21 Ocak 2018 Pazar

"AKLIMLA DALGA GEÇME"(*) - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR





Prof. Dr. Ümit Kocasakal
'ın "ideolojik", "fikirsel" temelli çıkışı, birçok kişinin kimyasını bozdu, maskeler bir bir inmeye başladı.

Bunlardan birisi olan Fatih Portakal, Kocasakal'ın çıkışı hakkında şunları yazdı:

"Eski söylemlere kuvvetli vurgular yaparak ortaya çıkan cesaretsiz bir aday #ÜmitKocasakal ... Böyle bir siyasi anlayışın ulaşabileceği nokta da belli. Amaç iktidara gelmek değil, #CHP’nin başında olmak. Görüş farklılığına tahammülü olmayan bir lider profili çizdi bence..." [1]

"Unutulmasın ki eski yöntemlerle yeni sonuçlara ulaşmak yalnızca umutsuz bir beklenti. #ÜmitKocasakal’ın gerek delegede gerek toplumda bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum." [2]


Fatih Portakal'ın görüş belirtmekten ziyade bir algıyı yönlendirmeye çalıştığını görmek zor değil.

Burada hedef yapılan da aslında Ümit Kocasakal değil, Ümit Kocasakal üzerinden Atatürk İlke ve Devrimleri Yani Kemalizm. (Buna Atatürkçülük de diyebilirsiniz ama Sosyal Demokrasi kesinlikle değil.)

Aslında Fatih Portakal'ın çizgisini, kendisinin iletisinde de belirttiği gibi onda ışığı gören kişi üzerinden anlamak mümkün:

"Yıllar evvel odasına çağırıp, “Portakal, ileride haber koltuğuna oturup, sunma potansiyeli var sende,” demişti. Dediği doğru çıktı. Diyen, #MehmetAliBirand idi. İyi ki yollarımız kesişmiş. Yaradan rahmet eylesin.." [3]



Fatih Portakal'ın sisteme entegre olmak yerine sisteme ve sistem adaylarına isyan bayrağı açan Kocasakal'ı cesaretsiz bulması da cesaretsizlikten ziyade mevcut cesareti marjinalize etme çabasından olsa gerek...

***

Kemalizm... Atatürkçülük... Atatürk İlke ve Devrimleri...

Cumhuriyet şehidimiz Prof. Dr. Kışlalı, toplum için en tehlikeli olan kesimin "Atatürk'e evet, Kemalizme hayır" diyenler olduğunu vurgulardı ısrarla.

İşte Kemalizme, Atatürkçülüğe, Atatürk İlke ve Devrimlerine "eski", "toplumda karşılığı olmayan" diyen Fatih Portakal'a yanıtı yine Ahmet Taner Kışlalı versin, "Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi" kitabında da yayımlanan bir yazısıyla:

"KEMALİZM ESKİDİ Mİ?

Kemalizmin 1920'ler Türkiye'sini çağa taşıyan temelleri attığına kuşku yok. Ama acaba, dünya ve Türkiye 70 yıllık bir değişim geçirdikten sonra da, yeni bir yüzyıla girerken geçerliliğini koruyor mu? Hiç değilse bazı ilkelerinden vazgeçmek zamanı gelmiş midir?

Kemalist ulusçuluk, ulusların eşitliğini ve özgürlüğünü savunur. Ulus kavramına ne ırk ne de din öğelerini sokmuştur; ulusu, "ortak geçmiş, ortak dil ve ortak kültür"e dayalı bir olgu olarak tanımlamıştır. Etnik milliyetçiliğin yarattığı vahşetlerin ve ıstıraplı bölünmelerin yaşandığı; aynı ırktan ve aynı dilden insanların, din ya da mezhep farklarından dolayı birbirlerini öldürdükleri bir dünyada... 

Ve üzerinde 17 dilin konuşulduğu, 28 uygarlığın mirasçısı bir Türkiye'de...

Acaba Kemalist "Ulusçuluk" eskimiş midir?

* 

Kemalist Cumhuriyetçilik, özgürlükçü, sivil toplumcu, katılımcı bir demokrasi anlayışını içerir.

Baskı rejimlerinin yıkıldığı, en ileri toplumların katılımcı demokrasi ile yönetildikleri bir dünyada... 

Ve Atatürk'ün 70 yıl önce oluşturduğu sivil toplum örgütlenmelerinin devletleştirildiği, demokratik kültürün gerilediği, katılımın zorlaştırıldığı bir Türkiye'de...

Acaba Kemalist "Cumhuriyetçilik" eskimiş midir?

* 

Kemalist laiklik, dine saygılı, ama dinin siyasete karıştırılmasına karşıdır. Aklın ve bilimin ışığında sorunlara çözüm arayan bir toplum; akla ve bilime dayalı bir "milli eğitim" öngörür. Bazı kuşakların demokrasinin, bazı kuşakların ise bir din devletinin gereklerine göre yetiştirilmesine karşıdır.

Aklın ve bilimin ışığında ilerleyen toplumların geliştiği, köktendinciliğin tutsağı olanların karanlıkta kaldığı bir dünyada... 

Ve bir din devleti kurmak, toplumu yeniden Ortaçağ karanlığına çekmek isteyenlerin giderek seslerini yükseltikleri; laik eğitim gören kuşakların karşısına şeriatçı kuşakların çıkarıldığı; milli eğitimden içişlerine kadar, devletin şeriatçı işgaline uğramaya başladığı bir Türkiye'de...

Acaba Kemalist "Laiklik" eskimiş midir?

* 

Kemalist halkçılık, sınıfsal ayrıcalıkları reddeden, seçkinciliğe karşı çıkan, toplumsal düzende emeğe öncelik tanıyan bir "toplumculuk" anayışını yansıtır.

Demokrasilerin emek-sermaye dengesine dayandığı; demokratik toplumcuların emeği en yüce değer ilan ettikleri bir dünyada... 

Ve emeğin -anayasa zoru ile- siyaset meydanının dışında bırakılmaya çalışıldığı bir Türkiye'de...

Acaba Kemalist "Halkçılık" eskimiş midir?

* 

Kemalist devletçilik ekonomide özel kesime karşı olmayan, hatta destek olan, ama toplum yararının gerektirdiği durumlarda devletin devreye girmesini ve kıt kaynakların akılcı kullanımını devletin gözetmesini öngören bir temel üzerine oturtulmuştur.

Acımasız bir ekonomik rekabetin yürürlükte olduğu, bazı büyük devletlerin bile -ulusal ekonomiyi korumak için- teknoloji üretimine doğrudan destek vermek gereğini duyduğu bi dünyada... 

Ve bölgeler arası gelişmişlik farklarının ulusal düzeyde yaşamsal sorunlar yarattığı, dünyada gelir dağılımı en bozuk on ülke arasında yer alan bir Türkiye'de...

Acaba Kemalist "Devletçilik" varlık nedenini yitirmiş midir?

* 

Kemalist devrimcilik, eskimiş kurumları değiştirip, çağın gereklerine uygun yeni kurumlar oluşturma gereksinmesinden doğmuştur. Koşullar değiştikçe, aklın ve bilimin ışığında sürekli yenilenmeyi, en ileri çözümleri bulup uygulamayı öngören bir sürekli devrim anlayışına sahiptir.

Koşulların çok hızlı değişip, kurumların hızla eskidikleri bir dünyada... 

Ve son kırk yılını Kemalizme karşı olan, Atatürk'ün adını ağızlarından düşürmeden Atatürk'e ihanet eden iktidarların egemenliğinde geçiren; bazı kurumlarına egemen olan zihniyette 1930'ların ile gerisine düşen bir Türkiye'de... 

Acaba Kemalist "Devrimclik" eskimiş midir.

Her sorunun yanıtını, teker teker, herkes kendi vicdanında vermelidir!" [4]



***

Ahmet Taner Kışlalı, özellikle numaracı cumhuriyetçileri, liberalleri hedef alırken "balo maskesiz olsun" derdi. Ümit Kocasakal da basın açıklamasını "Maskeli balo bitsin artık" diye sonlandırdı. 

Ahmet Taner Kışlalı göremedi ama balonun maskesiz kısmını bizler görmeye başladık bile...

Herkes birçok kişi hakkında çok fazla şaşırmaya hazırlıklı olsun ama asla üzülmesin. Çünkü ayrışma işe ayıklama birbirinden farklı şeylerdir.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR 
20 OCAK 2017 


DİPÇE 

[1] https://twitter.com/fatihportakal/status/953932539160354816
[2] https://twitter.com/fatihportakal/status/953933348434571264
[3] https://twitter.com/fatihportakal/status/953542828889726977
[4] Kemalizm Eskidi mi?, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, Ahmet Taner Kışlalı 

(*) "Aklımla Dalga Geçme" başlığı, Fatih Portakal'ın kitabının adıdır.


9 Ocak 2018 Salı

ŞİİR | Parça Tesirli


PARÇA 1

Özel günler için
değil,
günleri özelleştirsin
diye
şiir,
o yüzden
mümkünse
her daim
şiir.

PARÇA 2

Bugün doğ'muş Cemal Süreya
popüler kültür, sloganlı.
Kitapları var kitaplığımda,
-çok şanslıyım-
hem de öz kızından imzalı...

PARÇA 3

Sayfasının sorulmadığı,
sorulmadığı için de okun(a)madığı
sayfaların sesi,
yöneltilen cümlelerin adressizliği,
sessizliğiydi şiir

kimisine.

Söylenemeyenlerin
sorulamayanların
kağıtta birikişi,
kendince ritmik
ve hüzünlü.
ve öfkeli
ve kırgın
ve yalnız
ve ana avrat dümdüz.

PARÇA 4

Rastgeleydi
ve
hep rast gelirdi oysa
-numarası belirtildiğinde-
sayfalar,
oysa ben,
ona
ben ve ona,
-yani olamayan biz'den bahsediyorum henüz-
-belki de ömür boyunca-

Süreya'dan dizeler
okumamıştım ki neredeyse hiç.

Peki şimdi nerede?
-Neredeyse nerede!
-Hiç!


PARÇA 5

Bilinmezliğin insanı her gece tekrar tekrar boğan dehlizlerine sızıyor
şiir;
düz ve tatsız cümlelerin
toplumsal kaygı kokan söylemlerin çekindiği
alevlerin içine.

Oysa şimdi,
duruyordur bavullarda
-belki de-
kitaplar.

Ya da bavullar,
kaç bavuldur kendi içerisinde
ve kaçı

hem kitap
hem tohum
hem sevda

saklar
içinde?

-yazana susandan ötürü 33 kurşun,
susana bilinmez-

kaç mektup kağıdı;
cümleleri yok hükmüne indirgendiğinden
ince ince
gemi yapılır,
yüzdürülür
tüm hayallerinin küllerinin savrulduğu denizlerde?
Bilinmez.


PARÇA 6

Yazılan onca şiirden
bir tanesi
paylaşılıyor,
bugün,
Süreya'nın şerefine;
naçizane,
beklentisiz,
büyük şairlerin büyük adımlarından
tedirgin,
ürkerek de hafifçe..

"Sesimi duy isterdim"
şarkı da diyor ben demiyorum ama inkar da etmiyorum.

Kitapta okudum, kızdım, da yırtmaya kıyamadım,
-şair diyor-,
-bugün aramızdan ayrılan-


"Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum"


*

Parça parça duyguların hakkından parça parça şiirler gelir,
hem parçalandım
hem yazdım
ondan biliyorum.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
9 OCAK 2017
ANKARA.

5 Ocak 2018 Cuma

"ESKİ" VE GÜZEL İNSANLARIN ARDINDAN... - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Ben doğduğumda Vahdettin padişahtı daha tahtında oturuyordu. 1921.

Atatürk Osmanlı imparatorluğunun çöküşünde bugünkü Türkiye'nin başına gelmiş en büyük talihtir.

Unutmayalım ki ben ilkokulun birinci sınıfında eski yazı okudum. Eski yazı dediğimize bakmayın, Arap harfidir o. Bizim değil ki bizim eski yazımız olsun."


AYDIN BOYSAN

***

Bizim olmayanın eski'si yeni 'si fark etmez, bu yüzden beklenemez de çok anlam ifade etmesi...

Ama eğer bir şeyler bizimse, bizden bir parçaysa o zaman "Eski"si, "yeni"si fark eder. Hatta eskisi daha bir kıymete biner, şarap misali yıllanır, bazen ona yapılanlarla, bazen onun yapmadıklarıyla...

Özellikle son 15 yılın gösterişi, içi boş gürültüsü, dayatması ve tüketim kültürünün de etkisiyle bencilliği, göstermedi mi bize "yeni"nin her zaman güzellik, iyilik anlamına gelmediğini ve üstelik bazen de felaketin ta kendisi olduğunu?


Hele de bizi biz yapan ve her daim gelişmemize vesile olacak "eski" ama güncel mantığın, "eski" ama daha "yenilikçi" kurucu değerlerimizin üstüne, onlar halen canlıyken "yapmayın, böyle yaparsanız yeni sadece eskinin önemini daha fazla insanın anlamasını sağlar" uyarılarına rağmen yeniyi inşa etmeye kalktıkça...

Bu kadar hedef olan bir Cumhuriyet, içeriden dışarıdan, Türkiye Cumhuriyeti, nasıl her şeye rağmen ayakta kalmayı başardı?

Çünkü mayası sağlamdı. Mayası neden sağlamdı? Çünkü güzel insanlar kurmuştu. Sonra yine o mayayı diri tutan, sonrasında da güzel insanların varlığıydı.

Ve o güzel insanlar, patırtısız gürültüsüz gidiyorlar, bir bir...

Ve gidişleri bile birer ders, belki de verdikleri son ders...

Türk filmlerinin en masum aksesuarlarından birisi olan rakı'yı öcü ilan edip, ayık kafalarıyla eşimize dostumuza, çocuğumuza, kızımıza "sadece" cinsel obje gözüyle bakan, adaletin ırzına geçenler anlayabilir mi Aydın Boysan'ın "güzelliğini", rakı'dan anladığını?

Peki ya sistemle her daim anlaşan dünün mücahiti bugünün müteahhiti olanlar, "Bak beyim,
 sana iki çift lafım var" diyen Yaşar Usta repliğinden hoşnut mu olabilecek ki Münir Özkul'a samimi olarak üzülebilsin?

Onlar anlayamaz ama anlaması gerekenler anlamaya, daha fazla kavramaya başlıyor bazı şeyleri... Eski'nin güzelliklerine özlem artıyor. Belki de bu özlem bizim kendimize gelmemizi sağlayacak.

Vıcık vıcık samimiyetsiz bir dönemden geçiyoruz. Öyle kötü ve samimiyetsiz ki bazı şeyler, eski ve güzel şeyler sanki hiç yaşanmamış fotoğraf ya da film karesi gibi geliyor. Eskiyi tek tip olmakla itham edenler, renksiz ya da sadece para yeşili ile dünyaya bakanlar elbette göremez o tek tip dedikleri anlayışın aslında nasıl rengarenk ve birbiriyle uyumlu olduğunu. Onlar daha çok işin uyum bozma, ayrıştırma ve birbiriyle kavga ettirme faslıyla ilgili, alakalı.

Yeri gelmişken, söylemek pek tatlı değil ama söylemeden edemeyeceğim, kaç tane bunlar gibi "yeni", bir araya gelse ve gitse, "eski"lerin gidişi kadar üzer?

...

Bilim insanı ve dilbilim ile ilgili dostum kaygılı, sordu:
"Eski Türkiye" demek doğru mu? Eski Türkiye diyerek Yeni Türkiye kavramını meşrulaştırmış olmuyor muyuz?
Öncelikle Yeni Türkiye tabiri artık meşrulaştı dedim, o evreyi geçtik ve bu haliyle meşrulaşmasında da fayda var çünkü bu kadar kötülük, kul hakkı, bizle hiç alakası olmayan kabile anlayışının bizim değerlerimizden kendisini soyutlayıp bizim değerlerimizi de reddederek kendisini başka ve "yeni" diye tanımlaması, kısa vadede olmasa da orta vadede sadece "eski"nin değerini artırır, öneminin kavranmasını sağlar...

Güzel ve iyi olana bakın...


Gelene ve gidene...

Ya "eski"nin beşiğinde sallanmış ya da eski'yi kendine pusula yapmış.

O eski ve bu "yeni" ki her yeninin ilericilik, her eskinin de gericilik olmadığını anlamamızı sağlamış. Bazen tam tersi olduğunu hatta...

İki güzel insan, iki cumhuriyet yurttaşı ayrıldı aramızdan usulca, kendilerine has naiflikle ve arkalarında "kıvamında" bir acı, hüzün bırakarak...

Türk sinemasında kadın başrol modeli vardır. Hayır, yeni izlediğiniz dizilerdeki tiplerden bahsetmiyorum...

Eski'den, eskilerden...

Ortalığı yaygaraya vermeden bir köşede kendi halinde için için üzülen, gözyaşı döken ama duruşunu asla bozmayan, acının, hüznün bile hakkını veren, samimi seven o kadın...

İşte şimdi o kadın gibi bir yanımız...

Özlemimizle hüznümüz, plaktan çalan "Böyle bir kara sevda" dinleyip dalıyor uzun uzun uzaklara...

Ama asla umutsuzluğa düşmeyin  çünkü Türkiye'yi de dünyayı da Sait Faik'in dediği gibi güzellik kurtaracak, ne kadar duysa da uyarılsa da kötünün ne kadar kötü olduğunu ya göremeyen ya da yaşamadan anlamayan, kötüye maruz kalarak iyinin, doğrunun, güzelin önemini anlayanların sevgisi, güzelliği.

Rakıyı ağzıyla, yüreğiyle içenlerin masasında hayal ettiği Aydın Boysan...

Yaşımız kaç olursa olsun oynadığı rollerle hepimizin ustalığına, abiliğine, babalığına ihtiyaç duyduğumuz Münir Özkul...

Bugün güzel masalarda eminiz ki kadehler size kalkacak.

Ve gırtlağına kadar kul hakkıyla dolanlar, kurucu değerlerle kavgalı olanlar, kadına dair her şeye hatta erkeğe bile cinsellikten başka mana yükleyemeyenler, o kalkan kadehlerin naifliğini ve samimiyetini asla anlayamayacaklar...

"Kıvam"ını korumayı bilen masalarda rakı'nın adabını, terbiyesini, saygınlığını...

Huzur içinde yatın güzel insanlar...

Ve de şerefinize;
Her daim koruduğunuz ve bize emanet etmekten çekinmediğiniz şerefinize, saygınlığınıza, güzelliğinize...

Dünya bazen fazla hüzünlü bir yer ama gülen gözler oldukça neşeli günler çok da uzakta değil...

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
5 OCAK 2017
Cumhuriyet'in Ankara'sı

15 Aralık 2017 Cuma

NEREDE KARMIŞTIK? - MİSİLLEME KURŞUNKALEM

"Yaşıyor gibi göründüğü tek an / bir uzatma kablosuyla / prize takıldığı zamandı / 'Ne yaptınız oğluma?' / Bay Smith  bağırdı bir hışım / 'et ve kemikten değil bu / alüminyum alaşım.'"
[ Robot Çocuk / Tim Burton ]

***







Bu fotoğraf duruyor önümde...


Ve o fotoğrafa her bakışımda o fotoğrafta yazan sözü anımsarım:

"Her şeye rağmen muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki payansız muhabbetim değil; bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya serpmeğe ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir."

Ulu Önder bu sözü, annemin WhatsApp kullanmaya başlamasından 99 yıl önce söylemiş. Sena'nın doğum gününden de tam 79 yıl önce. Çünkü fotoğrafın imzalanıp Ruşen Eşref'e verilme tarihi 24 Mayıs 1918. Senâ'nın doğum tarihi de 24 Mayıs 1997. İşte bu söz öyle bir söz. Her mevkide oynayabilen "joker" oyuncu gibi. Nereye koysan sırıtmıyor. Çünkü içinde umut var. Umudun da belirtilen iki dayanağı: Yürek ve akıl.

Yaklaşık 15 gün nem oranı yüksek İstanbul'dan sonra nem oranı düşük Ankara'da güne başlamanın genizde yarattığı acı ile insan çok olumlu şeyler yazmakta zorlanabilir tabii. Ama dedik bir kere, her şeye rağmen, nura? Muhakkak!

Biraz düşününce anlıyorsun ki insanın ıssız adası da kendi içinde, o adaya uğrayan "kurtarıcı" gemi de. Türkiye Denizcileşmelidir dergisine talep devam da ederken ve "gemi de" demişken "Gemide'deki Gemide kaptan olan üstadı anımsamanın ne zararı olabilir ki?

"Bir memleket gibidir gemi... Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır, kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara... Ben de bu memleketin baş şeyi gibiyim, başbakanı gibiyim mesela. Her şey benden sorulur! Denize çıktım mıydı, bu küçücük gemi bir memleket oluverir. Aslında bir başbakandan daha çok görevim var, çünkü onun adamları var, bakanları var, falanı var filanı var, benim yok... Bu gemide güvenlik de, eğitim de, sağlık da, eğlence de benden sorulur. Kamil de Başbakan'ın en kıyak yardımcısı...Siz de vatandaş... Aynı zamanda memur gibisiniz... Bu yüzden çok kıyak, çok disiplinli ve çakı gibi olmalıyız!... Sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamalıyız!"

Aynı kaptanın "ne yapmalı" eksenli bir sorusu da var ama bu soru, ülkesi için kaygı duyan aydın ekseninden biraz daha farklı olduğu için bu yazıda olmasa da olur. (Hem sorunun muhatabı bizden ziyade Kamil.)

Her yerde kullanılabilecek umutta olan sözle aynı günde doğan Sena'nın okuduğu kitabın yazarı Hasan Ali Toptaş şöyle demişti:

"İcra memuruydum. Bir eve girdik, içeride evin çocuğu çizgi film izliyor, ama biz televizyonu da haczedeceğiz. Çocukla göz göze geldik. Ben o gün istifa ettim."

Ben de buna benzer bir cümleyi kendi adıma kurmak istedim:

"Komutan ile konuşmuş ve sağlıklı beslenmeye karar vermiştik Senâ ile birlikte. Bu, tatlıyı hayatımızdan çıkarmak anlamına da gelmekteydi.  Sonra metrodan indik, tatlıcıya girdik, Senâ çok kararlıydı ama ben ona baklava seçtirdim. Aldık. Yer misin dedim, hayır dedi. Ama ben yiyeceğim dedim. Paketi açtım. Göz göze geldik. İşte o zaman baklavayla ilgili yeni bir karar vermedim. Çünkü baklava yemeye devam ettim. Ara ara Senâ'ya yer misin diye sormaya da.(Çünkü ben abiydim ve onun kararlılığını sınamak, emin olmak zorundaydım.)

Olmadı değil mi? Bence de olmadı. Zaten sorun değil çünkü Hasan Ali Toptaş da bu konuyla ilgili bir açıklama yapmış -tabii bizim baklava konumuzla değil kendisi hakkında dolanan açıklama ile ilgili- "Efendime Söyleyeyim" kitabında ve demiş ki

"Bir yerde okudum; icra memurluğu yaparken haciz işlemi için bir eve gittiğimi, televizyonu haczedip götürecekken küçük bir çocukla göz göze geldiğimi ve hemen o anda karar verip icra memurluğundan istifa ettiğimi yazmışlar. Bu doğru değil, icra memurluğundan istifa etmek gibi bir şansım yoktu ne yazık ki. Hayalimde her gün binlerce defa istifa ettim ama gerçekte hiç etmedim, edemedim ve ilençlere, bağırıp çağırmalara ve tehditlere rağmen o memuriyeti yıllarca sürdürdüm."

Alıntının gerçek olmaması üzücü. Ama yazarın samimi olması önemli. Örneğin bugün Manuş Baba, kendisine ait olan bir bestenin başkasına ait olması ve daha önce yayımlanmış olması ile ilgili hırsızlık iddialarına yönelik(amma uzun cümle oldu he, yokuş çıkar gibi) demagoji yapmış. Cümlenin "Basın açıklaması yapmış" diye bitmesini beklediniz değil mi? Haklısınız, çünkü ben de basın açıklaması yapmasını beklerdim. Konu hakkında kapsamlı ve samimi açıklama dışında öyle çok alakasız şeylerden bahsetmiş ki ben bir an Arif'in Mençıstır'a attığı golden bahsedecek diye korktum. Songül Karlı'dan bahsedecek diye daha çok korktum. Ama korkmadan başıma gelen şey daha kötüydü; sevgiden, emekten, bu değerlerin kutsallığından bahseden birisinin edebiyatı kötüye kullanması.  Hepimizin etrafında yok mudur zaten lafa gelince sevgiden, emekten, mücadelen bahseden ama o bahsettiği değerlere ihanet edercesine, aklına- kalbine de ihanet edercesine kötü yaşayan ve böylece edebiyatı demagoji aparatına dönüştüren kişiler. Ben de öyle birisini tanımıştım bir zamanlar. Gözleri güzel, zırhı berbat, iletişimsel seçiciliği faciaydı. Yani Manuş Baba "Dönerken ıslık çal" demiş ama kendisi başka bir şey çalmıştı. En azından açıklamasındaki geveleme -birileri bunu samimiyet/doğallık sanabilir-, bu iddialara kuvvet olarak evrene dahil olmaktaydı.

İşte Senâ da diyor ki Hasan Ali Toptaş'ın yaptığı şey kapsül edebiyatıymış. Kolay olmayan bir teknikmiş. Atatürk'ün sözü ile aynı gün doğan Senâ'dan ve diğer ekip arkadaşlarından bahsetmişti aslında Ulu Önder. Ben de gördüm bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya serpmeğe ve aramaya çalışan gençleri, bir de onları yazı yazmaya ikna edersek eminim ki yürüdüğümüz yolun nurlu olduğu daha belirgin olacak.

Ve sonra biz, daha güzel bir ülkede hırsızlıktan, yolsuzluktan, ihanetten değil, Senâ'nın yeni aldığı ayakkabısının renkleri ve detaylarından bahsedeceğiz.

Tabi Senâ'nın ezber bozacak edebi yeteneğini görmek için ise bu kadar kapsamlı dönüşüme ve beklemeye gerek yok, yeteneğine ihanet etmeden kalem ve kağıda hak ettikleri ilgiyi göstermesi yetecek. Böylece ilk etapta kapsül edebiyatı nedir öğreneceğiz.

Konulardan bağımsız bir yerde de birilerine asmayın yüzünüzü, gülün diyeceğime gülin demiştim, bunun da bir mesaj anlamı olabilir, en fazla 1-2 kişinin anlayabileceği. Hem insan, değerli arkadaşları, kıymetli dostları bazen mesajlarla da beslemeli değil mi? Sonuçta söz verdik sağlıklı beslenmek için. Beslenmememiz gereken şeylerle besleniyor olmak, beslenmemiz gereken şeylerle de beslenmeye engel olmak zorunda değil, öyle değil mi?

Neyse..

Burak'ın alışverişi uzun sürmese bari.

Ve Ezgi'nin fotoğraf aktarımı.

Neyse, sesli düşünürcesine yazdım. Sesli yazmayı ilk bulan olmadığımı düşünerek.

Kendi içimdeki sese ayırdığım süre bugünlük bitti.

Şimdi yine kaldığım yerden devam mücadeleye, davaya... Misilleme burada kaldı, ÇB son cümleyle yeniden görev yerine gitti.
O zaman dikkaaat!

"Akıl omza!"


MİSİLLEME KURŞUNKALEM
15 ARALIK 2017 1935

CUMHURİYET ANKARA'SI

24 Kasım 2017 Cuma

Radikal, Umursamaz, Uyku - Misilleme Kurşunkalem



24 Kasım, Öğretmenler Günü. Tabii bununla ilgili de bazı kişilerin itirazı var, 24 Kasım'ı Kenan Evren belirledi, doğrusu 5 Ekim'de kutlamak diye. Hiç sorun değil, istediğiniz günde hatta saatte kutlayın. Yeter ki içi doğru dolsun.

Öğretmenler Gününde kendimi daha fazla öğrenci gibi hissediyorum, ham olup olgunlaşamamakla çocuk ruhlu olmanın ayrı şeyler olduğunun bilincinde olarak ve say bakalım nur bu mavi tik sana dedikten sonra ve yineliyorum, ben bugün de öğrenci hissediyorum, yaramazlık yapasım geliyor, bana sıra gelmiyor çünkü nasıl insanların ansızın ummadık yerde bir şeyler isteyen ya da yapması gereken çocuğu varsa benim de kalemim var. Evden çıkmaya hazırlanırken iş güç için, o diyor dur, yazım geldi, şimdi evden yazısını yapmadan çıkarsa da dışarıda burnumdan getirir bana hayatı.

Mecbur bekliyoruz. Mecbur, yazıyoruz.

Öğretmenler gününde bazı idealist öğretmenlerin okuması için ceketinizi satmaya gerek yoktur, gerek yoktur öyle babalıklara, link atmanız kafidir. Bu link kelimesinin de Türkçe karşılığını kendi bulmasa da kullanan birisi vardı, ben ilk ondan duymuş ona mal etmiştim ama sonrasında HDP konusunda gereğinden fazla esnek davrandığını gördüğüm anda ondan koşarak uzaklaşmış, aceleyle uzaklaşırken de o tabiri orada unutmuştum.

Resmi TDK'den ziyade sosyal medyada daha olması gereken TDK gibi davranan TDK sayfasını tercih ettiğimden, ama o sayfanın 
da gecenin ilerleyen saatlerinde bile Ferdi Tayfur paylaşıp "unutulduk" diye iletiler yazdığından bu konu için onları rahatsız etmeyi doğru bulmadım. Dedim herhalde şu an müsait değiller. Çünkü bir insan, sayfasından alenen "unutulduk" yazıyorsa ciddi bir sorunu olmalı. İnsan, o durumda halden anlamalı.

Düşünsene, birisine deli gibi aşıksın, aşık olduğun kişi(insan böyle durumlarda Erdoğan'ın Amberin Zaman'a davrandığı gibi davranmak isteyebilir ama bunun üstüme yaftalanan RTE'leşmekle bir alakası olduğunu sanmıyorum.) kelimelerden cümle yapıp başkasına "yazmış", cümleler sana kelime başına bıçak olarak dönmüş, sana sormadan kendi alanıymış gibi dağınık biçimde sırtına saplanmış. Öyle kıvamda gibi sanki TDK, nasıl ona soru soracaksın, onun acısı zaten onu bağlar ki gördüm bağlamış, ki burada bir kopukluk sananlar olsa da hava "soğuk" ama pencereler açılmış -demek ki insan epey daralmış- sanki birisi ona önce ol demiş sonra da cay'mış. Yan yana olmayan heceleri de birleştirip lego gibi farklı kelimeler ya da ad soy adlar yapabiliyorduk değil mi?

Mutfaktan gelen güzel koku kadar Senâsı oluyor insanın hayatta... Ve istemsiz ve rahatsız edici gelen sakarca sesler kadar Ali'si.

Ayarsız insanlara yollanmamış mektuplarım olabilir pek tabi, yollandığında dikkate alınmadığında cümle sarfiyatıdır bir yanıyla da yazılanlar.

Bu durumda hangisi daha değersiz? Yollananlar mı yollanıp dikkate alınmayanlar mı?

Neyin tribi bu şimdi?

Otomatik çalan müzik listende listenin Adamlar'dan Neşet Ertaş'a sapmasının.

Demek ki listenin de rakısı geldi.

Ki rakı içen milliyetçi ümmetçilikle arasına mesafe koymaya başlamış demektir, tabii dublesi de önemli, ne olacak bu ülkenin hali dedirten içecek, seni gericileştirecek değildi ya değil mi?

Ayarını bozdukları kantar tarafından tartılıp çıkan sonuçtan rahatsız olup hayal kırıklığına uğrayan, oysa o hayal kırıklığının sebebi bizzat kendi olan insanlar sadece edebiyat okumalı belki de. Ne bileyim sınavlara hazırlanmalı, insanlarla iletişim kurmamalı ya da tartıların ayarıyla oynamalı. Oynasa da oynadığının farkında olarak davranmalı, çok sinirlendim, evet.

Ki hiç de o niyette değildim. Mutfaktan gelen patates kokusuyla, herhangi bir yerden gelecek olan patates, kokusuyla mutlu olabilecek insanım ben, size soruyorum baba erenler, ben ne kadar kindar olabilirim?

Cevap vermek zorunda değilsiniz.

Neyse, insanlar bazen kendilerini saldırarak ifade ederler.

Araya yemek girdi, telefon girdi, enerjisi-tavrı güzel bir kardeşimin sesi girdi, onla bazı durum değerlendirmelerini yapmak, öfkemi uçuculaştırdı, bazı durumlar ona açıklandı, o da milli bir sır olarak dediklerimi aldı ve yeni sayfa açıldı (sayfa sesi efekti). Muhabbet yumuşadı, barışçıllaştı.

Ki oluşumların bir bilinen en az da iki bilinmeyen mottosu vardı. (Haksız mıyım Gökhan?)

Ve nasıl ki Murat Eren'in devam eden davalarından beraat etmemesinin sebebi halen devam eden iki davayla ilgili henüz tarih verilmemiş olmasıysa, yani sorun devam eden davaların devam etmemesi, davaların bitmemesinin sebebi davaların başlamamasıysa, bazı kargoların henüz adreslere ulaşmamış olmasının sebebi de önce imzalayıcının geç imzalaması sonra da henüz kargoya verilmemiş olmasıydı belki de. Araştırmacı kişiliklere dair daha hassas olmam gerektiğinin bilincinde olmasa bile bilincine olmaya çalışan birisi olarak bu yazıyı tamamlamak zorundayım, yoksa öğretmenin biri, gelmeyen kitaplarını okumak yerine beni yakarak aydınlanmaya çalışacak.(Ayrıca benim yüzümden PTT'nin zan altında kalmasını istemem.)

Ve dünyada, yazı yazarken rahatsız etmemek için kahvaltı çağrısını vatsaptan yapan, etrafımı da mutfaktan yolladığı kokularla sarıp beni etkisiz hale getiren Adana yöresi Pandasına Senâ denir. Kediler nasıl sevilmekten hoşlanıyorsa o da öyle sevilir. (Mutlaka deneyiniz.)

Bazen yazı yazmak için komutandan papara yemek de göze alınır. N'apalım... Vatan sağ olsun...

Ve şimdi,
koşarak,
sırtımda çanta,
evden çıkmam gerekir,
-Ezgi merhaba!

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
24 KASIM 2017 1529
Ankara.




19 Kasım 2017 Pazar

Bİ' DE PAZAR - MİSİLLEME KURŞUNKALEM





Alacaklarımdan en az bir tanesini vermeden bitemezsin 2017, üzgünüm.
Ve bence bunun senle de bir alakası var.

***

Şöyle diyordu şarkıda:

"Bi' de pazar / ve ertesi / olunca ben /
Zorlanırım / gülümsemem /
Yine de sen / gelince ben / Huzur bulur / kötü düşünemem."


Ve ben, o şarkının bu sözlerinin  "Bi' de Pazar" kısmındayım.

Ankara'nın kışı, grileri içinden en tatsız tonlarını seçip ikram edebiliyor sana. Belki de kasveti içimize ya da olmayana değil de grilere ve Ankara'ya yüklemek kolayına geliyor insanın. Hani Cumhuriyet'in Ankara'sı ya, yükleyen yükleyene, yüklenen yüklenene, vuran vurana! Nasıl olsa bir şey olmaz ona, hem olsa, kimin umurunda!

Tamam sakinim.

Güzel olabilecek sanatçı ve şarkıları denemekte gelenekçi ve çekingen olduğum doğrudur. Çevremden daha ileride görünsem de, yarışımın her daim kendimle olduğunu düşünecek olursam. Öyle ki bir şekilde karışık listelerde, şarkı dinlemenin anın merkezinde olmadığı anlarda sızabilen ve kendisini tüm ön yargılara rağmen sevdiren, kalıcı olabilendir yeniler içinde. Yine de aynı kişinin diğer parçalarına olan ön yargı ve tutuculuk, hiç dinlenmemiş olan başka sanatçıların şarkılarından az değildir, ne büyük şansızlık.

Tanrım, umarım bu tarz bir tutuculuk da gericiliğe dahil değildir. Aksi halde demektir ki ben de gericiyim ve o zaman hakikat yeniden ifade olunur: Kendimi de nerede görsem tepelerim, tepelerim, tepelerim.

Yukarıdaki şarkının bazı sözlerinde kanser rengi duvarlar diyordu ve ben, bu sözleri tekrar anımsadığım bu akşamın gündüzünde duvarların, kanserle alakası asla kurulamayacak kişinin hayatının kanserli günlerine tanık olduğunu biliyordum. Belki de duvarlardaki renge kanserliği veren yaşanmışlık ama bir şey yapamamışlıktır, bilemeyiz.

Hiç ummadığım yerden sızdı, bir virüs gibi adeta Gaye Su Akyol'un Kendimden Kaçmaktan parçası, dinledim, yoruldum diyordu şarkıda ama ben bu tarz şeyleri de genelde kendimden sakladım, sorduğumda inkar ettim. Gecenin kasveti biraz da son dönemde psikolojik olarak çok iyi olmadığı belli olan fakat edebi yönü inanılmaz güçlü olan yazarın yazısındaki olumsuzluk hissinden ve bencilliği meşrulaştırmasından da besleniyordu. Herkesi dikine çalımlayarak son pası boş kaleye atsın diye verdiğim kişi topu üstten auta atınca ben de yemin ettim bir daha pas vermeyeceğim diye ve bu bencillik yazar yaptı bizi diyordu, oysa futbol bir takım oyunuydu, yazar da bunu kabul ediyordu, aynı zamanda futbol, seyahatler gibi insanların kişiliğini tanımak açısından önemliydi ve bu tarz futbolcuların oyun tarzı insanı o kadar ayar eder, oyundan soğuturdu ki insanın boş kaleye verilen pasa öfkesinden bile başka mana yükleyip kaleye atamayabilirdi. Tabi takım oyununun hazzını almayanlar bu seçeneği de bu tepkiyi de hesaba katmamış olabilir. Ama bu yazıdan başka bir öğretmen, değerli bir öğretmen, idealist bir öğretmen için "ilaç" manası çıkabilir, belki de Cemil Meriç'in de haklı olduğu konular vardır, "
Kelimeleri sana veriyorum okuyucu. Ama sende ne varsa kelimede de o var!" gibi.

Ansızın klavyesi değişen ve bastığım tuşlardan farklı harfler yazan bilgisayarım gibi olabilir bazı insanlar ve bu durum, Cemil Meriç'in sözüyle açıklanabilir de açıklanmayabilir de.

Sızan parçanın sözleri şöyle fısıldıyordu ruhuma

"Taş olsa yanar
deniz olsa kururdu
Ne yandın ne de kurudun
Uzaklardan tuzak kurdun
"


Vallahi öyle
dedim, hançer izlerini kontrol ettim, tekrardan vallahi öyle deme gereği hissettim. Gereğini hissettiğin her şeyi elde edemediğin, söyleyemediğin, söylesen de yazsan da ifade edemediğini hissettiğin -ki umarım bunun da Cemil Meriç'in sözüyle bir alakası vardır- şeyler olduğunda imkanın olanı, sadece senin elinde olanı kullanırsın, yapamadığım, yapılmasını istediğinde yapılmayan birçok şeyin acısını çıkarmaya çalışıp ona tutunmaya çalışırcasına.

Bi' de Pazar işte, ruhuna işlemiş bir sendrom, hayallerini göremiyorsun çünkü annen önüne ütü masasını kurmuş, ütü yapıyor. Annenin bir suçu yok, çünkü o masanın hayallerin ile arasına girdiğini bilmiyor. Ki Allah'tan ütü genelde sadece pazar günleri yapılıyor, bitirmeden gereken ödevlerim yok ama beni bitirdiği için yazmam gerekenler, bitmemek, tükenmemek için yazılması gerekenler var. Buna da şükür.

Kimsenin kalbine hançer saplamadığını biliyorsun. O yüzden sırtında hançeri olanların kendilerinde olduğunu sandıkları hançerin senle ilişkisinin bulunmasına yönelik elinde hançer izi bulunanların aklından geçirişlerini asla umursamıyorsun.

Bu kasvet de biter, bu pazarın biteceği gibi. Ve her kasvetin her pazar gibi sürekli ve etkileyici olmayacağını biliyorsun, bilmekten ziyade hissediyorsun.
Belki de Bi' pazarlı şarkı sözünün bir sözüydü mesele, son sözüydü belki de, bunu bilsen de paylaşmak isteyip istemediğinden emin değilsin, tamamen emin olduğun ve asla hak edilmedikçe insanların duyamayacağını bildiğin hislerinin de var olduğunun bilinciyle, kırgınlığıyla, kızgınlığıyla birlikte ama yalnız.

Fakat bu hikaye, henüz bitmeyendi değil mi Senâ, Ali, Raşit, Çağatay, Mehtap ve Burak; bizim günlerimiz, hızla yaklaşıyor olsa da henüz gelmeyen'di, değil mi?

Eminim bir yerlerde sıradaki parçamız, "Bu bizim zamanımız"dı, bu bizim zamanımızdı da sıradaki parça, dinlediğimiz parça evren tarafından yoğun istek görünce tekrar üzerine tekrar yapmıştı. Bizim zamanımız da doğal olarak rötar yapmıştı.

Hadise bundan ibaretti.

Yoksa her şeye rağmen demişti Ulu Önder, her şeye rağmen şüphesiz, şüphesiz ilerlemekteyiz, bir nura, ışığa doğru.

Milli bir sır gibi de saklamalıydı aydın umutsuzluğu, sakladığı yeri unutmasında da bir sakınca yoktu.

Evet, benim ben, Kurşunkalem. Duygularına ideoloji bulaştırmasından da anlayacağınız üzere. Duygularını ideolojisinden soyutladığında lümpen hissetmesinin de etkisiyle.

Kendimden çok Ayçe ablayı sevindirmek için geldim. Onun sesindeki cıvıltıyı da özledim, mahcubiyetimi telafi etmeye yetmeyeceğini de, onun bu durumu mahcubiyet olarak değerlendirmeyeceğini, böyle değerlendirmeme kızacağını da bildiğim gibi adım.

Bir de ben olmadığımda bazılarının(Ki belki de bu kişi tek kişidir de içinde birden çok kişilik olduğundan çoğuldur, bilemeyiz) yapılanları ve yapılmayanları kendi düşünsel konforlarına göre değerlendirdiğini, yorumladığını ve zihinlerinde beni zan altında bıraktıklarını hissettiğim için geri geldim. Yazılan her şeyde yapılanın ve yapılmayanın neden yapılıp yapılmadığını yazıta bağlarcasına yazdığımız halde sayfalarca ve 33, Mersin'in plakasıdır, Mersin, kalbimin başkenti, hani diyor ya Sai, "Şehr-i İstanbul bile mi kıskanırdı seni?" ve işte o Mersin, plakası 33, duydum; bugün dolu yağmış hem de insan gibi değil. İnsan yazmış, insan sorsan okumuş ama anlamamış, ya da anlamak işine gelmemiş, anlamak insanı değişmek ve eskiyi terk etmek zorunda bırakacağı için belki, belki de insan gibi değil!

Kim bilir?

Ben bilirim, sen değil.

"Sen" tabirinin içi ise dolu olduğu kadar boş, dolu olduğu, yağdığı kadar tahribatı fazla ve mevsim normallerinden alakasız. Mersin'deki gibi.

Fazla mı karmaşık oldu?

Bence hiç değil.

Yine de takdir senin senin okuyucu ve hiçbir şey yapmadığında değişmeyecek bir hayatı  sadece seyredici.

Ne diyordu şair?

"Yoksa seni rahatsız mı ettim?"


MİSİLLEME KURŞUNKALEM.
19 KASIM 2017
CUMHURİYET'İN ANKARA'SI
(Her isteyenin değil, çok isteyenin gelebildiği.)
(Ve Burak'ın dediği gibi, bu şehir, sadece ideolojik hassasiyeti olanların sevebileceği.)

3 Kasım 2017 Cuma

PARAF BİR - ULUS ATAY



"Bir hikayem var, bir hikayem, bitmedi."

***

Çalışmayan, bunu bireysel bir tavırla da yapmayan çünkü bu yetiye sahip olmayan elektronik eşyaların varlığı kadar hayal kırıklığı yaratan kaç şey vardır dünyada?

Hele de o eşya, öncelikli tercih değilken birden lazım olduğunda sahaya sürüldüğünde ve hiçbir tepki vermediğinde...

Düşünün, şarjı bitmiş telefona zamansız bir vakit evde bulduğunuz şarjı taktınız ve telefonun soketine taktığınız anda yüzleştiğiniz, beklediğinizin aksine telefonda beklediğiniz belirti'sizlik... İnanmışlık, sonra cihazın tepkisizliği. Soketi kurcalamanızın sonucu değiştirmemesi ve içinizde alevler saçan tedirginlik hissi, iklimden mekandan bağımsız.

Eğer başlıkta yazmasaydı kim lan bu da diyebilirdiniz.

Merhaba ben Ulus Atay.

Yeniden Ulus Atay.

Çok iyi hatırlıyorum. ÇB'nin askerliğinin sonlarına doğru bir gün. Sabah içtimada erler. Tabi ÇB de içtimaya dahil. Takım komutanının elinde bir belge. Çağırdı komutan, bir eri okuması için, belgeyi, sesli. Subayları dahi kapsayan bireysel Mondros Mütarekesi(30 Ekim. Konudan bağımsız, Mondros'a dahil, bireysel.). Sosyal medyaya dair hiçbir şeye izin yok neredeyse. Olduğu takdirde de doğrudan askeri mahkeme. En az iki haftadan başlayan hapis de hemen hemen garanti. Ne yapacağız dedi, ne yapacağım. Ben, paylaşılmayan bilgiyi bilgiye, dışa vurumu olmayan toplumsal hassasiyeti de topluma ve kendime ihanet sayarım. İsterler ki susalım da ben nasıl susarım? Tamam la dedim ona, "Korkma ben varım." Sonra sosyal medya hesaplarını bana devretti ÇB. Yani Ulus Atay'a. ÇB ile aynı frekansta bulanlar oldu bizi, tınıyı yakalayanlar. Bir de o isim olmadığı için beni yargısız infaz edenler de oldu. Tahminlerime göre canları halen sağ.

olsun...

Üç önceki yazıda şunu demişti Misilleme Kısaçöp:

"Evet, Misilleme Kurşunkalem bir süre olmayacak hayatın olağan akışında.

ÇB siyaset yazacak, Misilleme Kurşunkalem yayımlamayacak olsa da yazmayacak. Ben Misilleme Kısaçöp, önemli bir konuşma için kitle toplanmışken konuşması gereken kişinin yerine konuşmak zorunda kalmanın yadırganmışlığı ve tedirginliği ile yazıyorum bunları.

Yazan ÇB ile yazmayan Misilleme Kurşunkalem'i gözlemleyen birisi olarak arada ifade etmeye çalışacağım durumu, gördüklerimi.

Tabi ki benim de temennim, ilk fırsatta bana gerek kalmaması, Ulus Atay'ın yanına geçsem, çıksam kapsama alanının dışına, yine olayları ve hissedilenleri ilk ağızdan dinlemeniz.

Hayatın olağan akışında ÇB yazmaya devam edecek. Olağanüstü akışta da bu durum değişmeyecek. Çünkü onun görevi "yaşamak yangın yerinde, yaşamak insan kalarak." Meselenin duygu sözcüsü Misilleme Kurşunkalem ise hayatın olağan akışında uzun bir süre bir şeyler yazmayacak. Hani bir anlık boşluğuna gelip de yazdı diyelim, asla kimseyle paylaşmayacak. Belki de bir daha hiç yazmayacak.

Ne hissederse hissetsin, ne düşünürse düşünsün, bunları aktarmayacak. Kimse bilmeyecek.

Neden mi?

Çünkü böyle istemiyor.

Neden mi?

Çünkü böyle hissediyor, belki de hissetmeye zorlanıyor, bunu da tam açıklamıyor.

Soruyorsun, susuyor.

Merhaba, ben Misilleme Kısaçöp.

Misilleme Kurşunkalem'in de ÇB'nin de uzun çöpten hakkını alacağına inanan kişi'lik.

Her şeyin er ya da geç güzel olacağına inanan'lardan.

Bunu kamuoyunu bilgilendirme olarak da değerlendirebilirsiniz.

Ya da başka bir şey. Nasıl olsa neden de sonuç da değişmeyecek.

Satır aralarında gördükleriniz, Misilleme Kurşunkalem'in yazdıklarından farklı olarak oraya özenle yerleştirilenler değil, içinde oluşan boşlukların hayat tarafından kendince doldurulması, en alelade biçimiyle."


Ondan sonraki yazıda da şunu dedi aynı kişi'lik:

"Evet yine ben, Misilleme Kısaçöp. ÇB'yi ya da Misilleme Kurşunkalem'i bekle(r)diniz biliyorum ama ben, elinizde tek kalanım bu üçlemeden, en azından siyasetin dışındaki durumlarda.

(...)

Ulus Atay mı nerede? 14. Alay anılarını anlatıyor o hâlâ. Yok sürülmüş de sorgulanmış da, çok zor anlar geçirmiş de, hikaye. ÇB'ye sorsan ise ülke kurtaracak, çünkü dünyaya vatanı için bir şeyler yapma göreviyle yollandığını, görevlendirildiğini düşünüyor.  Kurşunkalem ise girdiğin yerden çıkacak gibi değil. Bu kez sadece tatlı dil de kesmeyecek, belli. Belki de hiçbir şey. Konuya hakim değilim.

Yine bana kaldı tozlanmaya yüz tutmuş sahne. Tozlanmaya yüz tutması onlardan ziyade Senâ'nın olmamasından ötürü gibi duruyor ama neyse."


Son yazıda yine geldi Misilleme Kurşunkalem ama onun gelmesine sevinenlerin hevesini kursağında bıraktı ilk cümlede:

"Evet, geri geldim, geri geldim ama başka bir konuyla ilgili geldim. Taciz ateşimi yapıp geri çekileceğim."


***

Askere gidenler bilirler, nöbet listesinde "paraf" listesi de vardır. Paraf listesindeki kişi, nöbet listesinde olan kişilerden birisinin nöbetini tutamayacağı durumda nöbeti tutacak kişidir. Yani nöbet, öyle bir durumda paraf listesindeki kişiye "paraflanır."

İşte bu bir paraf yazı. Çünkü paraf listesinin en başında Ulus Atay yazılı. Bundandır böyle bana maruz kalışınız. Hem çok az da olsa beni de merak eden ve özleyen vardır? Çok mu iyimserim? Neyse...

NEDEN PARAFLANDI YAZARIN NÖBETİ?

ÇB'nin işi gücü siyaset, bunu anlatmıştık zaten. Misilleme Kurşunkalem de duygularını paylaşmayı bıraktı, bunu da. Misilleme Kısaçöp mü nerede? Dayanamadı. Konuşsa olmadı, sussa da. İki durum da da anlaşılamadı. Anlaşılamadığına inandı. Ya da anlaşılmak istemediği için suçu kendisinde sandı. Konuşacak oldu, konuşmak zorunda bırakıldığına inandığı şeyleri dile getirmeyi kendisine yakıştıramadı. Fazla naif kaldı. Kaldıramadı.14. Alay'dan getirdiler buraya. Ama haksızlık etmeyeyim, çok iyiydi ÇB'nin komutanları.

ÇB söyleyemedi, Kurşunkalem paylaşamadı, Kısaçöp dayanamadı.

GELDİĞİMDE NE GÖRDÜM?

Ne göreyim diye klişeden girmeyeceğim tabi. Ölüm sonrası sessizlik ya da cinnet sonrası sensizlik gibi bir ıssızlık vardı ortamda.

Çook uzaklardan şu müzik çalıyordu ve belliydi, piyanoyu çalan ayak ucunda yürür gibi parmak ucunda basıyordu düğmelere, sesin çıkmasını sağlayacak kadar kuvvetli ancak. Bir tık bile fazlası değil.

https://www.youtube.com/watch?v=SeGaqh0lT6I
(Yazıyı daha fazla hissedebilmek için linki hemen tıklayıp, tekrara basıp yazının sonuna kadar müziği dinler misiniz? Teşekkür ederim.)

Yerde cümle ve fotoğraf kovanları. İnsanın manzarayı gördüğü anda istemsiz dilinden dökülen soru "Ne oldu lan burada."

Ayak izlerim bozdu sessizliği. Çünkü müzik sessizliğe dahildi.

İletişim çağında iletişimsizliğe kurban giden bir şeyler var gibiydi. İnsanların anlamak istediklerinden anlaması gereken gerçeklere alan kalmıyordu. Bahsettiğim ve kastettiğim, bizzat da kastedilen alan, yaşam, yaşam alanı...

Birilerinin emek hırsızlığı bitmiyordu bir yandan. Ve bu hırsızların bazıları o kadar pişkindi ki çaldıklarını bizzat gelip çalana anlatıyor, çalana satmaya çalışıyor böyle yapınca fark edilmeyeceğini sanıyorlardı. Devekuşu tribi.

9 Eylül, 8 Eylül'den sonra geldiği için değil, Atatürk "10 Eylül'de Nif kasabasında görüşürüz." dediği için belki de zafere en yakın gündü. Cumhuriyet 29 Ekim'de ilan edilmişti, çünkü 30 Ekim Mondros'tu. Zamanı geriye ve iyiye sarmak gibiydi. Bazı dönemleri hiç yaşanmamış kabul etmek gibiydi.

(Parçadan sıkıldıysanız ya da bittiyse şununla da devam edebilirsiniz, çünkü cinnet sonrası mahalde de parça değişti.

https://www.youtube.com/watch?v=DsLtkrWlaKw )

Ama bazen tarih tersinden seyredebiliyordu demek ki, Mondros'tan zafere değil de zaferin kıyısından Mondros'a evrilebiliyordu çünkü insan tercihlerini yaşıyor ve bazı insanlara bazı insanların tercihlerinin dayatması kalıyordu.

Bir kişi; bir silah ve bir mermi verip gereğini yap demek zorunda kalıyorsa bir kişiye, adam öldürmeye teşebbüs eden kimdir, katil kimdir, intihar eden kimdir?

Hangisi?

Saian'ın dediği gibi biraz da:

"Ölüm kendini astı hiç silah sesi duymadım ben."

Kendilerini ÇB'den fikir çalarak, cümle çalarak ifade etmeye çalışanlar bu yazıdan bir mana çıkarmaya çalışmasın. Tokatın buradan geldiğini gördüklerinde bile başka yere baksın(lar).

ÇB bazı şeyleri böyle açık söylemez. Çünkü bu hırsızlığı görse bile vatanı için bir işe yarayacaksa buna göz yumar. Yumuyor da. Ben öyle değilim. Olmak zorunda da değilim. Burada da iyi polis- kötü polis görev ayrımı söz konusu değil. Kimseyi buna inandırmak zorunda da değilim.

Tamam, sakinim.

Geleceğe Dönüş'te Doktor, Marty onu videoya çekerken saldırıya uğrar, tam da buluşunu anlatıyordur Doktor: "Zaman Makinesi."

Fakat vurulur, Marty canını kurtarmak için Zaman Makinesi'ne dönüştürülmüş, buluş'turulmuş araçla kaçar, 88 mile ulaşır ve önceden belirlenmiş tarihe, geçmişe döner. Sonrasında yakıt biter gittiği yerde, tekrardan geleceğe dönmek için de "bir mucize gerek"tir. Geçmişe dönmek zorunda kalmak bir yanda da şanstır, çünkü Marty bu sayede Doktor'u saldırıya dair uyarabilir.

Ve ben Ulus Atay, benim bir zaman makinem yok. Geçmişe dönme yeteneğim de. Vurulan birisini görmedim ama birisi vurulmuş burada, bunu anlamak için kahin olmak zorunda da değilim.

Vurulan ölmüş mü bilmiyorum. Ortada kan yok, cümle var bolca. Vurulan iyileşir mi onu da bilmiyorum. Yere saçılan cümle kovanlarından anladığım, vurulanın beklemediği kişi ya da kişiler tarafından vurulmuş olmanın şaşkınlığı. Hatta bu ölümcül saldırıda hayatta kaldıysa bunu yaşadığı ölümcül şaşkınlığa borçlu olabilir.

(Sadece vurulan mı vurulmuş, yoksa vuran vurulanı vurduğunu sanarken kendi de mi vurulmuş yoksa sadece vuran mı vurulmuş belli değil, emin değilim.)

Ama her şeye rağmen bir şeylerin düzelmesi gerekiyorsa düzelir. Normal akışta imkansızdır bir şeyler fakat hayat çok nadir normal akışta seyir halindedir.

Ki bir şeyler, sırf Ayçe Abla üzülmesin diye bile düzelmelidir. Çünkü o, hem ÇB'yi, hem Kurşunkalem'i, hem Kısaçöp'ü, hem Ulus Atay'ı seven nadir kişilerdendir. Hepimizin birden sevdiği kişilerin de başında gelendir aynı zamanda. Zaten bana nöbetin paraflandığını duyunca tesellim Ayçe abla oldu. Dedim o benim dönüşüme sevinir, diğerlerinin gidişine üzülse de bir yandan da.

Kurşunkalem, bir şeylerin olacağına, daha doğrusu daha kısa vadede olacağına çok inanmıştı. Bana anlatmıştı, hayallerim bir gerçekleşsin, durumlar bir netleşsin, ilk Ayçe ablaya anlatacağım çünkü o, beni, benim mutluluğumla benim kadar mutlu olacak kadar çok seviyor. Ona müjdeyi vermek nasip olmadı, fakat bana bunları anlatmak nasip oldu. Nasip...

Bir yanımla kendimi şehit haberi vermeye gelen komutan gibi hissettiğim doğrudur. Yine neyse.

İmkan oldukça yerine geldiklerimin kırıldığı her şeyin hesabını yazarak soracağımdan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü uzaktan bakan birisi olarak bu çocukların canını acıtan emek hırsızlarından, yürek arsızlarından, kibir yığınlarından ben bile tiksindim. Onlar bunları söyleyemedikçe ben onların yerine şiştim.

Peki siz?

Siz hiç merkezi ısıtma sistemi ile ısıtılan bir yerde, kışın, sistemi açtığınızda daralıp kapadığınızda üşüdünüz mü? Ve hiç o üşüme sırasında ürperip titrediniz mi ısıtma sisteminden bağımsız? Ben ürpermedim, titremedim de. Ama ürpereni de titreyeni de gördüm.

"31 Ekim günü yürürlüğe giren ve 25 maddeden oluşan kısa ama çok önemli olan bu antlaşmanın hükümleri arasında bulunan ünlü 7. maddesi ile bir tehdit karşısında stratejik noktaları işgal etme hakkının verilmesiyle tarihteki diğer antlaşmalara bakıldığında olağan bir durum değildi. Bu durum Osmanlı devletinin daha barış antlaşması bile beklenilmeden anlaşma devletlerince parçalanıp paylaşılacağının göstergesi olmuştu. Ateşkes ile ilgili görüşme Ege’de Limni adasının Mondros limanında yapıldı. Görüşmelere itilaf devletlerinin adına İngilizlerin Akdeniz filosu komutanı Amiral Calthorpe, Osmanlı devleti adına Bahriye nazırı Rauf Bey katılmıştır. 27 Ekim de başlayan ateşkes görüşmeleri 30 Ekim’e kadar devam etti Türk heyeti önerilen koşulların hafifletilmesi istediyse de Amiral Calthorpe bunun mümkün olmadığını belirtti. "

30 Ekim 1919'da Mondros'u imzalayan Türk Rauf Bey'di. Fakat 30 Ekim'de Mondros imzalayan tek Türk Rauf Bey değildi. 30 Ekim'de Rauf Bey Mondros'u imzaladığında sadece kendisini değil, çok bir milleti parçalanmaya bağladı. Ve bir tercihiyle 30 Ekim'de imzayı atan Türk, bu imzayla parçalanmaya kendisinden başkalarını da parçalanmaya bağladı.

***

Marty, geleceğe dönerken Doktor'a bir mektup yazdı, onu gelecekte yaşayacağı tehlikeden kurtarmak için. Doktor bunu erken fark etti, Marty'e bunu sordu ve bunu doğru bulmayıp mektubu yırtıp attı.

Sonra Marty geleceğe döndüğünde kıl payı farkla kaçırdı saldırıyı, yetişemedi. Vuruldu Doktor. Ama vurulduğu yerden kalktı, çünkü kurşun geçirmez yelek giymişti. Ama nasıl dedi, Doktor hiçbir şey demeden parçaları bantla birleştirilmiş mektubu gösterdi.

Bazı mektuplar, yırtılmadığında ya da tekrardan okunduğunda pusula görevi görüyor, hayat kurtarıyordu demek ki. Bazılarıysa sadece cümleleri sırtında taşıyan kağıt kalabalığı.

Peki hangisi hangisi?
Bob Dylan'ın dediği gibi:
"yanıtı dostum, yel aldı gitti; 
yanıt rüzgarda savruluyor..." 

ULUS ATAY
3 KASIM 2017 2350
Ankara.