19 Şubat 2018 Pazartesi

AHVAL VE ŞERAİT

Erdoğan, TTB'nin açıklamaları üzerinden "Türk" isminin kaldırılması gerekir deyip gayri hukuki biçimde birilerine bu şekilde "emir" verirken, Türkiye Barolar Birliğinden de "Türkiye"nin kaldırılması gerektiğini söyleyerek esas niyetini ve düşmanlığını ilan etti tekrardan.

Burada ve kurucu felsefede "Türk" demekten kastedilenin de hedef yapılanın da "ulusal" kimlik olduğunu, ulus devlet olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti ve kurucu ideoloji Atatürk İlke ve Devrimleri olduğunu anlamak zor değil. 

Hal böyleyken Kemal Kılıçdaroğlu bu konu hakkında bir açıklama yaptı mı?

Yapabilir mi?

Peki Kılıçdaroğlu, "Türk", "Atatürk İlke ve Devrimleri", "Kemalizm", "ulusal kimlik", "kurucu irade", "ulus devlet karşıtlığı konusunda Erdoğan'dan farklı düşünüyor mu?

Artık Kılıçdaroğlu'nun ne olduğunu daha da önemlisi ne olmadığını biraz geç de olsa azımsanmayacak bir kitle görmeye başladı.

Peki ya Muharrem İnce?

Kurultay sürecinin halen devam ettiğine mi inanıyor ki yine kendince bazı dengeler yüzünden bu duruma sessiz kalıyor?

Yoksa o da mı saldırılan bu değerleri "kırmızı çizgi" olarak görmüyor?

***

Erdoğan'ın bu saldırısının tek hedefi "Türklük" de değil.

Ulusal kimliğin hedef yapılması kadar tehlikeli olan başka bir tehdide de Ümit Kocasakal dikkat çekiyor:

"Bu da Türkiye'nin ve toplumun dilimlere bölünüp ayrıştırılmasının, kurumsal yapının parçalanmasının yeni bir adımı.

Olacakları tahmin etmek zor değil. "Baro" adı altında etnik, mezhepsel, tarikat ve cemaat, hatta örgüt temelli çeşitli barocuklar türeyecek. Bu yapılar artık birer meslek kuruluşu olmaktan çıkacak. Bunlar birer hukuk kurumu olmaktan çok, belirtilen temeller üzerinde birer kabile, klan, aşiret görünümlü olacak. Avukatlık mesleğinin belirli bir düzen, disiplin ve denetim içinde yerine getirilmesi mümkün olmayacağı gibi bu "kabile" ve "klanlar", kendi aralarında da kavga edecek, ayrışacak.

Elbette avukatlar da. Her "kabile" ve "klanın" ayrı bir "reisi", düzeni, kuralları, anlayışı olacak. Haksız rekabet ortaya çıkacak. Merkezi bir güç ve düzen, denetim olmayacağından artık meslek kuralları, ilkeleri ve etiğinden, savunmanın bağımsızlığından söz etmek mümkün olmayacak. Aynı şekilde hukuk devleti ve hukuk güvenliğinden de. Avukatlık mesleğinin bir anlamı kalmayacağı gibi yurttaşın hakkını, hukukunu, hukukun üstünlüğünü, çevreyi koruyacak, kadına şiddetle, çocuk istismarı ve benzeri toplumsal sorunlarla mücadele edecek bir güç de kalmayacak.

Öyle ya hangi "barocuk" bu tür sorunlara karşı nasıl tavır alacak? Zorunlu müdafilikte, adli yardımda hangi "barocuk" devreye girecek, bunlar nasıl düzenlenecek? Yargı içinde zaten bir fetret devri ve yeniçeri isyanları yaşanırken bu kez de savunma darmadağın olacak. Bunun sonu cemaatleşme, tarikatlaşma, kabile ve klan düzenidir. Yani hukuk devletinin, hak arama özgürlüğünün ve savunmanın sonudur. Şu halde aslında bu saldırı barolar ve Türkiye Barolar Birliği'nden öte halka, onun hak arama özgürlüğünedir."

***

Bahçeli, AKP içinde yer yer mündemiç(bir şeyin içinde saklı bulunan, var olan) genelde de mülga(varlığı kaldırılan, kapatılan) olduğu için yazılarda konu bile değil.

Türkiye Cumhuriyeti'nin bu kritik sürecinin Erdoğan ve AKP ile yürütülemeyeceği belli. Bu muhalefetle de muhalefete muhalefet iddiasında olup ideolojik olarak farklı bir konumlanma ve tepki içerisinde ol(a)mayanlarla da.

Umarız hem AKP seçmeninin bir kısmı hem de CHP içinde sadece CHP üzerinden liderlik savaşına odaklanan ve bu odaklanma doğrultusunda bir şeyleri sineye çeken kitle bu gerçekle yüzleştiğinde çok geç kalınmış olmaz.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
19 ŞUBAT 2018

13 Şubat 2018 Salı

BEGONYA (ARTI BİR MİKTAR FREZYA) ve FİL (2)


14 Şubat'ta yazmak.

Ve ben.

Dışarıdan bakıldığında (kendim kendime dışarıdan bakıldığında da durum, dışarıdan bakılmasına dahil), pek benlik bir şey gibi durmasa da içiniz rahat olsun.

Yazdığımız, yazacağımız yazı, elbetteki böyle "özel" günleri tam da küreselcilerin istediği gibi hediye alma, özel hissetti(ri)lme, bunu da tamamen maddiyat eksenli, sevdiğinden, tercih etmek istediğinden ziyade, emek'ten soyutlanmış biçimde etrafı tarafından sevilen, meşrulaştırılan, kutsanan, kitlelerce tercih edilen, unvan ya da statü olarak algılanan şeylerle ödüllendirilmesi üzerinden kutlayan, yine tam da Neoliberalizm'in istediği ben merkezci, tüketim dininin kulu olmuş kişileri kapsamayacak. (Öyle olanlar varsa da muhtemelen bu girişten sonra sıkılıp yazıdan uzaklaşmıştır. Doğal seleksiyon, bir yanında güzel. "Sen de güzelsin. - Yoksa seni rahatsız mı ettim?")

Kavramların olduğu gibi özel günlerin de içini daha doğru doldurabiliriz bence. Tabii ki güzel olan her şey tek bir güne sığdırılmamalı. Ama bazı özel günler, bazı şeyleri yapmak, duymak için bazen ihtiyacımız olan motivasyonu sağlayabiliyorsa da buna tamamen karşı çıkmamalı.

Neden bunları yazıyorum peki?

Çünkü dünya giderek daha kötü bir yer oluyor.

Kötü insanlar, iyi insanlara göre daha örgütlü, birçok konuda da güç ellerinde.

İyi insanlar örgütsüz ve ellerinde kalan tek bir şey var: Sevgi.

Maddiyat eksenli şaşalı şeylerin incelik değil de aslında kabalık olduğunun bile algılanamadığı bir yerden yazıyorum bunları.

O yüzden, sevin.

Sevdiğinizi belli edin.

Yarının ne getireceğini ne götüreceğini kimse bilmiyor.

Ama sevgiyi maddiyatta değil maneviyatta arayın.

Şiir yazın. Yazamıyorsanız da güzel bir şiir seçin, okuyun. Şiire de yatkın değilseniz kitap alın. İçinde insan olsun, sevgi olsun ya da sevdiği bir şey. O kitabı önce siz okuyun. Onun o kitapta geçeceği yollardan önce geçip, ona her şeyi anlatarak heyecanını kaçırmadan. Fakat aynı zamanda da ürkütmeden, incitmeden uyararak. O yolda onun ayağına batabilecek şeyleri kendi ayağınıza batarak keşfederek. Sayfalarda izler kalsın sizden. Ama bunu iz bırakma kaygısıyla değil, kaygıdaşlığı duygudaşlığı hissetme, hissettirme önceliğiyle yaparak...

Her ortamda, her yerde, her durumda kitap okuyabilin, okuyun.

Hediye almayın, hediye yapın. Sizden karşıya giden de, gitmesini istediğiniz şeylerde içinde muhakkak siz'den bir şeyler olsun. Emek olsun. Yaratıcılık olsun. Öyle olursa fark edeceksiniz ki o hediye gerçekten siz'den bir şey olacak. Vermenin de almanın da tadı daha da değişecek. Ve emeğinizi yazın. Unutulmasın. Unutmanıza da unutulmasına da izin vermeyin bir şeylerin, şayet halen arkasında duruyor aynı şeyleri hissediyorsanız.

Hiç yazmadıysanız bile mektup yazın mesela. "Kadınlar çiçek sever, o zaman gidip çiçek alayım. Ne alayım çiçek? Gül. Kaç tane? Çok tane." kolaycılığına, yüzeyselliğine kaçmayın. Siz hiç, bir çiçeği, daha naif bir çiçeğe(Olayın mantığını ve mesajını anlamayı reddedecek feminizm de bu yazının dışında), daha güzel bir çiçeğe dönüşebilsin diye tohumun'dan aldınız mı? Deneyin. Alın. Farkı fark edeceksiniz.

Seni seviyorum'un içini doldurabildikten sonra hesapsız, kitapsız, yüreğinizle, duymaktan da söylemekten de korkmayın, korkutmayın.

Altını defalarca çizmek zorundayız bazı şeylerin. Çünkü elimizde sadece sevgi var.

Kilitli kapılara çilingir arıyorsanız önce tebessümü deneyin. Çok büyük bir aksilik olmazsa sizi yarı yolda da kapıda da bırakmaz.

Bunları yapmak için özel günleri beklemek zorunda da değilsiniz. Fakat böyle günler size ihtiyacınız olan cesareti sağlıyorsa da reddetmeyin...

Hayat herkese, her zaman, bunları yapabilecek ortamı, şartları, karşılıklılığı sağlayacak kadar bonkör olamayabiliyor. Anın kıymetini bilin. Ve yitirmeden.
Emin olun ki bu kavga da başka kavga. (Gülme M'anıl Parlak ve Senâ.)

Nasıl ki biz; gericilikle, cehaletle verilen kavgada Mustafa Kemal'den yanaysak bu kavgada da Sait Faik'ten yanayız.

Bazı şeyler değişmez
, hala diyorum, diyoruz ki dünyayı güzellik kurtaracak, çünkü Sait Faik yanılıyor olamaz, olmamalı da.




ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
14 ŞUBAT 2018
Cumhuriyet Ankara'sı.

8 Şubat 2018 Perşembe

SALLANAN VAZO VE SAVRULMASI DURAN BELHANDA - MİSİLLEME KURŞUNKALEM




"Önümdeki maçlarda arkamdan vurdular.
Sol kanadımdan çorba yaptılar."


[ Bir De Sen Vur Frikikten... - Bağzıları ]

***

İnsanlar değişmez dedi Gazeteci, birasından bir yudum aldıktan sonra. Gazeteci dediysek iktidarın ya da muhalefetin statükosundan en az birisine biat edip ruhunu satanlardan değil. Bir gazetede gazeteci. Sadece bir gazete olmayan bir gazetede gazeteci. Bir gazetede bir gazeteci nasıl olması gerekiyorsa öyle gazeteci. O gazetede bir gazeteci nasıl olması gerekiyorsa öyle bir gazeteci. Çünkü dedik ya, o gazete, sıradan bir gazete değil. O da gazeteci olmak isteyip de olanlardan değil, o gazetede olmak istediği için gazeteci olan bir gazeteci. Üstü kapalı da olsa ondan daha fazla bahsetmeyelim. Zamanı gelecek, devran dönecek. Sonra o da o devran döndüğünde devran dönmeden önce devranı dönmek zorunda bırakan dönüşümü yazacak. Ben de işte bu gazeteci o gazeteci'ydi diyeceğim.

Aslında insanın değişmeyen'i özüdür. Ve değişmek, gelişmek olduğunda anlamlıdır. İnsanın özüne doğru yola çıkarak kendisini keşfetmesi ile mümkündür bu. Kendini tanımak yerine tanınmaz hale gelmek isterse de tersi istikamette yürür. Belhanda mesela. Bugün ilk 11'de çıktı maça. Son lig maçında biraz kıpırdanmıştı ama ilk kez bugün "10 numara" oynadı, formasının hakkını vererek.



Oysa daha önce nasıldı?

Galatasaray'a küçük takımların küçük takımı şampiyon yapacak kadar yetenekli büyük oyuncusu olarak geldi. Fakat öncesinde, yeni geldiği takımda onun yerinde oynayan kişi çok başarılıydı, tanınır ve sevilirdi. Belhanda önce umursamazmış gibi davranarak hareket etti, sonra olmadı. Bu kez tam tersi bir ruh hali içine girdi. Maçlarda yüzünden olduğu yeri kaldıramayacak hissi veren bir ruh hali yansıyordu. Bu giderek daha gergin olmasına yol açtı. Sonuçta herkes kaostan beslenemez. O da beslenemedi. Derken hoca değişti. Sonra hoca ona papucun pahalı olduğunu gösterdi. Yedek kaldı. Devre arası oldu, takımdan gitme durumu söz konusuydu, hatta "başkasıyla" anlaştı diye haberler çıktı. Ama olmadı, ya gitmedi ya da gidemedi. Kaldı. Sonra kendisine dair bir yolculuğa çıktı. Muhtemelen bu onda terapi etkisi yarattı. Onu motive edecek kişileri de geçici de olsa kaybedecek şekilde davranmıştı, fakat değişim belirginleşince, onlar da ona sahip çıktı. Belki de Belhanda onları tamamen kaybettiğini sanıyordu. Sonra Belhanda, bir an için kesin yaparım, daha sonra çok daha fazla bir an hayatta yapamam, taşıyamam dediği yükü ona inanan insanlarla beraber omuzladı, zaten o o yükü aldıktan sonra gerisi kolaydı. Çünkü bazı yükler, omuzlanıldığı anda paylaşılırdı başka omuzlar tarafından. Yeterki inanılsın ve bir adım atılsın. Dünyada kötü insanlar yok mu? var. İyi insanların sessizliği kötü insanların varlığından daha mı zararlı? Zararlı. Fakat bu dünyada tek kişilik cehennemlerde insanları yalnız bırakmamak için o cehenneme o kişiyle beraber girecek ve o cehennemden o kişiyi de kendini çıkartabilecek de kişiler var. Çünkü o kişilerden bazılarının sıcağa alerjisi var, vücudu doluyor, sonra pul pul döküyor içinde birikeni. (Biraz da ondan yani.) Ki yazarken onlardan birisi, tam da şu an çıkartıyor yine üstündekini. Daralıyor. Dünyaya yollanırken bir karışıklık olmuş da giymesi gerekenden 3 beden küçük göğüs kafesini giymiş gibi.

Belhanda...

Kendisine güveniyor ve son anda kendisine olan inancını kaybetmeye başlayan insanları bile ikna ediyor kendisine.

İnsanın kendisini kendisine ikna etmesi tam da böyle bir şeydir aslında.

Bazı cehennemler, bazı kişiler istemese de iki kişiliktir en az.

Her insan, kendine bir Belhanda yaratsa da kendi hikayesinin dümenini güzel'e çevirse.

***

"Yarım kalmış devrimin bende
Değeri ne kadar olur ki sen de
çok yorulmuş gibisin
Aman o vazo düşmesin
"

[ Takımdan Ayrı Düz Koşu - Yüzyüzeyken Konuşuruz ]

***

8 Şubat, 9 Şubat'a giderken pek isteksiz. Ayağında terlik ve terliği sürterek yürümesinden kaynaklı çıkan ses çoğu insan tarafından rahatsızlık verici. Belki de yaklaşmasından korktuğu günler vardır. Yok saymak için insanüstü çaba sarf etmesine rağmen henüz bazı kareleri yok saymakta yeterli seviyeye gelememişken yenilerine hiç hazır hissetmiyordur belki de. Bilemeyiz.

Sırf can yakmak için can yakan ve aslında en çok da kendi canını yaktığının farkına varamayan insanlar arasında 0.5 ucu olan kaç kişi vardır?

Ve kaç yazı, yazara, en sevdiği yemeklerin sıcak yenmesi meselesinde engeldir ve karşıdır?

Bilinmez.

Cennete hazırlanırken cinnetin merkezinden konum atar bazen yazar, üstü kapalı kelimeleriyle. Fırtına öncesinde ya da sonrasında bir yandan bir yana yuvarlanan toz kümesi gibi hisseder de savrulur da savrulur.

Ama şanslıdır. Çünkü herkesin Ayçe ablası da yoktur Selma annesi de. O ikisinin sevgisinin ağlama hissi yarattığı insanlar vardır, bir de ansızın "müsait misin, müsaitsen sana geleceğiz" diye sorma nezaketini göstermeyen duygular. Nerede olursan ol, seni bulurlar. Kendinde olmadığında bile.

Uzun süredir lidersiz olan halk, kendi liderini bulmaya başlar. Daha doğrusu görmeye, tanımaya. O liderin "Waşington'dan, Pensilvanya'dan, Brüksel'den sesler korosu!" demişliği vardır ve de bu söylemle kendinden geçerken "Mersin'den, Ankara'dan, İstanbul'dan kırık kalpler korosu" sloganını da listesine eklemek zorunda kalan seyirciler, liderin yol arkadaşları, destekçileri.

Evet sayın seyirciler. Bu kez siz yanıt verin:
Neden, kendimize ayıramadığımız sürenin sonuna geliyoruz bu kadar çabuk ve her seferinde?

...

Bugünler de geçecektir ülkede. Hava değişirken bunda iklimin payının büyüklüğünü yine kendisi yazacaktır, yazmalıdır, eminim.

Kaç yazı vardır, sayfaları, yazı yazıldıktan sonra buruşturularak yazarın kendi kalbine tıkılır? Ve bunlar düzenli şekilde koymak yerine düzensizce tıkıştırıldığından ötürü normalden fazla yer kaplar, rahatsız edici bir düzensizliğin, dağınıklığın temelini atar?

Tam sayı bilinmez, en az bir.

Ama Belhanda önemlidir. Daralmış kadroda birilerinin ekstra iş yapması gerekirken zamanlaması mükemmeldir. Dönüşü muhteşemdir. Ve Belhanda gibi, kendi potansiyelini fark edip, yapamayacağını sandığı şeyleri yapabileceğini görmek, kaldıramayacağı ortamları kaldırabileceğini fark etmek daha da önemlidir.

Ve Belhanda bu seviyeye, önce yaptığı gereksiz artisliği bırakarak, sonra içi boş öfkesini, gerginliğini atarak gelmeye başlamıştır. Çünkü bu durumun en çok kendisine zarar verdiğini yaşayarak görmüştür. Öyle ya, bazı insanlar her şeyi yaşayarak görmeyi tercih eder. Ve bu bazen ağır tahribatlar yaratır, bedeller ödetir. (Sanki ne gerek varsa her seferde insanın kendisini bu yükün altına koymasına.)

Bir insan, Ankara kışında cayır cayır yanacak ve yazacak ne yaşamış olabilir?

Yanıt: Yazı yazarken beslenmek için Youtube'de açtığı listede her şarkı sonrası en nefret ettiği reklamlar açılmış, o da her seferde yazıyı bırakıp reklamı kapatıp sanki yeterince parça parça değilmiş gibi yazısını da parça parça yazmak zorunda kalmıştır.

Hem daha başka ne olabilirdi ki zaten?

Bu yazı da finalsiz bitsin bu sefer, bir şeylerin devam edip etmeyeceğine dair oluşan belirsizliklerin etkisiyle.


***

"Bak soldum şimdi boştayım eski bi vazo gibi
Koy ne kadar varsa buraya çürümüş çiçekleri."


[ Bir De Sen Vur Frikikten... - Bağzıları ]

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
9 ŞUBAT 2018 0121
Cumhuriyet Ankara'sı.


7 Şubat 2018 Çarşamba

BU KAVGA, ESKİ KAVGA, "YENİ"LERİ AŞAR.

Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığını defalarca kanıtlamış olan Nagihan Alçı'ya, kumpas davalarla ülke yeniden dizayn edilirken "Bizim askerlerin eşleri ve sevgilileri de Güneydoğu'daki Gaziler için marif takvimine soyunsun" diyebilecek kadar soysuzlaşmış Nagihan Alçı'ya, bu coğrafyanın gördüğü en cıvık canlısı Rasim Ozan Kütahyalı'nın eşi olan Nagihan Alçı'ya, 1920 Türkiye'sini şikayet edip onu "istenmeyen" ilan edebiliyorsan, ideolojik olarak CHP'nin mevcut genel başkanından bir farkın yoktur.


Eğer birileri, bu açıklama ve konumlamaya rağmen sırf  "delegede karşılığı var" diye Muharrem İnce'yi desteklemeye devam ede(bile)ceklerse, yani öncelik ideolojik değil de delegede karşılığın olması olmaması meselesi ise İnce ile zaman kaybetmesinler, çünkü siyasi olarak aynı şekilde konumlanan Kemal Kılıçdaroğlu'nun delegede daha çok karşılığı var.

Muharrem İnce'nin bu yazar tercihi ve söylemlerine rağmen halen ondan Atatürkçü, hele de Kemalist devrşirmeye çalışacak olanlar da Erdoğan'dan milli lider yaratmaya çalışanlara da Kemal Kılıçdaroğlu'nu her şeye rağmen savunabilenlere de hiç kızmasınlar, kendilerine baksınlar.

***



Türk Tabipler Birliği'nin yönetim mekanizmasını işgal eden güruh...

Bu oluşumu Tıbbiyeli Hikmet'lerin kemiklerini sızlatarak terörün döktüğü kana değil terörle mücadele edenlere tampon yapan bu güruh...

"Türk Tabipler Birliği" isminde en çok hangi kelimeden rahatsız olur?

Türk...

Peki sözde milli olan, birileri tarafından milli mana yüklenen Erdoğan, bu isimdeki hangi kelimenin kaldırılmasını istiyor?

Aynı kelimenin...

Türk.

Neden?

Çünkü Türk demek, ırk ve mezhep esasına dayanmayan ulusal kimlik demek, emperyalizmin kaşımak isteyeceği etnisite ve mezhep eksenli kimlik siyasetine set çekmek demek.

Ulusal Türk kimliği demek, anti emperyalizm demek.

Bir gerçeğin altını çizmekten hiçbir zaman yorulmayacağız:

Ülkenin siyasal İslam eksenli gericileri de etnisite-mezhep eksenli sol görünümlü gericileri de Atatürk ve Cumhuriyet kazanımlarıyla, kısacası Kemalizm ile kavgada "
Doğal müttefik"lerdir. Karşımızda ve omuz omuzalardır.

Şeklen birbirlerinden ayrı gözükseler de düşmanları aynıdır.

Ve iki taraf da iki eli kanda da olsa Atatürk'e, Cumhuriyet'e saldırmaktan geri durmaz, bu konuda birbirlerine pas vermekten de...

Bunlarla, partisine bunlar gibi gericileri dolduranlar, mücadele değil ancak müzakere eder.

Bu mücadele derin ve ideolojiktir. Saldırılar derin ve ideolojiktir.

1920'lerin, 1930'ların Türkiye'sini ve felsefesininden sadece asfaltlanmamış yol, araba yerine kağnı, güncelliğini kaybetmiş fiziki şartları anlayanları da da aşar. Zaten böylelerinin böyle bir kavgada taraf olma gayesi de yoktur.

Ahmet Taner Kışlalı'nın tabiri ile
"Göğsünü gere gere Kemalistim diyemeyenleri" de aşar.

Çünkü bu coğrafyada emperyalizmle verilecek kavganın karargahıdır Kemalizm. Vatansever olan herkesin er ya da geç, Kemalist olmak zorunda kalmadan da bu gerçeği anlayacağını hep beraber göreceğiz.

Tarık Zafer Tunaya'nın dediği gibi:

"Türk Devriminin ana fikrini kabul etmeyenlerle savaşılacaktır. Bu zorunlu gidişi baltalamak isteyenlere karşı korkmadan yiğitçe karşı koymak gerekir."

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
7 ŞUBAT 2018

5 Şubat 2018 Pazartesi

MALUMUN İLAMI - 3


Kemal Kılıçdaroğlu "30'ların CHP'si değiliz." diyordu, Muharrem İnce ise daha ileri götürerek "Ben 1920'lere dönmek istemiyorum."[1] demiş. Hem de kime demiş?

Nagihan Alçı'ya.

Düşünün, bunları Nagihan Alçı'ya söylüyorsunuz.

Muharrem İnce'yi destekleyen ve Muharrem İnce'den kat be kat milli ve İnce'den farklı olarak Kemalist olan dostların hatırına,  kendisi hakkında kurultay sürecinde neredeyse hiçbir olumsuz söz etmedik.

Hele de dostların azımsanmayacak bir kısmı Muharrem İnce'nin seçim kazanacağına o kadar inanmıştı ki "bari süreci baltalayan muamelesi görmeyelim" dedik.

Ümit Kocasakal'ın "1920'ler, 1930'lar" atfı yaparken kastedilenin asfaltsız yollar olmadığını anlamak için çok ileri bir zeka düzeyine gerek yok. Lakin meseleyi hep kişisel görenlerin meseleyi fikirsel görenleri anlaması biraz zor. Çünkü onların kafalarında öyle bir seçenek yok.

Fakat biz yine de yakın zamanda aramızdan ayrılan Aydın Boysan'ın sözünü anımsatalım, belki birilerinin algı yollarındaki tıkanıklığın, iltihaplanmanın azalmasına faydası olur:

“Hızır gelip de bir kez daha ömrümün bir bölümünü yaşama fırsatını verse ben ilk yılları seçerim. Patlak ayakkabılarım, yarı aç midem, üşüten giysilerimle Cumhuriyet’in ilk yıllarını... Çünkü saygın bir ülkenin onurlu vatandaşlarıydık..."[2]

Birileri Muharrem İnce'nin açıklamasına şaşırıyor ama hiç şaşırmasın. Çünkü Muharrem İnce hep buydu hep bu kadardı. Daha fazlası olduğu iddiasında olmadığını da belli konuşmalarında belirtti. Görmek, yüzleşmek isteyene...

İdeolojik tercihler ortada, bir insan "sosyal demokrat" dairenin içinde en fazla bu kadar milli, Atatürkçü olabilir, anti emperyalist olma ihtimalinin zayıflığına değinmiyoruz bile...

Zamanında çok değerli bir vekil büyüğümüz -ki büyüklüğü vekilliğinden değil vekilliğine rağmen-, önceki seçimde Muharrem İnce'yi destekleyeceklerini açıklayıp bizlerden destek istediğinde şunu demiştik:

"Biz, bu seçimin anti Kemalist birisi ile Kemalist olmayan birisi arasında görüyoruz. Anti Kemalist olmayan birisinin seçim kazanması şüphesiz ki Kemalistlere mevzi açabilir. Fakat Muharrem İnce, bizim kefil olup kendi kredimizi ortaya koyabileceğimiz bir aday değil."

Keşke yanılsaydık.

Açıklamaların vahametinden daha vahim olansa açıklama yapılan kişinin insanlık tarihinin en .... (boşluğu herkes kendi içinden doldurabilir, yazmadan.) kişisinin, gazeteci görünümlü tetikçilerden Nagihan Alçı'ya yapılması.

(Aynı Nagihan Alçı'nın Kurultay'dan sonra Ümit Kocasakal'ı da aradığını ve Ümit Kocasakal'ın kendisine "Benim size anlatacak bir şeyim yok" dediğini de belirtelim.)

Ama yine de teşekkür ederiz Muharrem İnce. Kemalist, anti emperyalist olduğunu hiçbir zaman gizlemeyen Ümit Kocasakal ile ilgili olarak "hiçbir benzerliğim yok" diyerek bizim anlatmakta yer yer zorlandığımız bu ayrımı ilk ve karşı ağızdan dillendirdiğin için.

Bu açıklamaya rağmen de birileri Muharrem İnce'den Atatürkçü, Kemalist devşirmeye, ona böyle anlamlar yüklemeye çalışmaz herhalde.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
5 ŞUBAT 2018

Not bir: Bir yanı ile Muharrem İnce'nin kaybetmesine gerçekten sevindim. Yoksa yakın çevresinin bile "defosu çok","genel başkan olursa çok yerden vurabilirler" dediği bir kişiye destek vermek zorunda hisseden ve vatanseverliklerine bizzat kefil olduğum partili, Kemalist, Atatürkçü arkadaşlar, dostlar, sonrasında yaşanacak olanlarda ağır bir vebal altında kalacaklardı. Şükür ki bu yıkımın bedeli sadece Kemal Kılıçdaroğlu destekçilerinin boynuna asılacak.

DİPÇE 1

[1] http://www.haberturk.com/yazarlar/nagehan-alci/1824333-kurultaya-o-isim-damga-vurdu
[2] 
https://www.gazeteoku.com/yazar/melih-asik/239515/aydin-boysan

4 Şubat 2018 Pazar

VİCDANİ İRTİFA KAYBI TÜM HIZIYLA...

Kendi yazılarımızda da defalarca belirttik ve belgeledik, Cumhuriyet gazetesinin mevcut ve gayri hukuki yönetiminin terörle mücadelede Türkiye Cumhuriyeti'nden ziyade narko-terör örgütü PKK'dan yana tavır aldığını, yayın politikasında PKK'nın hassasiyetini ve imajını önemsediğini.

Ve bu kaygıyla haberleri kesip biçmekte, çarpıtmakta, yerine göre de bazı haberleri görmezden gelmekte bir sakınca görmediğini de kendi yayınlarından biliyoruz.

Oysa gazetenin terör saldırısıyla öldürülen yazarı, Kemalist aydın Uğur Mumcu ne demişti?

"Terör, kullanan ile kullanılanın, korkutan ile korkutulanın birbirlerine karıştığı, kahramanlık yanı olmayan, kör ve iğrenç bir mekanizmadır. Teröristin de, karanlık emellerine yönelirken çevresinde uyandırmak istediği kahraman görüntüsüyle gerçekte hiçbir ilgisi yoktur."
[1]

***

Posta gazetesi Metin Akpınar ile bir röportaj gerçekleştirmiş. [2]


Röportajda Metin Akpınar, genel olarak savaşa karşı olduğunu söylemiş. Fakat Afrin Harekatını desteklediğini, operasyonun çok dikkatli yapıldığını, iyi gittiğini de belirtmiş. Savaş karşıtlığı meselesinin de bu harekattan bağımsız olarak söylediğini de...


Sonra referandum eksenli bir soru sorulmuş kendisine, o da referandumda hayır oyu verdiğini belirtince de röportajı yapan kişi bu kez kendisine korkup korkmadığını sormuş, Akpınar da şöyle bir yanıt vermiş bu soruya:

"Korku bulaşıcıdır. Bulaşmaması için tedbirli olmak gerekir. İnsanlar nasıl özgür beyanlarını verip geleceklerini tayin edebiliyorlarsa, kanaatlerini söylerken de özgür olmalıdır. Bedel ödenecek ise, ne yapalım 77 yaşından sonra hapishaneye de gireriz."[3]

Peki bu röportajı Cumhuriyet gazetesi nasıl manşete taşımış?


"Metin Akpınar: 'Savaşa hayır' diyenlerdenim... 77 yaşından sonra hapse de girerim" [4]


Terör örgütleri, terörizm olgusu sadece kendi çıkarlarını düşünür. Bu kapsamda her şey ve herkes onlar için kullanılabilir, harcanabilir, hedef yapılabilirdir.

Teorik olarak terör örgütlerine terör örgütü olarak bakmayan ve teorik manada terör örgütleri ile aynı tarafta konumlanmakta sakınca görmeyen gazetenin mevcut yönetimi, pratikte de terör örgütleriyle aynı yöntemi benimsediğini gösteriyor bu haberinde.

Nasıl ki terör örgütü eylemlerinde küçük çocukları öne sürmekte bir sakınca görmüyorsa Cumhuriyet gazetesi yönetimi de kendi propagandası uğruna Metin Akpınar'ı öne sürmekte, hedef yapmakta bir sakınca görmüyor.

Metin Akpınar bu çarpıtma yüzünden gözaltına alınsa ne olacak?

Allah göstermesin, ya böyle bir kapsamda Metin Akpınar, ciddi bir sağlık sorunu yaşarsa?

Hatta daha ötesi olursa?

Bunun vebali kimin boynuna olacak?

Hesabını kim verecek?

Öyle bir durumda adam öldürmeye teşebbüs eden mevcut adalet anlayışı ve arkasında siyasi iktidar olacak. Peki adam öldürmeye teşebbüs suçuna yardım ve yataklık suçunu işleyen kim olacak?

Bu cinayet girişiminin tetikçisi, hedef göstericisi kim olacak?

Tıpkı terör örgütleri gibi Cumhuriyet gazetesinin yönetimi de kendi propagandasını önemsiyor, bunun kendileri dışındaki insanlarda yaratacağı tahribatı, zararı önemsemiyor.

Gazetenin gazete ile alakası olmayan yönetim mekanizması, vicdani irtifa kaybına tüm hızıyla devam ediyor, insani kaygıları olan herkes için çok daha endişe yaratıcı, korkutucu ve hedef alıcı yayın anlayışı ile.

Gazetenin Radikal-Taraf-Özgür Gündem-Zaman gazeteleri karışımı yayın politikası en çok sahte muhalefetten beslenen iktidara yar(an)ıyor.

Çünkü hem Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı konusunda doğal müttefik gibi hareket ediyorlar hem de AKP'ye, karşıtlığı körüklemek için "malzeme" sevkiyatı yapıyorlar sütunlarından, sosyal medya hesaplarından.

Ancak umutsuzluk da yok pes etmek de.

Elbet bunların da hesabı sorulacak. Ve bu yazılar, o hesap sorulurken "dünün tutanağı" olarak önlerine konacak.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
5 ŞUBAT 2018

Not bir: Öte yandan da anlıyoruz ki birilerinin derdi bazı gazetelerin terör örgütü propagandası yapıyor olması değil. Dert, kendi iktidarlarını güçlendirmek, karşıtlık ekseninde siyasetle kendi kitlesini diri tutmasını sağlayacak "kötü" ve "yasadışı" yayınlara yaşam alanı tanımak. (Normalde güçler ayrılığı ilkesi ile bu cümleleri kurmamamız gerekir. Çünkü konunun muhatabının yargı olması gerekir, bağımsız yargının... Fakat güçler ayrılığı ilkesinin yetki gaspı ile güçler birliğine dönüştürülmesi sonucu ülkedeki adaletsizliğin sorumlusu, mevcut siyasi iktidardır artık.
Not iki: Burada tüm eleştirimiz, gazetenin yönetimini hem ideolojik hem de fiziken işgal eden neoliberal-ikinci cumhuriyetçi-
sosyal demokrat-etnikçi yönetiminedir. Gazetenin kurumsal kimliği ile en ufak bir sorunumuzun olamayacağı gibi gazetenin içinde bu duruma karşı olan, bu tarz yazılarda en az bizler kadar rahatsızlık duyan çalışanlar olduğunu biliyoruz. Bu "çalışanlar" içinde mücadele etmeyi tercih etmeyenlerin ve her şeyi göze alarak kapalı kapılar ardında mücadele edenlerin olduğunu da...

DİPÇE
[1] Kürt Dosyası, Uğur Mumcu, 1993
[2] http://www.posta.com.tr/metin-akpinar-77-yasindan-sonra-hapse-de-girerim-haberi-1378276?utm_source=twitter&utm_medium=post&utm_campaign=gundem
[3] http://www.posta.com.tr/metin-akpinar-77-yasindan-sonra-hapse-de-girerim-haberi-1378276?utm_source=twitter&utm_medium=post&utm_campaign=gundem
[4] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/919444/Metin_Akpinar___Savasa_hayir__diyenlerdenim_77_yasindan_sonra_hapse_de_girerim.html#

27 Ocak 2018 Cumartesi

Ekşi, Heykel, Mor...Bilinçaltı GBT'si - Misilleme Kurşunkalem







"Düşüyorum kulpum kırık
Üşüyorum paltom delik
Şairane delilikten sıkıldım
Öyle normal takılıyorum
"


[ Öyle Normal - Adamlar ]

***

Saat 23.50 gibi yönünü saat yönü üzerinden tanımlayamayacağım bir yönden ve kapımdan içeri girdi bir tepsi, odama.


"Saat x yönüne doğru" tarzı yapılan yön göstermesini bilmiyorum çünkü. Anlayamıyorum. Mesela saat iki yönü denince 12'nin hizası mı yoksa ikinin mi, ikininse saati tam nasıl sabitleyeceğiz? Bilmiyorum. Bazı konularda öğrenmeye çok yatkın olmama ihtimalin beni hep ürkütmüştür.

Neyse, tabii ki tepsi kendi başına içeri girmedi. Babamın iyilik saldırısı kapsamında mini bir görsel şölendi. Evet, hem iyilik hem saldırı. Çünkü bazı büyüklerimiz, her zaman bizim için en iyisini yaptıklarından, her şeyin en doğrusunu kendileri bildiklerinden o kadar emindirler ki o "iyilik"e itiraz etmek, "kötülüğüne mi söylüyorum/yapıyorum"dan başlar ve bilinçli bilinçsiz tüm demagojileri kapsar.

Bu kadar etkili bir yöntemin hâlâ terörle mücadele kapsamında değerlendirilmemiş olması tuhaf ve şaşırtıcı.

Tepsiye baktım, kızartma, ketçap ve mayonez. Saate baktım, 23.50. Mideme baktım, reflü.

Bu bana yapılan bir "iyilik" ve yapılan açısından olmasa da yapan açısından tartışmaya kapalı.  Benim de sonuca etki etmeyecek 16. bininci kavgaya girişmeye hiç mecalim yok.

Yesem? Hoşuma gidecek. Ama uzun vadede sıkıntı.

Yemesem, tabağı dolu görse babam, üzülecek.

İşin ironisi de bu saatte bana kızartma getiren babamın hem rahatsızlığımı bilmesi hem de kendisi mesleki açıdan sağlıkçı.

Uzun vadeli mutluluklar için kısa vadeli acılar, sıkıntılar çekmeli dediğimden beri kendime, hiç boşluk kalmayacak şekilde kısa vadeli sıkıntılar konvoyu geçiyor hayatımın tam ortasından sanki ve bu konvoy bazen, ülkemizin içinden 29 Ekim'de geçirilen terörist konvoyu kadar rahatsız edici. (Ve onlar bizler için hep teröristti. Ve kimse onlara saldırılarınızı durdurun temalı mesaj yollamadı. O temalı mesajı yollamayanlar genelde onların mesajlarına taşeron olmayı tercih etti. Adını barış koydular. Emperyalizm vaftiz etti. Siyasal İslam, amin.)

Ve tanısaydınız, -umarım bir gün tanırsınız-, siz de şu soruya kesinlikle, kesinlikle yanıtını verirdiniz:

"Hatice Hoca dünya tatlısı, değil mi?"

Misilleme Kurşunkalem, Çağdaş Bayraktar'ın bilgisayar başında olması gerektiği ve hatta yazı yazması gerektiği anlarda bilgisayara bencilce kurulan kişidir. Yani muhtemelen Misilleme Kurşunkalem, Çağdaş Bayraktar'ın üstündekilerden dağ görünümüne kavuşan masasında kendine açtığı yerden yazmaya çalışıyordur, tam da şu an.

Ve bazı duygular,

Kahrolsun bazı istek, özlem ve duygular.

Ne usûl bilir ne ortam.

Habersizce çat kapı gelir, vücudunun en az 3 yeriyle kırılgan tabakları tutmaya çalışırken sen,  senin huylanacağın yerlerine saldırı yapan fırlama arkadaş gibi yaklaşır sana ve dur yapma dediğin halde durmaz, yapar.

Hala gelmeyen mektup elimde buruşmuyor da yazmam gereken bir mektubun halen tarafımca yazılmamış olması beni biraz geriyor. Nazım sevenlerde ince bir tebessüm olurken Piraye'den taraf olanlar Nazım'e hem hayran hem öfkeli.

"
Çocuk havuzunu terk etmedik
Konuşmadan söyledik hep dan dun
Korku amca pis misafir
Lavaboda, balkonda, kuytuda
"


[ Öyle Normal - Adamlar ]

***

Sebepli ama dökemediğin gözyaşları başka zamanlarda ortaya çıktığında toplum tarafından "sebepsiz gözyaşı" olarak nitelendirilir. Senâ telefonunu havaalanında şart ettiği yerde unutmuş, telefonu İstanbul'da kalmış, telefonun unutulduğu ama hangi dükkan olduğu unutulmayan dükkan sahibi ile hemen iletişime geçilmiş, telefon koruma altına alınmış, sonra Senâ'nın kuzenine teslim edilmiş, alınmış, sonra Senâ'nın abisi aynı zaman zarfında telefonun unutulmasından bağımsız, aksi yönde güzergahla İstanbul'a gitmiş, telefon, Sena'nın İstanbul'a giden abisi tarafından İstanbul'da Senâ'nın kuzeninden teslim alınmış, o zaman zarfında Senâ'nın İstanbul'a giden abisi, kendisinden önce varsın diye telefon, İstanbul'dan Senânın kendisine, bizzat kendisi tarafından kargoya verilmiş, abisi kargonun ulaşması yerden gitmiş, geri gelmiş, fakat telefon halen yolda, şubede bekletilir.

Çünkü bizim işlerimiz her zaman zamanı sonuna kadar kullanarak olur. Ve sebepsiz gözyaşlarının gizli öznesidir en kallavi sebepler, sadece kendilerini kalabalık karşısında ifade ederken zorlanırlar.

Kıyafet giydikçe açılır da ihanete gün geçtikçe alışılır mı emin değilim. Bazı şeyler nasıl sindirilir? Ya iletişim çağında iletişim sorununa kurban gidiyorsa hayatımın en güzel günleri, ayları, yılları? O halde ve OHAL'de biraz üzülür, ulu orta ağlarım, KHK'lerin bu durumda ne deyip ne demediğine aldırmadan. Hem düşünün bir:

Her kelimende anlaşılır olmaya en çok çabalayanlardan biriyken anlaşılamamaktan daha kötü ne olabilir?


- Yanlış anlaşılmak?

Bingo! Bingo da sen kimsin?

- 39. Tümen'e bağlı 14. Alay'dan Piyade Er Ulus Atay, Mersin.

Haaa, sen Ayçe Ablanın sevdiğisin.

- Evet. Bence Özlem ablanın da sevdiği bir kardeşiyimdir ama yine de sen bilirsin.

Bence de öyledir (Gıcık). Sen de buradaysan şayet ve tutuyorsan yazının bir ucundan varlığınla, ya bu gece nöbetin yoktur da boşluğa düşmüşsündür ya da benim uzun süredir tutmadığım sıkıntı nöbetine geldiğimi görünce merak etmişsindir.

-...

Virajı alamayan kamyon gibi sonunu alamıyorum yazının. Üstelik alkollü de değilim. Öfkem ve sevgim iki cepheydi, çarpışmaları sertti ve ben kendimi onların silahlarından çıkan ve birbirine geçmiş mermiler gibi hissediyorum, bazen.

Bazı cümlelerim diyorum, bazen bana da fiyakalı gelmiyor değil ama tüh ki devlet karşıtlığı yapamadığım için kitlede yeterli karşılık bulamıyorum. Tek sebep buysa hiç sorun değil.

Kendini en korkusuz, cesur, muhalefetin sözcüsü sanan yazarların aslında nasıl da korkak ve statükoya karşı oluşan karşı statükoya biat ettiği günlerin birinden yazıyorum bunları, tüm statükolara karşı çıkmadıktan sonra statükoya karşı çıkmanın, IŞİD'e köpürüp PKK'ye selam çakanlardan bir farkının olmadığının henüz pek anlaşılamadığı yerden.

Acaba diyorum bir yandan da...

Çok önemli bir telefon bekliyorsam, o da Senânın telefonu gibi çok kısa mesafeden çok uzun sürede gelir mi?

Hani demiş ya Can Yücel, "En uzak mesafe ne Afrika'dır, ne Çin, ne Hindistan, ne seyyareler ne de geceleri... ışıldayan yıldızlar .. En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan."

Ve ben, anlamaya en istekli olduğum günlerde kendimi anlama şansından mahrum bırakılmış ya da kısıtlanmış hissediyorum.

Bir insanı sevmekle güzelleşeceğine inanan Sait Faik'e hak verirken tekrardan, "Annelerin tavrı, yapıcılığı ve fedakarlığı da önemli" eklemesini yaparak...

"Çöplüğün içinde uyudum
Bazı şeyleri gizledim
Bütün bu dikenler benim
Kanatma kendini

Kanatma kendini..."


[ Öyle Normal - Adamlar ]

Sonra ne mi oldu?

Patatesi yedim, ketçapa, mayoneze dokunmadım(Öyle olur, bazen bir şeylere dokunmak istemezsin. Bazen de bir şeylere dokunmaya kıyamazsın. Ama sorun değil, elbet bir şeylere dokunan ve dokunmaya kıyabilen insanlar vardır ve de onların kazandığı, kazandığını sandıkları en fazla cephelerdir, kesinlikle savaş değil.).

Sonrasında da tepsiyi karşımda duran birisinden silahlı yönlendirme almışçasına yavaşça yere bıraktım. Bilinmeyen bir saat yönünde kapının çaprazına.

Hâlâ duruyor, orada.
Tıpkı ben gibi.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
28 Ocak 2018, 0156
Pozcu, Mersin.

Yazı sonu şiiri çok değerli ilk harfi Ö. M.'den:

"Ajanlar geliyorlardı
Çay içiyorlardı....
(Noktalara şairin bilinçli tercihi olduğu için bilerek dokunulmadı.)

Sonra saçmaladıklarının farkına vardılarŞimdi hepsi minibüs şoförü
Ulan...
Ulaaan....
Ulaaaan...
Ulaaaaan....
Al sana popülist şiir.
"

(Şairin kendisiyle adının yazılması konusunda gerçekleşen birebir diyalog:
- Adımı açsaydın ya hiç anlaşılmıyor.
- Açtım.

- Ulaaan, şaka yaptım kapaaaat
- Hayır önce sen kapat.)