihanetle, şehit etiyle beslenir(ler),
Hiç de doymaz(lar)!
Ve o minibüs bugün...
Bugün o minibüste olanlar
artık aramızda olmayanlar;
Benim silah arkadaşım, koğuş arkadaşım, devrem; kardeşim!
Can'ım benim.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
17 Aralık 2016

(SENDEN) ÖNCE VE SONRA

Ülkede tek bir kişi
kalsa bile
terör saldırIlarından, 
öldükten sonra
hayatta;

Sorun değil,
Sadece o kalacak
ve başkan olacak
olduktan sonra...

Onun için
onun
tamamen
şahsi ikbali
uğruna
herkes ölebilir

Pat!
layabilir

Par
       ça
             lan
                    abi
                           lir.


O
Bu kan deryasında
insan parçalarına
basarak
yürüyüşüne
devam edebilir
Ediyor da.

Bu "ölümlü" yürüyüş
Bir ş'eylerin laneti olmalı:

Yaptığımız
ya da
yapmadığımız

Sustuğumuz
Ya da
Konuşmadığımız.

ULUS ATAY
17 ARALIK 2016

12 Aralık 2016 Pazartesi

TAK SESİNDEN ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER


Aynı örgütün farklı "tasarım"larından HDP'yi halk seçti ayağına meşrulaştıranları biliyoruz.

PKK'yı ve yayın organlarını gazeteciden sayarak basın özgürlüğü adı altında dolaylı 
ya da
devlet-hükümet ayrımına gerek (bilerek ya da bilmereyek/iyi niyetli ya da art niyetli) duymadan devlete katil damgası vurarak teröristleri özgürlük savaşçıları, gerilla diye doğrudan meşrulaştırmaya çalışanları da.

Peki TAK? TAK'ı kim meşrulaştıracak, normalleştirecek?

Bence bu "sorumluluk" da terör örgütü sempatizanlarıyla beraber, -haklı AKP nefreti ile de olsa- AKP dışındaki tüm unsurları sadece muhalif diye normalleştirenlere, yasallaştıranlara hatta kahramanlaştıranlara düşer; Özgür Gündem'e, Can Dündar'a siper/slogan olanlara, Sezgintanrıkulugillere yutan ve susanlara, keleşin duvardaki gölgesini bağlama sananlara.

***

HDP, PKK, TAK.

Bunlar aynı yapının farklı amaçlar için oluşturulmuş kolları değil mi?
Hepsinin "biji serok"u, bebekkatili "apo" değil mi?

Kilit soru ise hesaba katılmayan bir durumla/ihtimalle ilgili:

HDP, PKK meşrulaştığına inanmasa, bu gibi bahsettiğimiz (Neoliberalinden Sosyal Demokratına, Marksistinden etnikçisine) unsurlar aracılığıyla ve sayesinde bu inancını besleyen geri bildirim almasa, "daha kötü polis" yaratma ihtiyacı duyar mı(ydı)?

Terör karşıtlığının dolaylısı, ama'lısı olur mu?
Peki ya mezhep-etnisite eksenine göre terör örgütünün iyisi, kötüsü?

***

AKP'nin eli kanlı.
Teröristlerin de.
Fakat geri kalan herkesin de eli temiz değil. Kimse başta kendini olmak üzere kimseyi kandırmasın.
Artık, -bi'zahmet- yüzleşme ve sonrasında gerekeni yapma zamanı.

Hem şimdi değilse ne zaman?

ULUS ATAY
12.12.2016

PARTİLERÜSTÜ TAVIR YA DA PARTİZAN TESLİMİYET


Bazı parti liderlerinin açıklamaları "gaf" ya da yaklaşım ve yönelimleri "cesur açılım" olarak görülse de aslında bu kişilerin bu söylem ve tercihleri gaf da değildir daha cesur açılım da değildir.

Bu kişilerin bunları söylemekten/yapmaktan başka çaresi yoktur. Sanılanın aksine bakış açıları geniş değil dardır, tek yönlüdür.

Bu cesaret görünümlü esaretin başlıca sebebi, bu kişilerin asla gelemeyecekleri noktalara başkalarının yardımıyla getirilmeleri ve bu kişilerin de defolu olmasından ötürü o "yardım edici", "yükseltici"ler tarafından seçilmeleridir.

Partilerin antidemokratik yöntemlerle yönetildiği, delege ağalarının parti içi imparatorluklarını meşrulaştırmalarının da "ön seçim", "demokratik tavır" diye pazarladıkları yerde partiler,

Karşı çıkılmayan lider görünümlü "vazifeli piyon"lar aracılığıyla sisteme teslim edilir.

Tabi bu durum aynı zamanda seçmenlerin; seçtiğini sananların, seçmek zorunda bırakılanların temsiliyetlerinin teslimidir aynı zamanda.

Yoksa konuşanlar ne gaf yapmıştır ne de radikal çıkış...

Onlar için asıl radikal tavır, seçmenlerin düşüncelerine, partilerinin kurucu değerlerine sahip çıkmaktır ki bunları yapabilecek "hür iradeye" sahip olmadıklarından partilerin anahtarları bu kişilere teslim edilir "ikinci el"den..

ULUS ATAY
03.12.2016