16 Nisan 2018 Pazartesi

SÖZCÜ KİME SÖZCÜ, KİME GÖZCÜ? - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR


Her pazartesi günü tarih yazıları yayımlanan Sinan Meydan'ın hatırına ve onun bu yazılarını okuyup, arşivlemek için aldığım Sözcü gazetesi; 16 Nisan 2018 tarihli sayısı ile yine "Sahte muhalefet nasıl meşrulaştırılır?", "Halkın tepkisi nasıl başka yere kanalize edilir?" ve "İktidar muhalifliği, (sahte)muhalefet yandaşlığı ile nasıl niteliksizleştirilir?" sorularının yanıtları özelliğine sahip...

Gazetenin birinci sayfasında üst manşet aynen şu şekilde:

"CHP Lideri Kılıçdaroğlu, referandumun birinci yılını Sözcü'ye değerlendirdi:" [1]

Referandumun yıl dönümünde referandumu, o günün en suçlu, pasif kişisine, temsil ettiği kitlenin oylarını iktidar partisine teslim eden hem de bunu belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en şaibeli seçiminde yapan kişiye sormak nasıl bir aymazlık, nasıl bir aklama girişimidir?

Röportajı gerçekleştiren Saygı Öztürk, Kılıçdaroğlu'na "Referandumdaki stratejinizden ötürü pişman mısınız?" sorusunu sormuş mu?

Hayır.

"Referandumda engel olamadığınız seçim hilesine Başkanlık seçimlerinde ne yaparak engel olmayı planlıyorsunuz?" sorusunu sorabilmiş mi?

Hayır.

Tabi bu soru sorulmayınca, alınacak yanıta yönelik sorulacak "Madem bunu yapacak yolunuz vardı, bunu referandumda neden kullanmadınız?" sorusu da sorul(a)mamış.

Birileri için "yandaşlık", "çanak soru" deyince sadece iktidar partisi geldiği için pek de kaygı duymamış Saygı Öztürk.

Milyonlarca insanın aklındaki şu soru da sorması gereken kişi tarafından sorulmadığı için yanıtsız kalmış:
"Ne değişti de 16 Nisan günü sokağı tehlikeli bulup sokağa çıkmamışken çok kısa bir süre sonra aynı sokakları güvenilir bulup Adalet Yürüyüşü kapsamında yollara düştünüz?"

Yine aynı röportajda "2019 bir Kuvayi Milliye hareketi olmalıdır."[2] diyen Kılıçdaroğlu'na "Kuvayi Milliye hareketini Atatürk düşmanı vekillerle, il başkanları ile genel başkan yardımcıları ile mi başaracaksınız?" diye de soramamış Saygı Öztürk, ya da sormak işine gelmemiş.

Belki de tam da "iş"ine gelmiş, bilemeyiz.

Ana manşet de yine tam da Erdoğan'ın istediği ve her daim kullandığı "karşıtlık ekseninde siyaset"in yansıması.

Defalarca iki hususun altını çizdik:

Birincisi, Erdoğan kendisine rakip göreceği kişilere vurmuyor, onları doğrudan karşısına almıyor. Dişine kestirdiği rakibe vurarak onu parlatıyor, karşısındaki kitleye sahiplenmesi için ortam yaratıyor.

İkincisi de kim Erdoğan'a vursa; belli bir muhalif, vatansever kesim tarafından sorgusuz sualsiz, irdelemesiz sahipleniliyor.

Tıpkı Sözcü'nün ana manşetinden yükseltilen, güzellenen Saadet Partisi lideri, Madımak katliamının yandaşlarından Temel Karamollaoğlu gibi. [3]

Siyasal İslamcıların muhalefetteyken söylediği şeylere önem vereceksek Erdoğan ve Abdullah Gül de çok muhalifti, anti-emperyalistti, üçüncü köprüye de Başkanlık sistemine de karşılardı? İktidara gelince ne oldu?
...
Yine birinci sayfanın sağ alt köşesinde de duyurusu yapılan röportajdan başlık olarak seçilen cümle ise meselenin "tüy dikme" aşaması olsa gerek:

"İfade ve basın özgürlüğü Özal'ın temel ilkesiydi." [4]

***

Gerçekten Atatürkçü, vatansever kesime sormak lazım:

Kendinize layık gördüğünüz muhalif, Atatürkçü basın anlayışı gerçekten bu mu?

Ve bu anlayışla Erdoğan'a mücadele mi ediliyor yoksa dolaylı yoldan müzakere mi?

Bu durumda AKP'nin ekmeğine gerçek anlamda yağ sürenler kimler?

Bu gafletin mimarı olanlar mı, yoksa bu duruma itiraz edenler mi?

Hangisi?

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
16 NİSAN 2018

DİPÇE

[1] https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/evet-diyenler-pisman-2352065/
[2] https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/evet-diyenler-pisman-2352065/
[3] https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/karamollaoglu-iktidara-geldigimizde-butun-yatirimlari-durduracagiz-cunku-2351533/
[4] https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/beni-20-yil-sonra-iyi-anlayacaklar-2352141/

13 Nisan 2018 Cuma

ODA SOĞUKLUĞU, İNANÇ VE ŞEFKAT - MİSİLLEME KURŞUNKALEM


"Kafayı taktım çıkardım
Uzak yakın dekor tuzak
Savaş meydanında bir tutsak
Uyu uyan unutsak
"


[ Rüyalarda Buruşmuşum, Adamlar ]

***

Parça; parça tesirli bombaya dönüştü, her dinleyişte daha şiddetli patlıyor ama gerçek bomba gibi değil de ağızda patlayan şeker kıvamında, hazzında. Ağzına bir şey olmayacağını bildiğinde içinden gelen patlama sesleri hoşuna gider ya, o şekilde. Tüm saatleri aynı saate ayarlamak gibi tüm müzik çalan, çalabilen aletlerden aynı anda ya da senkronsuz duymak istiyorum, o derece.

"Bazı insanlar içinden konuşur, sen onları duyabilir misin?" dedi birisi. Hislerime güvenen birisi olarak evet demeye yakındım ama demedim. Yine -belki de aynı- birisi demişti risk almak kötü değil kolaycılık kötü bence diye ve bence de. Tam da bu kolaycılıktı susmak. Birisi aklındaki binlerce dedektörden geçirecek, geçirmeyi başaracak sözcükleri, her sonucu göze alacak, karşısındaki de susup "sadece" anlaşılmayı bekleyecek, hem içinden konuştuğunu anlayacaksın hem de konuşulanları doğru anlayacaksın. (Yanlış anlaşılmaya müsait davranıp hatta bizzat yanlış davranıp doğru ve daha doğrusu doğru üzerinden yanlış anlaşılmayı bekleyen insan tipine değinmiyorum bile! Yoksa? Değindim mi ne? Neyse...) İnsan, hayatın kendisine getirdiği engelleri şikayet etmeden aşmalı. Fakat insan, insan yapımı bu tarz engellere maruz kalmamalı, yük taşımamalı.

İnanç ve şefkat bir arada olursa ne olur?

Ne olur bilmem ama ne olmaz bilirim: Kötü insan.

Bazı kişilerin isimlerinin ya da soy isimlerinin tuhaflığında en büyük pay nüfus memurlarınındır. İşte o tarz bir hata da bilim alanında yapılmıştır bence. Çünkü bize uzay boşluğu diye anlatılan şey uzay hoşluğudur bizzat. Nereden mi biliyorum? Söylediğimde yok sayıldığından o boşluk sanılan hoşlukta süzülen cümlelerimin akibetini merak ettiğimden peşlerine düşünce anladım ben de.

- Laflara bak.

Bakmalı tabi laflara, ama sadece bakmamalı, bakıp geçmemeli.

Şarkı devam eder:

Gazı aldım hevaya uçtum
Tek iğneyle belaya düştüm
Saat kaç? Zaman hiç, içim taş
Işıkları kapatmıştım

Kulelere tırmanmıştım
Oradan size tükürmüştüm
Sonra aşşağı inip durmuşken
Niyeyse başım acık ıslaktı


Ya ben deliriyorum ya da salondaki halıda ağız açık bir canavar resmedilmiş. Ki ben halıdaki detayları anlamaya ya da anlamlandırmaya çalışmak yerine Ömer ile Milli Mücadele döneminde subay olmayı tercih ederdim. Tabii Çağatay ve Ali ile de. Ama Ömer Kurmay olmak istemezmiş, teğmen, üsteğmen yeter bana diyor. Benim de en sevdiğim rütbedir Üsteğmen. Teğmen çok toydur, dünyaları kendi yarattığını sanar, yüzbaşı ve sonrası da bana hep idealizm kaybı yaşanır gibi gelir, o yüzden üsteğmen tam ortasıdır. Ya da bunlarla hiç alakası yoktur da askerdeki takım komutanım üsteğmeni çok sevmiş, saygı duymuşumdur da ondandır.(Hala da görüşüyor, seviyor, sayıyordur.)

İnsanın içinin nerede çiçek açacağı belli olmaz, ama bilimsel olarak yaklaşırsak baharda muhtemeldir. (Bekleriz.)(Bekledi.)(Beklemeyi bıraktı.)(Önüne baktı.)

Biz Ömer'le yüz yıl önce cephede olmayı tercih ederdik. Harita başlarında sabahlamayı. Kurtuluş serisini izlemek yerine yaşamayı, Çağatay'la da birlikte.

Ve bir yerlerden mutlaka Muammer Sun'un yaptığı Kurtuluş serisinin müzikleri çalmalı.

Oysa güne WhatsApp mesajlarımın hepsinin silindiğini gördüm uyandığımda, telefonum ya bozuluyor, ya da bozulduğunu bozuntuya vermeden benim Geleceğe Dönüş serisini sevdiğimi bildiğinden(nereden biliyor?) WhatsApp bilgilerimi Şubat 2017'ye çekip eşek şakası yapıyor. Ya da olanlar, tüm bunlardan bağımsız kalıcı ve gerçek.
Gerçeğin, kalıcı olması...

Bazı şeylerin kalıcı olması.

İnsan, neyin kalıcı neyin geçici olduğuna kendisini karar veremiyor, büyük ölçüde.

Yazının sonuna önemli hatırlatmalar:

Yüksek sesle müzik dinlerken müzikteki bir ritmin kapı çaldığı izlenimi yaratmasından ötürü en güzel yerde parçayı duraklatmaktan daha kötü olan, kapının gerçekten o an çalıyor olmasıdır, beklemekten vazgeçmediyseniz ve beklediğiniz kişi gelmediyse şayet.

Ve de kedileri çirkinleştirmeden sevin. Çirkinlerse de bir yerlerinden tutuldukları için değil, çirkin oldukları için çirkin algılansınlar.

Yazı biter, şarkı devam:

"Ah... Düne bugüne yarına baka baka vay..."

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
13 NİSAN 2018 1638
Cumhuriyet'in Ankara'sı, hâlâ.

9 Nisan 2018 Pazartesi

BİTMEYEN OYUNA KADROLU KOYUN OLMAK...



CHP'li dostlar, kardeşler, arkadaşlar, büyükler...


Tane tane anlatalım.

Erdoğan, özellikle CHP seçmeninin gözünde "yolsuzluk yapan", "hırsız" olarak algılandığını bilmiyor mu?

Biliyor.

Kılıçdaroğlu için "Devletten aldığı maaş dışında tek kuruşu çalışarak kazanmamış adama ana muhalefet partisini emanet ederseniz olacağı bu.” dediği zaman, kendisinin CHP seçmeninde yine böyle algılanacakken, bu söylemiyle Kılıçdaroğlu'nun da "namuslu, helal para kazanmış, dürüst" insan algılanacağını bilmiyor mu?

Bal gibi de biliyor.

Zaten bildiği için yapıyor.

Erdoğan, kendisini ayakta tutan başlıca unsurun sahte muhalefet olduğunu biliyor.

O yüzden bu tarz paslarla (sahte) muhalefet liderinin yemini, suyunu eksik etmemiş oluyor. Sağlıklı besliyor.

Karşıtlık ekseninde siyaset sayesinde kime saldırsa karşı cephede ona sahip çıkılacağını biliyor. O yüzden de sürekli Kılıçdaroğlu'na saldırıp sahiplenilmesini sağlayarak, muhalefet liderini de kendisi belirliyor.

16 Nisan Referandumu gibi günlerde ve ulus devlet, Türklük, kurucu felsefe karşıtlığı konularda Kılıçdaroğlu Erdoğan'a pas atıyor, diğer durumlarda da Erdoğan Kılıçdaroğlu'na pas atıyor.

Bunun üzerine de Kılıçdaroğlu'nun varlığından maddi-manevi faydalanan ya da karşıtlık ekseninde siyasetle algıları tıkanan kişiler hemen sosyal medyada etiket oluşturuyor:

Çıkarı, menfaati olanın bu fırsatı kaçırmamasını anlıyoruz da Kılıçdaroğlu'nun yetersizliğinin farkında olanlara ne oluyor?

Bu hafıza tarzlarıyla en çok da balıklara ayıp ediliyor.

Çok açık söyleyelim.

Erdoğan, yıllardır neredeyse her gün oynanan bu oyunu göremeyen kişilerden daha zeki ve bu oyuna gelen CHP'liler de koyun dedikleri AKP'lilerden daha koyun.
Hem, dekoru, sahnesi bile değiştirilmeden yıllarca aynısı sahnelenen oyuna gelen koyun değil de nedir?
(Bu gibi kişiler başkalarına aptal, salak, koyun demeyi çok sevdiği için özellikle onların sevdiği terminolojiyi kullanıyorum, lütfen ötekileşmesinler, başka bir niyet aramasınlar.)

Bir kişinin sadece devletten maaş almış olmasının namuslu, dürüst olması için yeterli olacağına inanan kafayı da aynı kişinin, ülkenin namusu değerlerden seçmenin namusu oya kadar birçok konuda nasıl davrandığını, davranmadığını hatırlamaya davet etmeli...

Ve de karşı söylemle "namuslu, dürüst" ilan edilen kişinin belediyelerde dönen akçeli işlere nasıl seyirci kaldığını, belediyelerde işe alınan kişilerin nasıl "genel başkan militanı" olarak her daim kullanıma hazır tutulduğunu, 16 Nisan referandumundan sonra bile bu kişilere meclis grup toplantısında "Türkiye seninle gurur duyuyor" ve "Halkın umudu Kılıçdaroğlu" sloganı attırıldığını da unutmamalı, sevgiyle de anmamalı...



BU KAFAYLA BU KADAR!

Eğer sen, Rusya'nın da desteği sayesinde Afrin'e operasyon yapabilirken Rusya'nın "Kimyasal ile ilgili algı operasyonu yapılacak" demesine rağmen, sözde seni çekemeyen, kıskanan, hedef yapan Batı'nın "Doğu Guta'da kimyasal kullanılıyor, siviller ölüyor." algısına tetikçi olursan, Rus Lavrov da çıkar, "Türkiye, Afrin'in kontrolünü Suriye'ye geri vermeli" der.

Ne bekliyordun, ne sanıyordun?

Kucaktan kucağa gezmeyi, cin olmadan adam çarpmaya çalışmayı, bir kendini akıllı geri kalan herkesi salak sanmayı denge politikası diye yutturmaya çalışırsan dış politikada varacağın nokta ve stratejik derinlik bu kadar.

Kabile yönetemeyecek "kafa"ya ülke yönetimini teslim edersen böyle olur.

Bu kafayla kılavuzumun karga olduğu da aşikar.

Ey devlet aklı, neredeysen gel ve masaya üç kere vur!

Dış politikada ülkeyi uçuruma sürükleyenleri de Türk askeri etkisiz hale getiremez ya!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
9 NİSAN 2018

11 Mart 2018 Pazar

1911... 2018... ZABİT VE "AYNI" KUMANDAN


Üstteki fotoğraf 1911, Trablusgarp.

Alttaki fotoğraf da 2018, Afrin, 9 şehit verdiğimiz 1083 Rakımlı Kel Tepe.

Artık adı "1083 Rakımlı Şehitler Tepesi".

Ruhun aynı ruh olduğundan hiçbir zaman şüphe duymadık.

Fakat Mehmetçiğin bu kompozisyonu yapması, yapma isteği taşıması, sadece ruhen değil, düşünsel manada da hangi bayrağı devraldığının, kendilerini neyin devamı olarak gördüklerinin herkesçe anlaşılması açısından önemli.

Bir rabia işareti ile orduyu "AKP ordusu" ilan edenlere tanıtalım:

Türk Silahlı Kuvvetleri. Yani, Mustafa Kemal'in Askerleri.

Birileri ne derse desin, ne yaparsa yapsın bu ordunun lideri, Başkomutan'ı belli.

Ve halen...

Çok uzaklardan...

Ordusunun başında...

Ruhen.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
11 MART 2018

4 Mart 2018 Pazar

ŞAİRLERİN-YAZARLARIN ADININ BAŞINA EKLENEN CANIM KELİMESİNİN Ç HARFİ - Misilleme KURŞUNKALEM


"Önemli birisin, ama bu kayıp düzen..."

[ Bir Sherlock Değilsin - YÖKŞ ]

***

Normalde benim yazmam gereken yazılardan birisine yukarıdaki gibi değil şöyle girmem lazım:

"Dün 3 Mart, Devrim Yasalarının yıl dönümüydü. Siyasi iradenin gericiliği zaten tartışmaya bile açık olmayan mevzu.

Bizim "İktidarı ayakta tutan sahte muhalefettir ve Meclis'teki muhalefet partileri de sistemin bir parçası, AKP'ye biçilen görevin tamamlayıcısıdır, iktidara muhalif olan birisi, durumu böyle görmeli, düşüncelerinde samimiyse hepsini karşısına almalı." dediğimizde bizleri AKP'nin ekmeğine yağ sürmekle itham eden, Y-CHP'nin ve Kılıçdaroğlu'nun Atatürkçü olduğunu düşünen ve de özellikle konformist bir  tavırla altı oktan sadece laiklik ilkesiyle aralarında organik bağ kurabilen, partinin durumundan rahatsız olan ama sırf parti lideriyle kendi aralarında mezhep bağı olduğu için LAİKLİKLE çelişecek biçimde tavır takınan kişi ve kurumlar;

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve genel merkezinden, vekillerinden, CHP'nin resmi hesaplarından neredeyse hiçbirinin 3 Mart ile ilgili tek cümle etmemesi hakkında ne düşünüyorlar?

Daha önemlisi düşünebiliyorlar mı?

Hadi diyelim düşünebildiler, düşüncelerini maddi-manevi çıkar kaygılarından soyutlayıp dile getirebiliyorlar mı?"

...

Oysa ben, bu konulardan ve yapmam gerektiğine inandığım ve inanılanlardan oluşan, kafamdaki masamın üstünde alttan yapılabilecek tüm hamleleri yapılmış Jenga ya da kirli tabak yığını gibi duran kulelere değmeden geçmek istiyorum aralarından.

Yazı varlığım birçok yazı ve iki mektup. Halen adreslerine yollanmayan. Kalemin emniyeti açık. Hava gayet kapalı. Domatesi bitmiş salatalık gibi hüzünlü ve yalnızım bazen. Doğrudur. Etnikçiliği edebiyat ve "muhalif kişilik" kostümleri maskeli yapan ve sol sanılan Neoliberal edebiyat dergilerinden birisinde yazmadığım için yazımın herhangi bir yerinde devlet kötülemesi ya da etnik ajitasyon yapmak zorunda hissetmiyorum kendimi. Yine öyle dergilerde yazmadığım için ülkemin bekası için Afrin'de bulunan Mehmetçiğimin sonuna kadar yanında olduğumu dile getirebiliyorum. Hem bu tavrın iktidar partisi yandaşlığı anlamına gelmediğini, devlet ile hükümetin ayrı şeyler olduğunu bilen kitleye hitap etme kaygısı duyduğum için üstlerine "Batı tipi iki yüzlülük" sinmiş insanların barış görünümlü savaş çığırtkanlıklarından etkilenmiyorum. Bu kaygıdan önce bizlere emanet edilen kutsal mirasa, Cumhuriyet kazanımlarına layık olmaya çalışıyorum ve emin olun yaklaşık 32 yıllık hayat koşumda sevdiğim kadına yazılmış da olsa mektuplar bile bu kaygıdan sonra geliyor.

Bugün Devrim Yasaları ile ilgili konferansa gitmeye çok hazırdım oysa ama hava muhalefeti engel oldu. Belki de hava muhalefeti de sahte muhalefete dahildir, kim bilir? Kim biliiiiir? Kim bilir?

"Ufkumda batan güneş, bu sabah doğacak mı? Kalben ne kadar dertliyim."

?

Neyse, bunun da yeri değil.

Kendimi TRT tarafından yasaklanmış Arkadaşım Eşek parçasındaki eşek gibi hissediyorum. Hüzünlü, şaşkın ama kesinlikle bu yasağı koyan zihniyetten daha onurlu ve karakterli. Omurgalı.

Barış Manço'nun "Adam olacak çocuk" programıyla adam olan çocuklar silmeli bunları tarihten. Adam demişken Arda Turan ve türevlerinden, metroseksüel çomarlardan bahsetmediğimizi belirtmeye de gerek yoktur sanırım ayriyeten.

En sevdiğim parçayı dinlerken interneti gitmiş, gitmiş de geri gelmemiş dinleyici gibi hissettiğim oluyor bazen. Ama o internet "ağır aksak gelen adalet" gibi beklenen hızın altında da olsa geliyor ya o zaman giden de gayet gelebilir? (Ve tam bu satırları yazarken internet yine donar, Kibariye kim der de "bilir" diyemez. Nasip.)

Sanırım bu aşamada da mikrofonu Kibariye'den alıp Bergen'e uzatmalı.

Onun şarkılaştırdığı teorisi de milyonlara umut verecek cinsten:

"
Madem dönüyorsa başımda dünya, 

Gün gelip sevdiğim neden dönmesin, 
Göçmen kuşlar bile gidip dönüyor, 
Gün gelip sevdiğim neden dönmesin."

Aslında benim amacım bunları yazmak da değildi, yine kalemin, kelamın oyununa geldik onların dümenine girerek.

Belki de Senâ'nın "Yapacağın şey basit. Bu kez de kendi kendinin Genel Yayın Yönetmeni olacaksın." cümlesini düşünmeye, anlamaya ihtiyacım vardır her şeyden önce. Bana genel gelen bir konunun başkasına özel gelmesi ve bunu belirtmesi, aklıma sürekli Erdoğan'ın "Ne özeli, genel! Genel!" diyerek Türk siyasetinde kapsamlı aşağılıklaşmanın, haysiyetsizleşmenin altın vuruşu yaptığı yılı hatırlatıyor. Ve bu özel hayat üzerinden yapılan bel altı siyaset haysiyetsizliği, şerefsizliği, emin olun sadece iktidar partisi yandaşları ya da iktidar partisi lideri tarafından yapılmıyor.(Siyasi iktidara karşı yapılan göstermelik değil de nitelikli eleştiri de Neoliberal edebiyat dergilerinde olmaması gereken cinstendi değil mi? Sonuçta orada kural belli, iktidarı eleştireceksin fakat onun Cumhuriyet değerleri ve Kemalist Devrime karşı yaptıkları saldırılara karşı durmak bir yana, dolaylı omuz vereceksin.)


Neyse...

Belki de yazarın kafası da Uğur Mumcu'nun tabiriyle Cudi Dağı'ndan karışıktır.

Ne demişti Müntekim Gıcırbey; Şebnem, Şebnem, Şebnem'e:

"Kalbin darmadağın olunca, kafan da karışır."

***

Yazı biterken başa dönecek olursak, çağrım Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere Y-CHP yetkililerine:

4 gün sonra 8 Mart. Yani Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Bari o gün Mehmet Bekaroğlu'nun Kadınlar Gününü kutlayın. Sonuçta adamı tabanı geçtim delege bile istemiyor diye zamanında kadın kotasından Parti Meclisi'ne siz soktunuz. (Yazıyı okuyan siz. O sizler bunu yaparken sizler de sustunuz!) Kararınızın arkasında durun, bir kere olsun samimi olun.

Saygılar, sevgiler ve sezgiler şef.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
4 MART 2018 1717
Cumhuriyet Ankara'sı.



ASKER DİZİLERİNE DAİR... - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



Birileri de sürekli asker-polis dizilerini eleştiriyor.
Gaz alıyormuş, zararlı etkileri varmış...

Kastedilen diziler hangileri? Börü, Savaşçı, Söz, İsimsizler...

Bu tarz dizilerin hepsini inceleyen birisi olarak şunu görüyorum, bu çalışmaları iki ayrı kategoriye ayırmak gerekiyor.

Birincisi, iktidarın gazını almak ve tepki azaltmak için yapılan diziler...

İkincisi de bu ortamdan istifade edip gerçekten samimi bir şekilde hassasiyet içeren, toplumsal kaygısı olan projeler. (Siyasi irade bu tarz projelerden çok haz almasa da faydalanmak istiyor ya da dengeler gereği susmak zorunda kalıyor. Belki de her ikisi de...)

İsimsizler dizisini kafadan birinci dediğimiz türe yazabiliriz. Hakkında çok fazla konuşmaya bile gerek yok.

Söz, tamamen birinci seçenek gibi başlamamış olsa da 16. 17. bölümünden sonra muhtemelen İsimsizler dizisi beklenen ilgiyi görmediğinden onun açığını da kapatmak için daha düşük algı seviyesindeki kişilerin beklentisini karşılayacak, baharat basılmış kötü et gibi dayadı aksiyonu sonraki bölümlerde. Mantık hataları da cabası.


Börü, bu dizide gördükleriniz hayal ürünüdür bile demedi. "Kafadan" bazı konulara girdi. 6 bölüm olarak planlanan bu çalışma zaten daha uzun süreli olsa RTÜK ekranlarda barındırmazdı muhtemelen.



Ve Savaşçı. Diziyi 10 bölümden fazla izleyen birisi, meselenin hiç de gaz alma meselesi olmadığını, bu diziyi yayına hazırlayan ekibin hiç de böyle yüzeysel bir isteği olmadığını kendiliğinden anlar. Sadece dizinin senaryosu ve mesajları değil, seçilen oyuncuların çok büyük bir kısmı da ciddi hassasiyet sahibi. (Bu yaklaşımlarını kendi sosyal medya hesaplarından paylaşmakta da bir sakınca görmüyorlar. Örneğin bir tanesi bugün şehit cenazesindeydi.)

Bu dizileri eleştirenlerin iki detayı atladığını düşünüyorum.

Birincisi, ülkemizde ciddi bir dizi izleyici kitlesi var. Siyasi iktidar da bunun farkında ki bu alana ciddi yatırım yapıyor. (Biz de isterdik ülkenin tamamı belgesel izleyip klasik müzik dinlesin ama on yıllardır ülkenin maruz kaldığı eğitim ve yönetim hamlelerinin sonucu olarak yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu böyle değil.)

İkincisi, kumpas davalar sürecinde FETÖ ile AKP koyun koyuna iken ve sonrasındaki 15 Temmuz darbe girişimi ile yıllarca askerimiz, ordumuz sürekli hedef yapıldı, kötülendi. Aşağılandı. Zindanlara tıkıldı ve ciddi bir algı operasyonuna maruz kaldı. Asker karşıtlığı/nefreti topluma ilmek ilmek işletilmek istendi, ciddi de bir aşama kaydedildi maalesef bir dönem.

Bu dizilerin kalitesini, içeriğini irdeleyelim, eleştirelim.

Ama bırakın bu diziler en kötü ihtimalle toplumdaki asker sevgisini beslesin, bir nebze yaralar sarılsın. Asker ile halk arasındaki yapay buzlar erisin. Kolay bir süreç basit bir saldırı yaşamadı ordumuz, askerimiz. Ki bu diziler ciddi anlamda "yara sarma" etkisi yaratıyorlar. Ayrıca şahsen ben etnik sevicilik yapan oyuncu tiplerindense asker hassasiyeti güden oyuncular görmeyi tercih ederim. (AKP şakşakçılığı yapanlardan bahsetmiyorum.)

Genelde kişiler kitleleri yönlendirir gibi gözükürken çoğu zaman kitleler kişileri yönlendirir, bilinçli ya da bilinçsiz, dolaylı ya da dolaysız... Sevilen oyuncular, bu tarz dizilerde oynayınca onu seven kitle de asker olgusuna daha ılımlı bakıyor. Asker hassasiyeti olan kitle de bu oyunculara daha ılımlı bakıyor. Bu karşılıklı ılımlı durum da oyuncuların bazı değerleri en azından yok saymasına mani oluyor.

İçinizi ferah tutun, bu diziler en temel yapı taşımız olan aile olgumuzu yerle bir eden, kimsenin fakir olmadığı, hiçbir değer yargısının kalmadığı ve şiddetin kutsandığı dizilerden de saçma sapan programlardan da daha zararlı olamaz toplum için.

Ve de askerlerimizin çatışmalar ve daha acısı şehit olma aşamasında yaşadıklarını daha iyi anlayabilmek açısından da bu dizilerin faydalı olduğunu düşünüyorum...

Çok izleyici vardır, bu dizileri izleyince "demek ki böyle oluyormuş" diyen. Ya da çatışma haberleri duyduğunda bir şeyleri kafasında daha net şekillendirebilen.

Birilerinin bazı değer ve hassasiyetlerden faydalanma amacı duyarak bir alan yaratması bizlerin bu alandan bu şekilde faydalanmamıza engel değil, olmamalı da.
Doğanın kurulanı da unutmamalı: "Doğa boşluk kaldırmaz. Bir şekilde dolar."

Yeter ki neyin ne olduğunu ve dezavantajı avantaja çevirebilmeyi, durumdan ülke çıkarları için faydalanmayı bilelim.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
2 MART 2018
(Güncellenme tarihi 4 Mart 2018.)

2 Mart 2018 Cuma

AFRİN...



Dün çatışmanın sıcaklığında öğrendiklerimiz ışığında ve acımızın tazeliğiyle şunları demiştik:

"Hem bize ulaşan ve iddia edilen şehit ve yaralı sayımız hem de saatlerce süren çatışmalara dair edindiğimiz bilgi, akıllara Falih Rıfkı Atay'ın Zeytindağı romanındaki satırlarını getiriyor...
"- Ahmed'imi gördünüz mü?
- Hayır, hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü. Allah'ın Muhammed'e bile anlatamadığı cehennemi gördü."


Eğer doğruysa yaralılardan birisinin yaralanma durumuna dair sağlık ekibince konulan tanı da durumun vahametini gösteriyor...
"Sinir krizi"...
Mehmetçik bugün, Afrin'de cehennemi gördü...
Buna sebep olan da sevinen de tüm "dahili ve harici bedhahların" Allah belasını versin, yaşattıkları acıyı yaşamadan ölmesinler.
Ve mümkünse adalet, ilahi olanına kalmadan tecelli etsin."

***

Bugün, 2 Mart 2018...


Şehit sayısı borsasının gönüllü hissedarları tatmin olmayabilir ama dün yaşanan çatışmada şehit sayımız gerçekten sekiz. İki tane de ÖSO militanı hayatını kaybetti. Şehit sayımızın bu kadar çok olmasının iki sebebi var, birincisi tünel yapısı diğeri de çok yoğun sis olması. Yani ağır hava şartları.


Tünel derken derme çatma tünellerden bahsetmiyoruz. Gayet derinde, nitelikli, üstü önce çok yoğun betonla kaplanmış, üstü de toprakla "normalleştirilmiş" tüneller bunlar. Öyle ki bizzat konuya hakim bir komutanımızdan tünellerle ilgili duyduğum cümle şu, "Maginot hattından sonra en iyisi olabilir. (Maginot hattı: Fransa'nın dünyanın en güçlü savunma bölgesini kurmak amacıyla, II. Dünya Savaşı öncesi oluşturduğu askeri savunma hattıdır.)


Sisin düşürdüğü inanılmaz mesafe sebebiyle tünelden yaklaşık 150 kişilik terörist grubunun sızması söz konusu ve de askerimiz teröristle belli bir ölçüde göğüs göğüse muharebe ediyor. 40 civarı terörist etkisiz hale getiriliyor.

Şehit sayımızla ilgili sayının yüksek söylenmesinde terör örgütünün propaganda amacı olduğu gibi çatışmanın çok sert geçmesi ve ağır yaraları askerlerimizin olmasından ötürü şehit sayısının artmasından duyulan kaygının da payı var.

Terör örgütünün Afrin'deki en büyük propagandalarından birisi "sivil halk katlediliyor" yalanı.

Afrin'de şu an iki tip sivil var. Birincisi çoğunluğu kapsayan ve sivil giyinimli olan teröristler -ki bunları sözde terörist cenazelerinde görüyorsunuz-, ikincisi de teröristler tarafından propaganda amaçlı olarak bölgeyi terk etmelerine izin verilmeyen siviller.

İşte bu şartlara rağmen, Türk ordusu sivil insan hassasiyetini üst düzeyde tutuyor, kendi kanından, canından verme pahasına.

Ve emin olun, dünyada hiçbir ordu, Türk ordusundan daha merhametli olduğunu iddia edemez cephede.

Değil vücutlarına mermi, ayaklarına taş bile değmesin Mehmetçiklerimizin...
ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
2 MART 2018